Edebiyat dünyasının üyeleri, genellikle önce öykü kitabı sonra roman çıkarırlar. Neredeyse gelenekselleşmiş bu durumun aksine, Hasan Cüneyt Bozkurt'un Balkondaki Adam adlı öykü kitabından önce yayımlanmış iki romanı var. Ünlü eleştirmen Mustafa Mutlu'nun "Yeni ama güçlü bir kalem." dediği romanlar: On Otuz ve Sözcükten Resimler.

 

Balkondaki Adam'da on yedi öykü var. İçeriğine geçmeden kitabın kapağına gözünüz takılı kalıyor. Öykülerinden önce kapağı düşündürüyor okuru. Ve başlıyorsunuz yazarlığın geçici bir heves değil, bir varoluş biçimi olduğunu benimsemiş yazarımızın sizi ne denli kuşatacağını tahmin edemeyeceğiniz öykülerini okumaya.

 

 

Hasan Cüneyt Bozkurt, okuru sarsmayı seviyor. Bunu kitaba adını veren Balkondaki Adam başlıklı ilk öyküsünde hemen gözlemliyoruz. Kitaba adını veren öykü, her zaman özeldir ama diğer on altı öykü de en az bu öykü kadar özenli yazılmış. Elinizin altındaki, insana dokunan satırlar sizi ele geçirip kuşatınca aklınıza başka bir şey gelmiyor. Yani şu işim vardı, bunu yapacaktım gibi düşünceleri kafanızdan attığınızı anlıyorsunuz her bir öykü bitiminde. Anlıyorsunuz da; anlatıcı ve öykü karakterleri sizi rahat bırakmıyorlar ki. Düş gücünüzün sınırlarını başlıyorlar zorlamaya. Derinliklere doğru yuvarlanıyorsunuz hep birlikte. Onun için de size önerim: Her öyküden sonra bir süre okumaya ara vermeniz, okuduğunuz öyküyle birbirinizi tartmanız.
 

Tartmak... Burada ne kadar uygun sözcük oldu bilemem ama bana göre en uygun ifade. Eğer 93 sene sonra Kurtuluş Savaşı zaferinin kutlandığı 30 Ağustos gibi bir günde Nazım Hikmet'in Kuva-i Milliye kitabından ilham alınarak kurgulanmış Kuva-i Milliye kahramanlarımızın fedakarlıklarını bir evin gece lambasının ağzından anlatan böyle etkili bir öykü okuyorsanız benim gibi; ifade doğrudur. Ulusal Kurtuluş Savaşı'mızın gerçek kahramanlarının bu vatan için neler yaptıkları, içinde bulunduğumuz şartlarda bizim neler yapabileceğimizi nasıl tartmazsınız "Bir aletle bir kitabın hikâyesi" adlı öykünün bitiminde?

 

Hasan Cüneyt Bozkurt, anlaşıldığı gibi bir Nazım Hikmet hayranı. Cemal Süreya hayranlığını da bir öyküsündeki dizelerden görüyoruz.

 

Çehov, Hugo, Proust, Kafka, Tolstoy ("Platon-ik" adlı öyküsünde Anna Karenina romanından alıntı yapacak kadar) ve Balzac’ın da edebiyat hayatındaki yerinin ayrı olduğunu anladığımız yazarımızın Dostoyevski ile bağı daha derin. Çünkü kendisi "Raskolnikov baltayı kaldırdığında ne hissediyorsak bu on yedi öyküde de onu hissedeceğiz." diyor. Bunu söylemekte de haklı.

 

Toplumsal yaraların sebep olduğu olayların bir türlü kabuk bağlayamayan hallerini görüyoruz öykülerin büyük bir çoğunluğunda. Kadının erkeğe, erkeğin kadına yabancılaşması dışında genelde insanın insana yabancılaşması devamlı dürtüyor okuru.

 

ilerek, isteyerek katmanlaştırılmış toplumun süregelen kesin çizgileri acı vererek bölüyor öykü satırlarını.

 

Hasan Cüneyt Bozkurt, bunu yaparken de öyküsünü ajitasyona meyil etmeden duru bir anlatımla, başarılı betimlemelerle fotoğraflaştırarak (etki ve atmosfer yaratarak) sunuyor okura. Kullandığı diyaloglarda da aynı başarıyı gözlemliyoruz.

 

Abartılmamış, her zaman kullandığımız sözcükler duruyor karşımızda. İşte bu çerçevede de okur, anlatıcı ve karakterler birbirleriyle bütünleşiyor.

 

Betimlemeler üzerinde biraz daha durmak istiyorum. "Benim Efe Kadınlarım" öyküsü betimlemenin en yükseğe çıktığı öyküdür bence. Hani neredeyse kadın efeler tablolardan çıkıp yanımıza gelmiş gibilerdir anlatıcının yaptığı tasvirlerde. Anlatıcı, durumu "diriliş hikâyesi" olarak konu etmiş, "Horozdaki çakmak taşının tepedeki çelikte yaratacağı kıvılcım, içerdeki baruta düştüğünde tablolardan çıkacaklar mıydı?" diye sormadan edememiş satır arasında.

 

 

Aslında yazarın bir derdi de "Damdan düşenin halini damdan düşen anlar." atasözüne dayanıyor. Yani empati kurmak. Bu bağlamda karakterlerin yaşamlarından kesitler alırken yazarlık, yayınevi ve eğitim konularında yaşanan olumsuzluklar, bu alanlardaki kişilere ve kişiliklere verilen değersizlik de yüzümüze birer tokat gibi çarpıyor öykülerde.

 

Yaşanmışlıklarını, yazmak istedikleriyle yoğurup dilde gereksiz oynamalar yapmadan, anlatmadan, gösteriyor bize yazarımız.

 

Söylemezsem olmaz diyeceklerim arasında yazarın hem sanata hem de insanlara vefalı olma özelliğinden beslenmiş "Kara Toprak" adlı öyküsü var. Ayrıca sistemi kendilerine göre yontanlara, öküz altında buzağı arayanlara ironik yaklaşan "Yargı" adlı öyküsü de bir başka tat veriyor Balkondaki Adam'a.

 

Öykülerdeki belirgin diğer bir tema da yalnızlık. Anlaşılamamanın getirdiği yalnızlık. "Kışkırtmak" adlı öyküdeki "Şimdi de asosyalliğin dışlanmakla ya da dışlamakla karıştırılmaması gerektiğinden, aksine bilinçli ve üretici bir yalnızlık biçimi olabileceğinden bahsetmem gerekiyordu." tümcesi bunu anlatıyor.

 

Yazarın önem verdiği diğer bir tema olan aşkı da yalnızlıkla hep kolkola görüyoruz öykülerinde. Bir öyküsünde karşılıksız aşktan duyulan ıstırabı anlatıcısının sırtına yükleyen yazarımız, öte yandan gerçek ve kurgu alaşımında yarattığı küçük bir erkek çocuk babası karakteri ile benim gibi okurları yıllar öncesine götürebiliyor bir anda. Gözünüzün önüne salon boyunca kucağınızda bir bebekle eşinizle nöbetleşe yaptığınız zorunlu gece yürüyüşleri geliyor.

 

Bu durumu yaşayanların bildiği bir çaresizlik, "Kucak" adlı öyküde işlenirken aslında her öyküde görünmez dipnotlar olduğuna da tanık ediliyor okur. Örneğin biraz daha büyük bir çocuğun kapıldığı suç dünyasındaki halleri giriveriyor siz fark etmeden devreye. Yani kitaptaki bazı öykülerin iç içe geçmiş öykülerden oluştuğu hissettirilmeden, okuru düşünmeye yönelten anlamlı bir bağlantıyla öyküde bütünleşme yaratmış yazar. Bunu gerçekleştirmesinin de başarılı bir kurgu ve samimi, sıcak bir anlatıdan geçtiğine inanıyorum.

 

Öykülerdeki samimiyetten örnekleme yapacak olursak; okurla dertleşen anlatıcı, ortak dertlerimizden olan, insana kendini yatak odasında bile güvende hissettirmeyen kanunlar zincirine isyan ederken, anlatıcıyı bulsanız sarılacağınız geliyor.

 

Kadının toplumdaki yeri de acıtıyor insanın yüreğini Balkondaki Adam'da. Erkek egemen bir toplumda kadının sırtına yüklenen bireysel acılar, topluma dönen bumerag etkisine boş vermişlik, hazırda bekleyen yaftalarla sabitleniyor. "Beklentiler" adlı öyküdeki "Belki de biraz sonra biri masamıza oturup benimle pazarlığa tutuşacaktı. Bu kadının fahişe olmadığını onlara nasıl anlatacaktım?" tümcesiyle anlatıcı bize bunu anımsatıyor.

 

Ayrıca öykülerde yaratılan görsel imgeler, metinlerin zihinlere kazınmasında rol alırken, "Köprüde" adlı öyküdeki gibi gerçek ve düş dünyası sarmalında yalnızlıklara bulanmış karakterler gidip geliyor: "Ne Faruk ne bizimki. Zaten hiç var olmamışlardı. Zamanın tozuyla örtünerek korunmuş kelimelerden ibarettiler. Bir kazıbilimci gibi defterimden çekip çıkarmıştım onları."

 

Sökeli yazarımız Hasan Cüneyt Bozkurt, emek vererek sözcükleri yerlerinden sökmüş ve yine emekle öyle güzel yerleştirmiş ki öykülerine… Çocukken hayalinde hiçbir meslek olmayan ama hayal etmek meslek kabul edilse seçecek kadar duygu yüklü bir kalemin, benim anladığım kadarıyla çok güzel kurgularla, hikâyelerle yazacağı öykü kitapları var sırada. O yüzden Balkondaki Adam'ı okumak için "öykü" adına acele edelim, diyorum.

 

Sevgi Ünal

Gerçekedebiyat.com

 

Hasan Cüneyt Bozkurt
Balkondaki Adam
Agora Kitaplığı / 2015
134 sayfa

 

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)