Baloda vals zamanda yolculuk demektir
Şura sarışın ve mavi kuzeyli gözleriyle başınızı döndürseydi ve siz, bir tabanca gece on ikiyi göğsünden vurmadan az önce St.Petersburg’ta bir Vals’te olsaydınız üstelik Polka oynama konusunda ısrarcı olsaydınız ne çok sevilirdiniz, hiç unutulmazdınız. Ya da tıknaz ve Türk kanı taşıyan Kutuzov’un Avrupalılara at eti yedirmeden hemen önce satranç masasında yaptığı gambiti görseydiniz, ağzınız iki karış açılırdı. Ya da Viyana’da bir davette yüzü pembe, elleri bembeyaz fakat gözlerinde esir bir aşkı taşıdığı belli olan, ancak iç geçirişlerinin ahengiyle müziğin ahengi her nasılsa birbirine uyan İngiliz sefirinin kızı Miss Swann olsaydı romantikliğin sonu gelmezdi. Varsayalım ki oryantalist duygular içindesiniz. O zaman gözlerinizin önünde bir Türkçe sözcük, Doğu silahı, bir Türk kumaşı ve baharat kokuları arasından Aziyade belirir. Aziyade’nin yüzünde İstanbul, İstanbul’un içinde Sultan Abdülaziz’in bir sarayı ve Dede Efendi’nin Aruz vezninde, kırık Batılı Gülnihal’iyle bir dans başlar. Ama zaman değişmiştir, artık Eyüp semtinde Piyer Loti’den daha ünlü biri var: Bir yoğurtçu, Ahmet Mithat’ın utanarak yazdığı ve yazamadığı bütün küfürleri müşterilerinin kulaklarına fısıldayan, gayet kibar ve gayet namuslu bir yoğurtçu. Bizim Sofu İskender Efendi denk gelmiş, çoluk çocuk yoğurt yemeye gittiklerinde. Bilmezsiniz, tulumbacıları, köhne hanların bekâr evlerini sonra Hidâyet’i ve dalkavuklarını. Size neydi değil mi Doğu’nun silüeti kaybolmuş ve gömülmüş Akdeniz’in sularına. Ganimeti taşımıştı ya Fenikeliler ve siz markalı, kolalı, Frenk işini, Rönesans ekolünü ithal etmiştiniz, miras yediydiniz. Eyüp’ün hayırsız çocukları, Şura sarışın ve mavi kuzeyli gözleriyle, küçük dudaklarıyla çıksaydı karşınıza, konağınız şenlenirdi değil mi? Ama zaman değişmiştir. Kuyuda öldü sanılan o çocuk büyüdü, Setenay aldanmadı bu sefer hiçbir hileye, karşı koydu babasına ve buluştu Nart’la kadim hayat ağacının altında. Zeynep ise gördü Firuz’u, Firuz’un gözlerinde Hafız’ı. Şiir yasaktı ya, Harun-ur Reşid güç aldı bozkırın çocuklarından ve onların kızıl kanatlı atlarından, ve bin gece bir gece, Zeynep kavuştu sevdasına, şiir kurtuldu sürgünden. Artık bir nefeste Neruda, bir nefes de Postacı’ya. Ama benim içimde bir Leylâ yarası. Bir tabanca gece on iki göğsünden vurmadan az önce bitecekti dans. Anlayacak mıydım eşit miyiz değil miyiz ölümün karşısında. Anlayacak mıydım şairin sözü ne kadar doğru, bu sahte gerçek dünyada Doğu’nun kayıp silüetleri bir varmış bir yokmuş demeye kalmadan yedinci günde buluşacaktı Kız Kulesi’nde ve güneş Batı’dan batarken, gururlu bir vals başlayacaktı. Kimler olmayacaktı ki? Hafız şark köşesinde tespihini çekecekti yine. Ortasında bir yer sofrası, yanında Goethe. Mistikliği ve uykuyu dökeceklerdi bütün kadehlere Sonra Flaubert onlara alaycı bir bakış atacaktı, tufandan bir o bir de Rimbaud kurtulmuştu ya, Voltaire’nin canı cehennemeydi. Dosto buhranlar içinde gösterişli zavallılığını türlü biçimlerde ifade edecekti. Sonra kendine yakışır bir biçimde Rimbaud ve Nazım ve peşlerinde Tophaneli külhânbeyleri içeriye dalacak, tavana birkaç el ateş ederek Cengiz Han’ın anısını yaşatacaklardı. Sonra mı, sonra yine vals, arada Çingeneler ve klarnet ve gece tamburi Cemil Bey’in titrek nağmeleriyle bitecekti. Ve Hafız ve Rimbaud ve Nazım çıkıp gideceklerdi kolkola, bir parkta güneşi karşılamaya. Âşıklar ise mehtâbı ve Nedim şarkılarını kıskandıracaklardı. Üç çifte kayık onlara ve çingenelere amadeydi ya artık. Kürekler aheste çekilmeyecekti bitmişti eski zaman. Nart ve Setenay kızıl kanatlı atlarına binip gidecekler, gökyüzünde ilerlerken mutluluğun tohumlarını Anadolu’ya serpeceklerdi. Belki o zaman Hâşim’in öksüzlüğü bitebilirdi. Bir tabanca gece on ikiyi göğsünden vurduğunda az önce ben içimde simsiyah bir leylâ yarasıyla o kuyruklu yıldıza bakarak, gülümseyecektim. Gözen Esmer
Gerçek Edebiyat
YORUMLAR