Babamın izine basarak yürüyorum zamanı – 1 / Ali Ekber Ataş
Bir dağ köyünde yaşadığımızdan, kışları çok zorlu geçerdi. Öyle zamanlar olurdu ki dam boyu kar yağar, uzun süre nahiyeyle, şehirle yollar kapanırdı.
Doğduğum köyden çok net olarak anımsadığım birkaç anı var. Mesela, Samur adında bir köpeğimiz varmış. Ben görmedim. Ama abimler anlatırlardı, onlardan aklımda kalmış. Dünya tatlısı bir varlıkmış. Samur gibi tüylerinin yumuşaklığından mıdır yoksa renginden ötürü müdür bilmiyorum adını Samur koymuşlar. Dedemin köpeğiymiş. Ondan bize kalmıştı. Genlede hayvan, özelde köpek sevgisi Ataş ailesinin dördüncü kuşağından kızımda ortaya çıktı. Bir dağ köyünde yaşadığımızdan, kışları çok zorlu geçerdi. Öyle zamanlar olurdu ki dam boyu kar yağar, uzun süre nahiyeyle, şehirle yollar kapanırdı. Dağlarda yaşayan kurtlar aç kalınca köylere iner, ahırlara dadanır, küçükbaş hayvanlara saldırıp parçalarlardı. Böyle bir kış günü kurtlar köye inmiş. Abimlerin anlattığına göre de Samur kurtlara saldırınca onu orada parçalamış yemişler. Hüzünlü bir sonu olmuş köpeğimizin. Yıllarca bu hikâyeyle büyüdüm. Bir de uzun kış gecelerinde, Aşur Amcamın hanımı, benim de süt annem olan Selfinaz Abam, bizlere masallar anlatırdı. Belleğimde kalan hikâyelerinden biri de, “bıçak bağlama duası” ile ilgiliydi. Bağda danası (buzağı) kalmıştı Abamların. Kurt yemesin diye cep çakısını açar dua eder, bir de “tuh” diye tükürüp çakının ağzını kapatırdı. İnanırdık. Ertesi sabah bağa gittiklerinde danaları, bağda sağ salim bir ağacın altında yatıyor. Neyse… Pahnik’teki meyve bahçemizi hiç unutmam. Abamın kızı Güler yaşıtımdı. Ataş sülalesinin evleri hep yan yanaydı. Aşur Amcamların eviyle bizim ki bitişik olduğundan Pahnik’te meyve ağaçlarımızın olduğu bahçeye Güler’le beraber giderdik. Onların da bizim de birer danamızı alıp otlatmaya götürürdük. Koş koş bitmezdi bahçe. Ne kadar büyük derdim. Çok yıllar sonra amcamın vefatı nedeniyle Altınbaşak’a gitmiştik. Defin işlemleri bittİkten birkaç gün sonra, abimlerle birlikte doğduğumuz Keleriç’e gittiğimizde, Panik’e gidelim demiştim. Çocukluğumda kalan o bahçeyi gördüğüme inanamadım. Çocuk dünyamda koskocaman bahçe ufacık bir yermiş meğer. Kafamı ilk burada düşüp yarmıştım, yaramazlığımın ödülü dizlerimdeki yaralar hiç bitmezdi. Belleğimin çekmecesinde sakladıklarımdan biri de Abimlerin ceviz başşağına [1] gitmeleriydi. Sonbaharda ceviz toplamaya (ceviz çırpmah) gidilirdi. Cevizlerin dış kabuğu yarılıp, içleri olgunlaştığında ceviz ağacına çıkılıp uzun bir sırıkla dallarına vura vura cevizler dökülürdü. Çok yüksek dallara ya da uzun dalların uçalarına ulaşılamadığından pek sık olmasa da cevizler kalırdı. İşte bu ceviz toplama işinin ardından köyün gençleri, elma ağacından kendilerine yaklaşık bir metre boyunda değnekler yaparlardı. Sırtlarında da bez torbaları, doğruca ceviz ağaçlarının tepe noktaları ve uzanılamayan dallarda kalan cevizleri toplamaya. Değnekler yardımıyla düşürme kim fazla ceviz toplayacak yarışına girerlermiş. İşte buna köyde ceviz başaşağı diyorlardı. Abimlerin ceviz başağına gidecekleri zamanları dört gözle beklerdim. Doğduğum köye ait unutamadığım en önemli anım ise bağbozumu zamanlarıydı. Çünkü o zamanlarda Büyükkadağan köyünden dayımlar, ezemler gelir, Hbağmbozumuna birlikte giderdik. Nasıl sevinirdim onların gelmesine. Toplu birlikte üzüm toplamaya gidilirdi. Dağ yolları dik ve dolambaçlıdır. Bütün köy halkı dağ yolunda eğrile büküle ilerleyen rengarenk bir çizgi halinde, bir davul zurnası eksik düğün alayını andırırdı. Üzüm toplama işi büyüklerin, biz dayımın çocuklarıyla beraber oyunlarımızla bayram yerinde döndürürdük bağımızı. Keleriç’ten Altınbaşak’a göçtüğümüzde ben dört yaşındaydım. Çocuk aklı işte, heyecan içinde gideceğimiz köyü merak eder dururdum. Dört yılımı geçirdiğim köyümden uzak, bir ova köyünde, Altınbaşak’taydık artık. Amcam Altınbaşak’tan evlenmiş buraya yerleşmişti. Babam da kardeşini yalnız bırakmak istemediğinden buraya göçmüştük. Amcamlarla aynı yerde oturuyorduk. Ortak bir avlumuz vardı. Kanatlı kapı dediğimiz, duvardan daha yüksek iki kanattan oluşan ahşap bir kapısı vardı. Avlu kapısından girişte solda amcanların oturduğu ev; cadeye bakan yan yana iki odası bir sofası, hemen yanında mutfak olarak da kullanılan, kışlıkların saklandığı genişçe bir Ambar, yanında bir merek, bir de hayvanların kaldığı ahırdan oluşuyordu. Sağında da bitişik nizamda aynı işlevleri gören bölümleriyle bizim ev yapılmıştı. Kerpiçten yapılmış bu evlerin tavanlarına hayran olurdum. Belli aralıklarla (40-50 cm.) duvarların üstüne enine uzatılan, yuvarlak kalın ağaçlardan yapılan tersikler konulurdu. Tersiklerin üstüne de aralıkları örtmek için çaprazlama 40-50 cm boyunda döşenen merteklerin oluşturduğu çapraz düzen döşeme yapılırdı. Merteklerin üstü kamışlarda örtülür, kapışların üstüne de toprak atılırdı. Loğ dediğimiz 50-60 cm., uzunlukta, yaklaşık 50 cm çapında iki ucunda açılan deliklere “n” şeklinde demir takılarak iki kişi tarafından, kamışların üstüne atılan toprak bastırırdı. Sonbahar ve baharda yağmurların, kışları yağan karın erimelerinden ötürü sızmaları önlemek için iyice bastırılarak sıkılaştırılırdı toprak. Bu işlem birçok kere yapılırdı. Babamdan söz etmeliyim biraz. Köyün muhtarı Mehmet Yazar amcaydı. Ama köye ne zaman mülkü amirlerden biri gelirdi, Babamı bekçiyle çağırtır konuşurlardı. İş bitirici biriydi babam. Kararlı. Söylediğini yapan, yaptıklarınına arkasında duran biri. Örneğin, biz bu köye göçtüğümüzde köyde ne Elektirik ne de sondaş suyundan başka içme suyu yoktu. Köyün sondaş suyu da çok kireçliydi. Köyümüze çok uzak olmayan Keleriç köyüne Çermik diye bir mevkide, çok güzel bir içme suyu vardı. Bu su, babam sayesinde Keleriçliler buna uzun süre direnmelerine rağmen babam, şehirden kimi bürokratları da devreye koyarak suyun köye getirilmesini sağladı. Yalnız suyun köye getirilmesinde köylü çalışacaktı. İmece usulüyle kanal açma ve büz döşeme işi köylüye bölünerek el birliğiyle çalışılıp sık köye getirildi. işbirliğiyle köylü kendi işini kendi yaparak getirdiler. Bir diğer önemli sorun da köyümüzde elektriğin olmayışıydı. Hâlâ evlerde gaz lambası ya da kandil, varlıklı olanlar aydınlatma aracı olarak lüks kullanılırdı. Elektirik için de gerekli yerlere, Erzincan milletvekilleri ve senatörler devreye konularak sorun çölmüştü. Ancak, köyün elektrik idaresi Cimin’e mi yoksa Erzincan’a mı bağlanacak meselesi sorun olmuştu. Cimin, bize bağlansın diye bastırıyor bizim köy istemiyor Erzincan’a bağlanmak istiyordu. Bu sorunu da baba, gerekli görüşmeleri yaparak, Erzincan Senatörü Niyazi Ünsal’ı da devreye koyarak bu sorunu da çözmüş, köyün elektrik idaresi Erzincan’a bağlanmıştı. Zira, Cimin’e bağlanmış olsaydı Alevi köyü olduğumuzda Cimin idaresi her türlü zorbalığı, zorluğu çıkaracaktı. Bu biliniyordu. O dönemin siyasileri, şimdikilere benzemeyen onurlu insanlardı. Anılarıyla yaşasın… Köye getirilen su ve elektriğin dışında, bütün tanıdığı üst düzey bürokratları, siyasileri devreye sokarak köyüme bir de ortaokul yapılmasını sağladı babam. Ortaokul açılana kadar ilkokulu bitirinler ya Cimin’de orta ve liseyi okuyorlardı ya da olanakları olanlar Erzincan’da okuyorlardı. Ortaokulun ilk öğrencileri biz olduk. İki yıl okudum. Üçüncü sınıfa geçtiğimde, ailecek, 1975 Mart’ında annemi kaybettiğimizden iki yıl sonra 1977 yılında Muğla’nın Yatağan ilçesine göçtük. Orta ve liseyi burada bitirdim. Köye gelişimizin kaçıncı yılıydı bilmiyorum, kalabalık olduğumuzdan; iki kız, beş erkek ve annem babamla birlikte dokuz kişiye yetmez olunca, yolun altındaki bizim arsaya babam tek gözlü, sofası olan büyük bir oda yaptırmıştı. Bir de evimize çok misafir geldiğinden, gelen konuklar bu yeni odada ağırlanırdı. İşte bu odada son soluğunu vermişti annem… Babam köy azasıydı. Sözü dinlenen biriydi. Nahiyeden ya da şehirden herhangi bir bürokrat geldiğinde babamı aratıp buldurur kendisiyle görüşürdü. Babamın sohbet ettikleri ya kendinden büyük, köyün bilge dediğimizlerinden ya da öğretmenlerdi. Gözü kara biriydi babam. Hatırladığım çifte tabancası vardı babamın. Tabancasız dolaşmazdı. 1968 yılında ilkokula yazılmıştım. Beş derslikli, bir de öğretmenler odası olan tek katlı taştan bir binaydı okulumuz. Genişçe bir bahçesi vardı. Bahçesinde müdürün ve öğretmenlerin kalacağı lojmanları vardı. Müdürün lojmanı okul bahçesinin girişinde solda, öğretmenler lojmanıysa tam okulun karşısındaydı. Bayan öğretmenler kalırdı. O yıllardan hatırladığım Nâzım Bingöl müdürümüzdü. Haydar Öztoprak vardı. Abimlerin okuduğu dönemlerde akrabamız da olan okul müdürü Ali Bozkurt’la birlikte Köy Enstitüsü mezunlarıydı. Abidin Günalan, okulun en yaşlı ve en saygın öğretmeniyle. Altınbaşak’ta onun eğitiminden en son geçen kuşak biziz sanırım. Dünyasına dokunduğu öğrencilerinin hemen hepsi bugün yetiştirdikleri çocuklarında bile Abidin öğretmenin parmak izleri vardır. İkinci sınıfta, askerliğini öğretmen olarak bizim köyde yapan Özer Kaya öğretmenim okutmuştu. Unutamadığım öğretmenlerimden biridir. Ne zaman birisi saçlarıma dokunsa, Özer öğretmenimin ellerinin dolaştığını hissederim. O günlere giderim. Dıbız, got kafalı, yaramaz bir çocuk. Bir kere yanına çağırmıştı. Dizlerinden biraz uzunca boyum vardı. Beni dizelerine yaslayıp bir eliyle omzumu tutmuş diğer eli başımda dıbız kafamı okşuyor. Üç, dört ve beşinci sınıfta Neriman öğretmen okutmuştu. Nerimen öğretmen ilkokul hayatımda iki farklı kişilik olarak belleğimde yer eder. Birincisi, çok sert, tahammülsüz ve şiddet uygulayan biriydi. Hâlâ gözlerimin önündedir, o gün derse geç kaldığım ve öğretmenler odasına kulağımdan tutup götürerek, kolodunuyla beni bir güzel ıslattığı o an. Niye geç kaldığımı hatırlamıyorum. Üçüncü sınıfta olmalıydım. Okulumuzun giriş kapısı kuzeye bakardı. Kapıdan girerken solda öğretmenler odası, sağda koridorun sonunda birinci sınıf, onun yanında ikinci sınıf, giriş kapısının tam karşısında da üçüncü sınıf kapısı. Çocuk aklım kesmiyor. Sınıf kapısının önünde duruyorum. Korkudan kapıyı da çalamıyorum. Okulun giriş kapısı ardına kadar açık. Arkamdan ışık vuruyor tabi. Bizim sınıf tam karşısında. Kapı arkasında birinin olduğunu nasıl anladığını, çok çok yıllar sonra çözebilmiştim. Meğer arkadan, açık kalan kapıdan sızan ışık ayaklarımın gölgesi, sınıf kapısının yerden yedi sekiz santimlik yüksekte olmasından ötürü, aralıktan sınıfa düşüyormuş. Öğretmen birden kapıyı açında beni tuttu bir tırıltı. Kaçıp kurtulamazsın da. Öğretmen demek her şey demekti. Senin haklı olman diye bir şey yoktu, benim ilkokulda okuduğum zamanlarda. Okula yazdırıldıktan sonra öğretmene “Eti senin kemiği benim” diyerek verilirdi. Biz de öyle olduk. Sarı saçlı, çiğ mavisi göz rengine sahip bir öğretmendi. Kulağımdan tuttuğu gibi doğruca öğretmenler odasında. Küçücük bir oda zaten. Sağda duvara yakın bir yerde soba, sobanın yanında teneke içinde kesilmiş, bölümlenmiş kol odunları. Birini tenekenin içinden alıp, beni dövmeye başladı. Yer yemez misin. Bir güzel patakladı. Şimdi düşünüyor ve o anı gözlerimin önüne getiriyorum da, şöyle düşünüdüm uzun bir süre: Neriman öğretmenimin, bizim köye atanmasının sebebi sanki benmişim gibi dövüyordu. Sen olmasan ben bu köye, bu okula gelmez, senin olduğun sınıfın öğretmeni olmazdım, dercesine dövüyordu. Korkumdan babama da söylemedim. Bir posta da babamdan yerdim, sen ne yaptın da öğretmeni kızdırdın diye… Yaramazlıklarımın başıma açmadığı dert kalmadı dersem, inanın. Bahardı sanırım. Teneffüse çıkmışız ve arkadaşlarımızla kovalayıp duruyoruz birbirimizi. Niye kovalıyoruz onu da bilmiyoruz, ama sürekli koşu halindeyiz. Köy yerinde kışları her yer çamur içindedir. Bu yüzden okulun merdivenlerinin her iki yanına, sacdan “u” şeklinde kesilip ters olarak betona gömülü çamurluklar yapılmış. Merdivenlere çıkmadan ayakkabılarımızdaki çamurları sürterek sıyırır, temizler, öyle girerdik sınıfa. Dedim ya, yaramazlıklarda ilklerde olan biriydim. Bu koşuşturma anında nasıl olduysa tam merdivenlerin, hem de girişe göre sağındaki çamurluğun üstünde kapaklandım. Sol dizime gelen sacın keskin yeri diz kapağımın görüleceği kadar bir yara açmaz mı? Kızlar çığlık çığlığa bağırmaya başladılar dizimi görünce. Ben ne haldeydim o gün anımsamıyorum. Anımsadığım tek şey, dizimdeki yaradan ötürü babamın beni alıp kucağında bir minibüse binmesi ve beni Erzincan’a götüreceği için, içten içe sevindiğimdi. Nasıl bir akıl bendeki, şaşıyorum. Dizimde tehlikeli bir yara ama benim umurumda olan tek şey şehire götürülmek. Babam geldi. Kimin minibüsüydü anımsamıyorum beni alıp, köyümüzün üst yanında, dağın yamacına kurulu Cimin’e, sağlık ocağına götürdü. Sağlık ocağında dizimi temizledikten sonra, o zaman niye dikiş atmadılar bilmiyorum, dizimdeki yaraya beş tane kanca attılar. Ve babama kesinlikle dizimi oymamam gerektiğini iyice tembihlediler. Köyde ne sağlık ocağı ne doktor var. Beni Cimin’de Memiş Amcamlara bıraktı. Muzaffer Abim de ortaokulu Cimin’de okumuş, Memiş Amcamlarda kalmıştı. On beş gün de ben kalmıştım. İki üç günde bir sağlık ocağına pansumana götürüyorlardı. Memiş Amcamın benim yaşımda İlhami ve bir de bizden küçük Ahmet adında iki oğlu vardı. Onlarla vakit geçiriyordum. Memiş Amcamın eşine eze diyordum. Ezem çocukluğumudaki yaramazlıklarımı bildiğinden, belki bu yaradan sonra uslanırım diye bana bir gün komşularından birini çağırmış bahçede ocakta bir şeyler yapıyorlardı. Beni çağırdılar. Bahçede ocağın yanında bir yere oturtup üstüme bir bez örttükten sonra başıma da a bir sac leğen koydular. Dalar okuyorlar, suyun içine bir şeyler boşaltıyorlar “cosssss” diye ses çıkarıyordu. Meğer ezme bana kurşun döktürmüş… O gün bugün kurşunluyum ben… İşte, Neriman öğretmenin bir başka yönünü görüp, kişiliğine tanık olduğum bu yaralanmamdan sonra oldu. On beş gün sonra köye, eve dönmüştüm. Dizim tam iyileşmemişti. Evde yatıyordum. Nasıl olduysa öğretmenim eve geldiğimin haberini almış. Bir gün bir baktım, öğretmenim, sınıf arkadaşlarımı da alıp beni görmeye geldiler. Dünyalar benim olmuştu. Öğretmenimin beni değil yalnız, bütün öğrencilerini sevdiğini o gün çok güzel bir anıyla öğrenmiştim… Söze, nasıl ve nereden, kimlerden alıntılar yaparak başlamalı, karar vermedim. Doğrudan konuya gireyim o zaman. Bilimsel şu konu tartışılmaz: Tarihsel olaylar, bir zincirin halkaları gibi birbirlerine bağlıdırlar. Bir önceki gerçekleşip kendi dönemini tamamlamadan bir sonrakine el vermez, sonraki doğmaz. Tarihimizin üçüncü bin yılını yaşıyoruz. Ortaçağ'da Nicolaus Kopernik, Galileo Galilei ve Giardino Bruno, dünyanın merkez olmadığını, güneşin etrafında döndüğünü söylemelerinden çok önceleri Sümerlerde zaman haftalara bölündü, haftalar günlere ve her güne bir ad verildi. Sümerli Rahipler ilk gökyüzü haritasını çizdiler. Gezegenlere, takımyıldızlara ve günlere birer ad verdiler. Haftalara, günlere ve gezegenlere verdikleri adlar dilden dile taşındı. Sümerceden Babilceye, Babilceden Yunancaya, Yunancadan Latinceye geçe geçe, bütün dünya dillerindeki ortak adlarını aldılar. Sümer Rahipleri, gökte hareket eden yedi yıldızı tanrılar olarak adlandırmışlardı. Binlerce yıl sonra bizler de, Sümerleden bize kadar geçen, zamanın hareket eden günleri tanrılara ad olarak verme geleneğini aynen sürdürüyoruz. Sonra işte, Mısır’da düşünmeyi öğrenmiş Thales var; Kopernik ve Galileo’dan önce ay ve güneş tutulmalarının ne zaman gerçekleşeceğini hiç hatasız önceden bildiren. Denizden gelen gemilerin mesafesini hiç hatasız ölçtüğünü, düşen gölgesinden yola çıkarak Keops piramidinin yüksekliğini tam olarak bildiğini, sağır sultan duydu. *** Tarihin, saklı sayfalarında öyleleri var ki, düşünme hakkını korumak uğruna hayatlarından oldular. Bedenlerini sokaklarda sürükleyip bıçaklarıyla paramparça ettiler. Kalan parçalarını da kent meydanında yakılan büyük bir ateşe atıp yok ettiler. MÖ. 415 yılının Mart ayında bir öğle vakti yaşanan bu barbarlığın kahramanı da Hypetia’dır. İskenderiye şehri güpegündüz, tarihinin en karanlık cinayetine sahne olur. Çok sonraki yüzyıllara geldiğimizde, Rönesansı doğuran üç buluş da Doğu’dan, Çin’den gelmişti Batyı’ya. Pusula, barut ve matbaa. Babilliler ise gerçeği Pisagor’dan bin beş yüz yıl önce biliyordu. Hindular Kopernik’ten, Gallileo’den, Katharina Kepler ile oğlu Kepler’den çok önce dünyanın yuvarlak olduğunu öğrenmiş ve yasasını hesaplamıştı. Mayalara gelince, yıldızları, Maya dilinde "gecenin gözlerini" ve zamanın gizemini herkesten çok daha önceleri biliyorlardı. *** Ortaçağ’da, bunca birikimin üstüne konan, Nicolaus Kopernik, Galileo Galilei dünyanın merkez olmadığını, güneşin etrafında döndüğünü söylediler, söylemesine ama iki bilimci bu görüşlerinden daha sonra çark ettiler, Katolik Engizisyonu karşısında. Hypetia’yi düşününce, bu aklın faydacılığına teslim olan bu iki bilimciye, çok da yakın olmadığımı düşünüyorum. Ben onlardan sonra gelen Brunocuyum. O, doğru bildiği bu yolda ödünsüz yürüdü, ölümüne… Kopernik'le Galileo'nun, öldürülme korkusuyla Katolik Engizisyonu karşısında geri adım atmalarını, faydacı akılcılıklarına verilebilir. Duyguda da böyle bir faydacılık yok değil. Ne var ki, duygu hesaplamalar yapmaz, ölçüp biçmeler üzerinden hareket etmez. Anlık ve tepkiseldir. Ki bu anlık duygu patlamasının, kişi özelinde zararı ise pervanenin ateşle dansıdır… Bruno gibi. Uzun erimli süreçlerde, kişinin hayatını ortaya koyup sergilediği kararlı bu duruş, özünde duygusal olmasına duygusal ama ne var ki, böyle bir sorumluluğu üstlenip, kararlı tutum sergileyenlerin kitleler üzerinde umudu kıvılcım misali ateşleyen bir etkiye sahip olduklarını da unutmamalı. Sonuçta, ölüm karşısında çoğumuzun duyacağı insani bir tepki olduğu gerçeğini de gözardı edemeyiz. Her neyse, gelelim yirminci yüzyıla. ** Yirminci yüzyıl, emperyalizmin günümüz dilinde "böl parçala yönet" politikası yirminci yüzyıl halklarını ve dünyasını kana buladı. Yaşanları tekrar etmenin anlamı yok. Ama şu iki tarihsel olayı da gözardı etmeden çok özet olarak, dikkatinize sunmak isterim. Bugünkü yaşadığımız, hatta ütopya olarak çok uzun yıllar düşündüğümüz gerçeklik, nihayetinde gerçek oldu ve 19 yılda Batı'nın Rönesansla başlayıp Sanayi Devrimiyle tamamlanan 400 yıllık Aydınlanma Devrimini, İslamın ümmetleştirdiği Osmanlı topraklarında bir Osmanlı Paşası Mustafa Kemal Paşa, 19 yılda geçti bu 400 yılı Anadolu topraklarında. Bugün Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin yerinde yeller eserken Laik Türkiye'nin tüm savunucuları, Türkiye'yi karanlığa gömmeye ant içmiş işbirlikçi iktidarı, çıktığı sandıktan nasıl başa geçtiyse, aynı sandıkta tarihin karanlık sayfalarına gömmenin mücadelesini veriyor hâlâ. Bugünlere kolay gelinmedi. Önce Çanakkale'de denediler olmadı, başaramadılar. Ardından kuzeyimizde, insanlığa yeni bir dünya mümkün diyen, Lenin'in Büyük 17 Ekim Devrimi çıktı tarih sahnesine. Bu öyle bir şeydi ki; 3000 yıllık emperyalist tarih ve emperyalizm alaşağı ediliyor, Sosyalist bir devrim gerçekleştiriliyordu. Bu yeni gelişme, büyük Ekim Devrimi, güneyinde; emperyalizme karşın, emperyalizme karşı, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının verdiği bir Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı tetikleyecek ve emperyalizme üçüncü büyük darbe Anadolu'ndan indirilecekti. Peki birinci büyük darbe nerede ve ne zaman olmuştu? Öncelikle, Şevket Süreyya Aydemir’in Mustafa Kemal ile ilgili bir yorumunu aktarmak isterim: "Enver Paşa’nın yakınlığını kazanarak, büyük kumanda mevkileri ve yetkileri almak arzusundadır. Fakat Enver Paşa’nın tutumu hep mesafeli ve ihtiyatlı olmuştur. Hatta savaşın sonuna doğru Enver Paşa, Çanakkale cephesine gelip bölgeyi gezdiği, kumandanları ziyaret ettiği halde, İngiliz askeri gücünü mağlup ederek ülkenin ve dünyanın kaderini değiştiren Anafartalar Cephesi Grup Kumandanı Mustafa Kemal’i ziyaret etmez. Bu davranış Mustafa Kemal Bey’i çok sarsar, sağlığını gerekçe göstererek Ordu Kumandanı Liman von Sanders’e istifasını sunar ve kabulünü rica eder. Liman von Sanders, Mustafa Kemal Bey’in olağanüstü kumandanlık yeteneğini, cesaretini, değerini muharebelerin ateşi içinde çok yakından görmüştür. Kaybın çok çok büyük olacağını bilir. Enver Paşa’ya bizzat el yazısıyla uzun bir mektup yazar. Ona tavsiyesi, Mustafa Kemal Bey’in gönlünü almasıdır. Enver Paşa, belki bir başka üst düzey yetkilinin yapamayacağını yapar. Öneriyi kabul eder ve işlerin çokluğunu, zaman darlığını belirten bir özür mektubu yazar. Böylece istifa önlenmiş olur..." (1) Osmanlı topraklarını paylaşan emperyalistler gecikmemiş ve Birinci Dünya Savaşı'nı başlatmışlardı. Osmanlı'yı tarihin tozlu sayfalarına gömmeye ant içmişlerdi. Ne var ki hesaplayamadıkları bir gerçekle karşılaştıklarında, Osmanlıyı tarihin tozlu sayfalarına gömmeye uğraşanlar, Çanakkale Boğazı'nın sovuk ve derin sularına gömüleceklerini yaşayarak öğreneceklerdi. "Winston Churchill de kabul etmek zorunda kalıyor: Şu anda mağlubiyeti bütün damarlarımda hissetmekteyim. Çok üzgünüm. Daha düne kadar ‘Çanakkale bizimdir’ diyordum. Çünkü bu savaşı kazanmak için askeri, parayı, cephaneyi her şeyi hesaplamıştım. Hepsinde çok üstündük. Yalnızca bir şeyi hesaba katmamışız… Mustafa Kemal’i!.. Bağrımda İngiliz gurur olmasa, Türkleri alnından öpmek, onları alkışlamak isterim…” [2] der. Yani işin özü, özeti şu: “Çanakkale Olmasaydı O olmasaydı” 17 Ekim Devrimi gerçekleşmez, 17 Ekim Devrimi gerçekleşmeseydi Türk Kurtuluş Savaşı başarıya ulaşamazdı… Vesselam… *** Sözü Abidin öğretmenime getirirsem şöyle başlamak isterim: Kurtuluş Savaşı sonrası kurulan yeni ve Genç Cumhuriyet, en büyük savaşını cehalete ve Osmanlı'yı borç batağına sokan "Duyunu Umimiye"yi ortadan kaldıracak ekonomik alanda vermiştir. Köy Enstitüleri'nin temelini oluşturan Eğitmen Okulları ve bu okullardan yetişen Abidin Günalan gibi öğretmenlerdir ki Türkiye'yi yok etmeye dış uzantılara ve onun içteki uzantıları işbirlikçi iktidarlara karşı yeni bir Kurtuluş Savaşı veriyoruz. Bizler, bu eğitmenler ve Köy Enstitüleri'nden yetişen öğretmenlerin Aydınlanma ve Kültür yaratma savaşımlarının bir sonucuyuz. Tıpkı onların kendilerinden önce Kurtuluşçu ve Kurucu kuşakların eserleri oldukları gibi... *** Altınbaşak’ta, kaç kuşak Abidin öğretmenin elinde Abeceyi öğrendi, yetişti bilmiyorum. Ama bildiğim mutlak herkeste bir Abidin öğretmen portresi bıraktığı kanısının bende çok güçlü olduğuydu. Abidin öğretmen, Eğitmen Okulundan mezun olmuş ve köyümüzde Eğitmen öğretmen olarak hep birinci sınıfları okutmuştu, benim bildiğim. Ben çok başarılı bir öğrenci değildim. Ama güzel yazı yazma dersinde çok güzel yazardım. Öğretmenimiz bize, tahtada hem büyük harfleri, hem küçüklerinin yazılışlarını öğretirken onun hareketlerini izler, elinin kıvraklığı, parmaklarının hünerlerini bugünmüş gibi anımsarım. Güzel yazıyı, yatık el yazsını ben ondan öğrendim. Bütün okul yaşamımda yazı konusuna en çok dikkat ettiğim şey oldu. Ben de büyüdüğüm zaman Abidin öğretmen gibi yazı yazacağım derdim hep kendime. Bugünkü yazı yeteceğimi Abidin öğretmenime borçluyum. O, bütün eğitim öğretim hayatımın gökyüzündeki yitip gitmeyen ve bana hep yön gösteren kutup yıldızım. Ondan yansıyan ışığın aydınlığında güzel yazı yazmalarımı sürdürüyorum hâlâ. İyi ki öğretmenim olmuş ve onun ellerinde yetişip, ABECEMİZİ ilk ondan öğrenmişim. ** Öğretmenimle unutamadığım önemli bir anım da onun, kalemlerimiz köreldiğinde, kalemleri açtığı andır. 1968-1973 yılları arasında Erzincan Altınbaşak ilkokulunda okudum. Öğretmenlerimden anımsadığım ve hâlâ belleğimde ilk anki canlılığıyla kalan birinci sınıfta bizi okudan Abidin öğretmen. Aynı zamanda köylümüzdü. Eğitmen okullarından mezun bir öğretmen. Bizim zamanımızda kalemtraş diye bir araç yoktu. Kurşun kalemlerimizi büyüklerimiz ya da öğretmenlerimiz çakılarıyla çardı. İlkokuldan bende derin izler bırakan iki şeyden biri Abidin öğretmenin kalemlerimizi çakısıyla açması bir de matematik defterlerimizin sarı renki olmasıydı. ** Kalemlerimiz, iki parmakla tutulamayacak hale gelene kadar kullanırdık. Yokluk zamanları. Her ders başında öğretmenimiz, “Kalemleri körelenler gelsin bakalım” der, bizi kapının kenarındaki çöp kutusunun yanıda sıraya dizerek, tek tek kalemlerimiz alır çakısıyla açardı. Şimdi düşünüyorum da, bir insan bu kadar mı hünerli olurdu! Kalemtraşla açılmış gibi yapardı kalemlerimiz. Öyle ustaca açardı ki, şaşıp kalırdım. Öğretmenimin kalem açışı bana köyümüze ilk kez gelen ve Veysel Bektaş Abinin kahvesinde makaralı film makinasından duvara yansıyan filmi izler gibi izlerdim, öğretmenimin kalem açışını. Sonra sonra belleğimde yer eden onun bu ustalığının sırrını çözebildim. O bir eğitmendi. Köy Enstitülerinin kaynağı Eğitmen Okulları’ndan mezun olan biri. İş içinde eğitim ilişkisiyle yetişip büyümüş bir eğitimciydi. Hiç unutmam onun kapı kenarında çöp kutusu başında kalemlerimizi çakısıyla açtığı o halini: Kalemin ucu bileğine doğru gelecek ve avuçlayacak şekilde parmakları arasına alır açmaya başlardı. Kalemi, aynı zamanda dört parmağıyla baş parmağının tabanına bastırıp bir yandan da, her parmaklarıyla döndüre döndüre çakısıyla kalemimizi açardı. Kalemimizin ucunu sivriltene kadar bu hareket devam ederdi. Ne büyük ustalık. Bana hep “Alet işler el övünür” atasözünü hatırlatır Abidin öğretmenimizin bu ustalığı. ** Öğretmenimizin bundan çok daha önemli bir vasfı da 20 dönümlük okul arazisinin hikâyesinde geçer. Onun bu araziye sahip çıkıp okulun mülkünden gelir elde etmenin yolunu açması ibretlik bir hikâyedir. Onu da, yine benim yetişemediğim ama abimler döneminde köyümüzde okul müdürlüğü yapmış, bizim de akrabamız olan Ali Bozkurt’un anlatımlarının bulunduğu bir kitaptan öğrenelim. Sercan Unsal’ın hazırladığı iki ciltten oluşan Bozkırda Bir Eğitim Pınarı Pamuk Pınar Köy Enstitüsü 1941-1954, olağanüstü yapıtından okuyalım. *** "Eğitmen ABİDİN GÜNALAN [3]/[4](1/2) 1951 mezunu Ali Bozkurt [5] (3) 1962 yılında tayin olduğu Erzincan merkez köylerinden Altınbaşak'ta soyadını anımsayamadığı Eğitmen Abidin Bey'e anılarını yazdığı kitapta şöyle yer verir: Yaş olarak en büyüğümüz Eğitmen Abidin Bey'di. Altınbaşak'ın yerlisiydi. Benzersiz bir eğitimciydi. Birinci sınıfları o okuturdu. Sene başında sınıfına aldığı öğrencilerin tümü sene sonunda iyi düzeyde okur yazar yapardı. ** Bozkurt'un anılarından Eğitmen Abin Bey'in mesleki yaşamında Köy Enstitüsü idealine bağlı bir eğitimci olduğunu aşağıda vereceğimiz örnek gelişmeden Ali Bozkurt'un okul çevresinde yapılacak düzenlemelerle ilgili yaptığı toplantıdan sonra Abidin Bey, Bozkurt'a çok ilginç konular anlatır. Abidin Bey; ** Okulun Köy Enstitüleri zamanından kalma birkaç tarlası olduğunu, gelip geçen tüm muhtarların bu tarlaları üçer yıllığına bazı komşulara icara verdiklerini, gelen paraları kişisel olarak harcadıklarını" söyleyerek "Ben okulumuza yeni atanan her okul müdürüne ve öğretmene anlatıyordum. Onlar yabancı oldukları için ardına düşmekten çekindiler. (...). O konuda ardında fazla düştüğüm için de buradan sürgün edildim. Yıllarca evimden ve çocuklarımdan ayrı kaldım. Biliyorsunuz eğitmenlerin ücretleri çok az. Köyündeki birazcık arazimi ekip biçmesem aç kalacağız. Çocuklarımı yıllarca sıkıntı çekti. bir sürü uğraştan sonra köyüme tekrar dönünce, ben de herkes gibi sesimi çıkarmaz oldum." ifadesiyle durumu anlatır. ** Ali Bozkurt, eğitmenin anlatımlarının üzerine milli eğitim müdürlüğünde yaptığı araştırmalardan bir sonuç alamamıştır. Yetkililer "ne tarlası ne tapusu" derken, tapu müdürlüğünden okula ait üç tarlanın kayıtlarına ulaşarak, okulun tarlalarını sahiplenir. Sonuçta; köy muhtarlarıyla mutabık kalarak yapılan kiralama işlerinden okula gelir yaratarak yeni düzenlemeler yapma imkanına kavuşur okul idaresi. [6] (4) ** Şair, Yazar, E. Öğretmen Ali Ekber Ataş soyadını unutmadığı Eğitmen Abidin Bey'den Abece'yi öğrenmiştir. Yıllar sonra Ataş, kendisi ile yapılan bir söyleşide şu ifadelerle aktarır duygularını: 1968-73 yılları arasında Erzincan Altınbaşak İlkokulu'nda okudum. Öğretmenlerimden anımsadıklarım: Birinci sınıf öğretmenim, Abidin Bey. Aynı zamanda köylümüzdü. Eğitmen okullarından mezun öğretmen. Çakısıyla kalemlerimizi açardı. Bizim dönemimizde kalemtıraş diye bir şey yoktu. Çakısıyla kalem açışına bayılırdım. Öyle ustaca yapardı ki şaşırıp kalırdım. Sonra sonra belleğimde yer eden onun bu ustalığının sırrını çözebildim. O bir eğitmendi. Köy Enstitüleri'nin kaynağı Eğitmen Okulları'ndan mezun biri, iş içinde eğitim ilişkisiyle büyümüş bir eğitimciydi. Hiç unutmam onun kapı kenarında çöp kutusu başında kalemlerimiz çakısıyla açtığı o halini... [7] (5) *** (1) Erzincan Altınbaşak doğumlu. D. 01.07.1913- Ö. 15.02.1987. (2) Sercan Unsal, Pamukpınar Köy Enstitüsü: Bozkırda Bir Eğitim Pınarı (1941-1954) s: 489-490 Ali Bozkurt, 1933 yılında Erzincan’da Üzümlü ilçesinin Çay Mahallesi’nde doğdu. 1951 yılında Sivas Yıldızeli Pamukpınar Köy Enstitüsünden mezun olduktan sonra Erzincan’ın çeşitli köylerinde on beş yıl öğretmenlik yaptı. En büyük öğretmen örgütlerinden TÖS, TÖB-DER ve Eğit-Der’in kurucuları arısında bulundu. Sırasıyla, TÖS Ankara Şube Başkanlığı, TÖB-DER ve Eğit-Der Genel Başkanlığı görevlerini yürüttü. (İstanbul/EVRENSEL) (4) Ali Bozkurt, "Köyden Köye Anılar-I", s. 222-223. (5) Turgay Mutlu "Yerelden Ulusala Tebeşir Kokulu Sözler Şair Öğretmen Ali Ekber Ataş ile söyleşi", Yatağan Demeç Gazetesi, 12.04.2016. *** 1968 yılında yazıldığım Altınbaşak İlkokulunda okuduğum 1. Sınıfın penceresi önündeyim. 6 Eylül 2022. Fotoğraf: T C Ali Gülşahin [1] Ceviz ağacındaki cevizler uzun sırıklar yardımıyla döküldükten sonra, yüksek dallarda ve uzun dal uçlarında kalan cevizleri toplama işi. [2] https://www.odatv4.com/kultur-sanat/bagrimda-ingiliz-gururu-olmasa-turkleri-alnindan-opmek-isterdim-26041927-160219 [3] Abidin Günalan, Erzincan Altınbaşak doğumlu. D. 01.07.1913- Ö. 15.02.1987. [4] Sercan Unsal, Pamukpınar Köy Enstitüsü: Bozkırda Bir Eğitim Pınarı (1941-1954) s: 489-490 [5] ALİ BOZKURT KİMDİR? Ali Bozkurt, 1933 yılında Erzincan’da Üzümlü ilçesinin Çay Mahallesi’nde doğdu. 1951 yılında Sivas Yıldızeli Pamukpınar Köy Enstitüsünden mezun olduktan sonra Erzincan’ın çeşitli köylerinde on beş yıl öğretmenlik yaptı. En büyük öğretmen örgütlerinden TÖS, TÖB-DER ve Eğit-Der’in kurucuları arısında bulundu. Sırasıyla, TÖS Ankara Şube Başkanlığı, TÖB-DER ve Eğit-Der Genel Başkanlığı görevlerini yürüttü. (İstanbul/EVRENSEL) [6] Ali Bozkurt, "Köyden Köye Anılar-I", s. 222-223. [7] Turgay Mutlu "Yerelden Ulusala Tebeşir Kokulu Sözler Şair Öğretmen Ali Ekber Ataş ile söyleşi", Yatağan Demeç Gazetesi, 12. 4. 2016. Ali Ekber AtaşKÖY ENSTİTÜLÜ ÖĞRETMENLERİMİZ VARDI-II
1923-1969 ARASI EĞİTMENLERİN-ÖĞRETMENLERİN TOPLUMSAL KONUMLARI VE BİR KUTUPYILDIZI EĞİTMEN: ABİDİN GÜNALAN-III
Dipnotlar:
(3) ALİ BOZKURT KİMDİR?
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR