Babamın aşkı / Necati Güngör
Aklım, çevremde olup bitenleri anlamaya başladığında, annemle babam ayrıydı… Annem başka bir adamla, babam da başka bir kadınla evliydi. Bir anlamda iki evimiz vardı. Tabii annemin yanında büyüdüm ben. Onun koruyucu kanatları altında olduğumu hep duyumsamışımdır. Üvey babam olduğunu sonradan öğrendiğim Erol Bey de bana karşı gerçek bir baba sevecenliği göstermiştir her zaman. Babamla annem üniversite yıllarında birbirlerini tanımışlar. Annem o yaşlarında çok güzelmiş! Bazen eski fotoğraflarına bakıyorum da, babamın ona âşık olmasına şaşırmıyorum. Dal gibi inci, uzun boylu. Saçları dümdüz omuzlarından aşağı taranmış. Burnun ucu sanki fotoğrafları delecek gibi sivri. Kalemle çizilmiş sanırsınız. Kaşları ince, gözleri iri iri… Bana kalırsa hâlâ da güzelliğinden bir şey yitirmemiştir annem… Babamın anneme âşık olduğu yıllarda, sinemalarda “Aşk Hikâyesi” filmi oynuyormuş. İşte o filmde başrolü oynayan kıza benzetiyormuş annemi. Ali Macgraw, evet. Onun yaşlanmış halini gördüm de, annemin çok daha da güzel olduğu kanısına vardım. O yıllarda üniversitelerde yaşanan öğrenci olaylarında, meydanlarda, yürüyüşlerde, bizim “Aşk Hikâyesi” kahramanları hep el ele, göz göze, yan yana, düşünsenize… Hiç kuşkusuz babam da çok yakışıklıydı o yaşlarında. Yaşamın yükü onu zamanından önce yaşlandırdı, biliyorum. Ama hâlâ dirençlidir babacığım. Yaşamın güçlükleri onun dış görünüşünü yıpratsa da, yüreğini yıpratamamıştır! Bazen keskin kış soğuklarında üşütür mesela. Bu nedenle kaygılandığımı görünce, hemen savunmaya geçer: “Biz eski toprağız kızım, bize bir şey olmaz! Biz içi çürümeyen ağaçlar gibiyiz. Ölümü bile ayakta karşılarız! Onun için boşuna kaygılanma…” diye avutur beni. Duyarlı, iyimser, destekleyici bir baba olarak onun varlığı her zaman güven vermiştir bana! Annemle boşanmış, başka başka insanlarla hayatlarını birleştirmiş olmalarına karşın, hâlâ ilgisini esirgemez ondan. Acaba çocuğunun annesi olduğu için midir bu ilgi? Sanmıyordum… Bana sorarsanız babamın anneme duyduğu aşkın ateşi yüreğinin bir köşesinde için için yanagelmişti! Bunu duyumsamak, kızları olarak beni mutlu ediyordu. Bir gün babamın, arkadaşlarıyla oturup söyleştiği bir masa çevresinde söz dönüp dolaşıp aşk konusuna geldi. Bu arada söylemeyi unuttum, annemle babam avukattır. Babam serbest çalışır; annem bir şirketin avukatlığını yapar. Arkadaşlıkları Hukuk Fakültesi sıralarında başlamış. Ders bitiminde okulun yakınındaki atkestanesinin altında çay içerlerken şiirler okurmuş anneme. Ne sade romantizm ama… Babamın edebiyatçı yanı da güçlüdür. Gazetelerde günlük sorunlarla ilgili makaleleri yayımlanır. Hiç kuşkusuz, annemi şiir birikimiyle de etkilemişti. Diyeceğim başka… O gün babam arkadaşlarıyla aşk üzerine söyleşirken, bir aşk çocuğu olmanın gururuyla araya girdim: “Ben yalnızca babamla annemin aşklarına hayranım!” dedim. “Bu aşkın eseri olmakla gurur duyuyorum.” Bir arkadaşı karşı çıktı bana: “Aa! Kızım onların aşkı biteli, birbirlerini unutalı yıllar oldu!” “Hayır!” dedim. “Ben o kanıda değilim. Babam, annemi hâlâ sever. Onu hiç gönlünden çıkarmadı. Değil mi babacığım?” Babama baktım. Benimle birlikte masanın çevresinde bulunanlar da ona bakıyordu. Babamın kaşları çatılmış, yüzü bulutlanmış, suskun kalakalmıştı. Birkaç dakika öyle suskun kaldıktan sonra yanıtladı sorumu: “Yanılıyorsun!” dedi bana. Sesi sanki kırgındı. Yarasına dokunulmuş gibi bir acı içinde; ama sakindi. “Annenle duygu bağlarımızın çözülüşünün üstünden yıllar geçti!” diye sürdürdü… Onu hiç bağışlamadım! Görüşürüz, konuşuruz başka… Sonuçta uygar insanlarız. Bugüne kadar kırgınlığımı yüzüne vurmadım. O da içimdeki sevgisizliği elbette ayırt eder. O kadar aklı, duygusu var…” Daha fazla konuşmak istemiyormuş gibi sustu yine. Masanın çevresindeki arkadaşlarının da merakını kamçılamıştı. Herkes sabırla onu dinlemek istiyordu. İçlerinde belki babamın kırgınlığının nedenini bilenler de vardı. Ancak kimse üstelemiyordu konuşsun diye. Babamı bunca hüzne batıran hikâyesini bilmek istiyordum. Üsteledim: “İlk kez işitiyorum bazı şeyleri… Ama lütfen büsbütün merakta bırakma insanı. Beni merakın kör kuyularında bırakma ne olur! Sonra uykum kaçar bu gece…” Bu son sözlerimle ortamı yumuşatayım istedim. Orada bulunan herkes kulak kesilmişti. Babamsa sanki kafasındaki sözcükleri sıraya koyuyordu. “Uzun hikâye…” diye konuya girdi yeniden. “Sana ancak özetini anlatabilirim. Bugüne kadar kendime sakladım bunu. Kimselerle bir şey paylaşmadım. Neredeyse yarım yüzyıl geçti üzerinden…” “Lütfen…” dedim, korka korka. İçimden bir ses acıklı bir hikâye dinlemeye hazır ol diyordu. Arkadaşları da, “Hadi anlat!” dercesine ağzına bakıyordu. “Bazı olaylar var ki hayatta, insanın belleğine çivi gibi çakılıyor… Geçip giden yıllar, onu oradan çıkaramıyor. “Annen sana hamile kaldığında biz fakültenin son sınıfında okuyorduk. 12 Mart Muhtırasının verildiği yıl… Annen karnında senin varlığını öğrenir öğrenmez nikâh kıydık. Evlilik dışı bir çocukla ailelerimizin karşısına çıkmak doğru olmayacaktı. “Fakülteye yazıldığım yıl arkadaşlarla tuttuğumuz küçük bir evde kalıyordum hâlâ. Gaz sobasıyla ısıttığımız eski bir yapıydı. Ama öğrenci olarak bir şikâyetimiz yoktu. Arada bir apartman komşuları, girip çıkanın çokluğundan yakınırdı; biz de alttan alır, yatıştırırdık onları. Bunun dışında bir sıkıntımız yoktu. Camlarımız kirli, perdelerimiz yıpranmıştı; dışardan bakınca burasının bekâr evi olduğu kolayca anlaşılıyordu. Gelgelelim bütün bunları dert edinecek halimiz yoktu. “Annen bu eve geldi, yerleşti. Onun gelişiyle ev kadın eli görmüş oldu! Camlar, perdeler temizlikle tanıştı. Tabii ne kadar çekidüzen vermeye çalışsa da, perişanlık adeta sırıtıyordu evde. “Annen hamileliği süresince ve doğumdan sonra bu evde oturdu. Daha doğrusu o eve katlandı. Okulumuzda derslere devam zorunluluğu olmadığı için, annen evde ders çalışıyor, ben de dışarıda, bir avukatın yanında çalışıyordum. Hem hukuk pratiğimi geliştiriyordum, hem de az çok para kazanıyordum. “O dönemde öğrenci olmak, enikonu bir yaşam kavgasının içine düşmek anlamına geliyordu. “Sen dünyaya geldiğinde, polisler, askerler sokaklarda öğrencileri kovalıyordu! Evler basılıyor, kitaplar toplanıp götürülüyor, her taşın altında bir suç öğesi aranıyordu. Ders kitabının adı ‘Mukavemet’ olduğu için gözaltına alınanlar vardı. Polis bundan ‘hükümete mukavemet’ anlamı çıkarıyordu... Gülmeyin! Daha neler gördük: Bir öğrencinin evinde, Yunan düşünürü Eflatun’un ‘Devlet’ kitabını bulunmuşlar. Polis, ‘Kızıl devletten sonra bir de eflatun devlet mi çıktı?’ diyerek el koymuştu kitaba! “Ülkede ortaya çıkan bütün kötülükler üniversite öğrencilerine mal ediliyordu. Üniversitede çocukları okuyan ailelerin elleri yüreklerindeydi. Çocuğumuzun başına bir şey geldi mi acaba, korkusunu yaşıyordu ana babalar… Radyo bültenleri ve gazete sayfaları öğrenci olayları haberleriyle doluydu. Artık ev sahipleri, üniversite öğrencilerine ev kiralamıyordu. Mahalle bakkalları dükkânına gelen üniversitelilere kuşkulu gözlerle bakıyordu… “Böyle bir zamandı işte. “Dünyalar tatlısı bir bebektin sen! Dışarıdaki işlerimi bir an önce bitirip eve koşarak dönüyordum ki seni göreyim… Annen de, seni bana armağan ettikten sonra bir kat daha güzelleşmişti; öyle görünüyordu gözüme. Yaşam koşullarımız zordu ama mutluyduk… Gelecek güzel günlere inanıyorduk. Bu inanç bizi ayakta tutuyordu. “Derken, hiç beklenmedik bir şey oldu! “Beklenmedik demek doğru olmaz, hayır. Beklemeliydik… Ülkede yakılan kötülük ateşi bizi de yaktı! Bunu beklememek yanlıştı. “Bazı olaylara adı karışmış bir arkadaşım, evimize geldi bir gün. Okul arkadaşımızdı. Annen de ben de severdik onu. Nikâhımızda bizi yalnız bırakmayan yakın arkadaşlarımızdan… Erol, evet… Aranıyormuş. Gidecek yeri yokmuş. Bize sığındı resmen. Sokağa gönderemezdik. Kaldığı yurda polis baskın yapmış. Oda arkadaşlarının ifadesi alınmış. Bütün sordukları, Erol’la ilgiliymiş. Daha uygun bir yer buluncaya kadar bizde saklanmak istiyordu. Ben ikircikliydim. Kararı annene bıraktım. Çünkü gün boyunca evde olan o’ydu. Annen, ‘Sokağa göndermek, ölüme göndermek anlamına gelir…’ gibi bir laf edince, ben de karşı çıkmadım artık. “Yeni evliyiz. Çocuğumuz yeni doğmuş… İnsan o yaşlarda fazla ayrıntılı düşünemiyor. Başkaları bize ne gözle bakar kaygısı öne geçiyor. “Küçük bir odamız vardı; ileride bebek odası yaparız diyorduk. O odaya Erol yerleşti. Fazla yatağımız yoktu. Yere minderleri serdik, üzerine bir yolluk… Bir yastık, yatak örtüsü olarak kullandığımız bir battaniye… Oldu sana yatak. Perdeyi sıkıca gerdik. Evde ikinci bir kişinin bulunduğu çevrede binmemeliydi. “Erol öğrenci olaylarının içinde, hatta ön saflardaydı hep. Yürekli, gözü kara bir arkadaşımızdı. Ne kadar arkadaşımız da olsa, evimizin içinde aileden olmayan biriyle yaşayacaktık şimdi… Ama onu öyle sokaklara gönderemez, ne halin varsa gör diyemezdik. Kuşkusuz bu, bizim insanlık anlayışımızla bağdaşmazdı. Doğrusu Erol da bize rahatsızlık vermemek için elinden gelen özeni gösteriyordu. Perdeleri kapalı odasından pek çıkmıyor, bütün gün okuyacağı bir şeyler bulup odasına çekiliyordu. “Sabahleyin ben evden çıkarken odasına giriyor, akşamleyin dönünceye kadar kâh okuyor, kâh uyuyor ya da yanından ayırmadığı defterine bir şeyler yazıyordu. Annenden öğrendiğime göre, evin içinde varlığıyla yokluğu hiç belli olmuyormuş… “Kimi akşamlar da Erol’u odasında ziyaret ediyor, birlikte çaylarımızı içerek erkek erkeğe söyleşiyorduk… Erol her fırsatta, evimizi onunla paylaştığımız için minnet duyduğunu, bu dayanışmamızı hiçbir zaman unutmayacağını vurguluyordu. Ben de her defasında ona, ortada minnet duyulacak kadar önemli bir şey olmadığını belirtmek zorunda kalıyordum. “Derken yine hiç beklemediğimiz bir gelişme oldu! Dedim ya kötü zamanlardı… Kötülüğün nereden geleceğini, kimleri vuracağını kimseler bilmiyordu… “Benim de bir dönem yöneticisi olduğum bir dernek kapatılarak ve bütün yöneticileri hakkında dava açıldı! “Şimdi adı bile yabancı gelir size: Üretici Halkla Dayanışma Derneği. Derneğin amacı, kendi toprağını ekip biçen, elde ettiği ürünü yıllardır aracı tüccarlara ucuza kaptıran halkı bilinçlendirerek kooperatifleşmeye yönlendirmekti. Küçük üreticiler kooperatifler kurarak hem kendi emeklerini ucuza kaptırmayacak, hem de tüketici halkın soyulmasını engellemiş olacaklardı… Derneğin çatısı altında toplanan üniversiteli gençler olarak, üreten ve tüketen halkı bilinçlendirme görevini üstlenmiştik. Bu amaçla bazı üretim bölgelerinde üst üste toplantılar düzenledik, konuşmalar yaptık… “Çeşitli oyunlarla bu halka açık toplantılar baltalandı. Bütün toplantılarımızı bazı sivil görevliler izliyor, yapılan konuşmaları banda alıyorlardı. Satın alınmış kimi üreticiler, toplantılarımızı bastı… “Neyse, uzatmayayım: Dernek, zamanla amacını gerçekleştiremez duruma düştü. Bizim iyi niyetli girişimimiz, bir düş olarak kalakaldı. “Şimdi açılan dava, Derneğimizin vaktiyle gerçekleştirdiği o birkaç toplantı yüzündendi. Halkı kurulu düzene karşı ayaklanmakla suçlanıyordu Dernek yöneticileri! “Savcılık talimatıyla iki sivil görevli, çalıştığım avukatlık bürosuna gelerek beni gözaltına aldılar. “Neyse ki o sırada, yanında çalıştığım avukat ağabeyimiz de oradaydı. Gözaltı işlemi yapılırken görevlilerle o muhatap oldu. Sivillerin kimliklerini, nereye götürüldüğümü öğrendi. Karıma haber vermesini istedim. Meraka düşmesindi! “Emniyet’te, yakalanıp getirilmiş birkaç arkadaşım daha olduğunu gördüm... Ertesi gün sorguya alındık sırayla; sonra savcılığa sevk edildik. Savcı hepimizi tutuklayıp cezaevine gönderdi. “Dedim ya, uzun hikâye... Kestirmeden gideyim: Bir süre sonra mahkemeye çıkarıldık. Yargılama sonunda hapis cezasına çarptırıldık. Savunmamızı, itirazlarımızı dikkate bile almadı yargıçlar. Cezamızı tamamlamak üzere, İstanbul’dan uzakta bir cezaevine gönderildik… “Yargılama süresince, yayında çalıştığım avukat ağabey vekilim oldu. Zaman zaman eşimi de yanında getiriyordu görebilmem için. Fırsat bulursak ayaküstü birkaç tümce konuşuyorduk. Fırsat bulamazsak yalnızca göz göze bakışarak özlem gideriyorduk! Tabii ki en fazla seni özlüyordum... Gözaltına alındığım günden beri seni hiç görmemiştim! İlk adım atışını, ilk söylediğin sözcükleri, annenin anlatışından biliyordum yalnızca. Hayalimde canlandırıyordum. “Tabii İstanbul dışında cezamızı çektiğimiz için annen de düzenli gelemiyordu ziyaretime. Onun yerine mektup yazıyorduk karşılıklı. Annenin mektuplarını döne döne okuyordum. O arada annen okulunu bitirmiş, staja başlamıştı. Bense, avukatım aracılığıyla kaydımı dondurmuştum… Cezam bitince kaydımı yeniden yaptırıp derslere kaldığım yerden başlayabilecektim. “Gece gündüz yattığım yerde, dışarı çıkacağım günün düşünü kurarak kendimi avuturken, bir gün annenle Erol ziyaretime geldiler… “Aralarında evlenme kararı almışlar! Onu bildirmeye… “Karımla arkadaşım arasında bir ilişki başlayacağı aklımın ucundan bile geçmemişti. Biri, evladımın anası; öteki zor zamanlarında evime aldığım arkadaşım…” Babam sustu… Babamla birlikte, masamızın çevresinde oturan herkes suskunluğa gömüldü. Ben ne diyeceğimi bilemedim; donakalmıştım öyle! Babam sakin görünüyordu ama sesindeki sitemi anlamamak olanaksızdı. Belli ki yıllar onu olgunlaştırmış, anneme olan kırgınlığının ya da kızgınlığının üzeri örtülmüştü. Yerimden kalktım, gidip babamın boynuna sarıldım, iki yanağından öptüm! Suskunluğa gömülen arkadaşlarının yüzlerinde hüzünlü bir gülümseme belirdi. Babam son sözünü söyleyerek konuyu kapattı: “Şunu anladım ki, cezaevine konulmak insanı yıkmaz. İnsanı yıkan kendi öfkesidir. İhanet karşısında bile öfkemi yenmeyi öğrendim ben… O nedenle kızımın annesiyle zaman zaman uygarca görüştüm… Bu onu hâlâ sevdiğimi göstermez. Sakın aldanma!” Babamı çok seviyordum evet; ama o gün yüreğimde babama olan sevgim iki kat çoğalmıştı! Necati Güngör
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR