Babam / M. Topal
Annenin acısı hiç dinmiyor, her gün kolları böğründe kavuşmuş, başı önüne düşmüş içi kan ağlıyordu.
Annenin acısı hiç dinmiyor, hergün kolları böğründe kavuşmuş, başı önüne düşmüş içi kan ağlıyordu. Aniden ateşlenip çaresizlik içinde kaybettiği oğlu hep gözünün önündeydi. Daha önceleri de ölen çocukları olmuştu. Onların bebek sayılan yaşlarda ki öiümüleri bir yana Mehmetin ondört yaşındaki beklenmedik ani ölümünün acısı tarifsizdi. Ne varki aileye yeni katılan mavi gözlü sarışın lepiska saçlı bebek beş yaşına gelmiş ve ölen abisinin de adını alarak evin tadı-tuzu- neşesi olmuştu. Evdeki kederli ortamın dağılmasını, hiç farkında olmadan sevimliliği ve sakinliği ile bu çocuk başarmaktaydı. Annesine olan bağlılığından ve annenin de bir an için acısına ara vermek istemesinden olsa gerek anne-oğul hep bir arada zaman geçiriyorlardı. Evin yakınındaki koca çınarın kovuğunda annesi ile oturup oyunlar oynayan çocuk aniden dönerek, tüm çocukların sorduğu o soruyu sordu: ’’anne ben nereden geldim?’’ Bu soru karşısında hazırlıksız yakalanan kederli anne etrafına bakınarak ‘’bir gün buralarda dolaşırken seni bu ağacın kovuğunda buldum aldım eve getirdim’’diyebildi. Günler acı tatlı olaylarla geçerken bir gün hava kararmış sarışın mavi gözlü lepiska saçlı çocuğun eve gelmeyerek ortalıktan kaybolması herkesi endişelendirmişti. Anne baba tam çocuğu aramaya çıkacakken evin kapısında beliren çocuğa hep bir ağızdan telaşla ‘’kayboldun sandık korktuk neredeydin?’’ dediklerinde çocuk, tüm saflığı ile "anne beni aldığın ağacın kovuğunda oynuyordum’’ demesinin ardından ortam sakinleşmiş ve herkes gülerek rahat bir nefes almıştı. Tasasız endişelerden uzak annesinin babasının sevgisi ile gün gün büyüyen çocuk için evi ve ailesi güvenli limandı. Ne yazık ki evinin ve çevresinin dışında devam eden savaşlar çöken bir devletin neden olduğu karmaşanın girdabı onu da içine çekecekti. Baba son derece endişeli idi.Çevresinde, ortamın hiç de güvenli olmadığı Rus gemilerinin kıyılara mayınlar bırakarak denizden bombardımana başladıkları konuşuluyordu. Her gün önlerinden gelip geçen doğudan batıya doğru kaçan insanları gördükçe babanın ailesini korumak gerektiğine dair düşünceleri giderek artıyordu.Hayatta kalmak dürtüsüyle göç eden bu insanlar,sıra saygı edep gibi insani özellikleri kaybolmuş sadece iyi ve kötü insanlara dönüşmüşlerdi. Hayvanları ile birlikte aç sefil bakımsız bir vaziyette yürümekte güçlük çeken aralarında kadınlar, yaşlılar,hastalar ve çocuklar da bulunan bu insanlara yapılan yardımlar son derece yetersiz kaldığından yaşanan çaresizliklerin, hastalık ve ölümle sonuçlandığına tanık olmak dayanılmazdı. Nisan ayı geldiğinde Trabzonun Ruslar tarafından ele geçirildiği haberi ulaştığında artık göç etme ve yaklaşan işgalden kaçma vaktinin geldiğine karar verildi. İnşaatı yeni bitmiş evlerini de geride bırakarak yola çıkan ailenin sarışın mavi gözlü lepiska saçlı küçük çocuğu kendisinden beş yaş büyük ablasının elini tutarak yola çıkmıştı.Harşit deresini karşıya geçmek güvenli bölgede olmak anlamında idi. Denizden kayıklarla yapılan seyahat ise varlıklılara ve devlet memurlarına tanınmış ayrıcalık olduğundan büyük çoğunluğu oluşturan yoksul halk için tek seçenek binbir güçlükle karadan yaya olarak gitmekti. O zaman ki adı imparatorluk olan yönetimin , iller ve ilçeler arasında doğru dürüst bir karayolu bulunmadığından ulaşım zorunlu olarak denizden yapılıyordu.Ancak alınan borçlar karşılığında verilen haklar nedeni ile denizden ulaşım da yabancı devletlerin tekeline bırakılmıştı. Bu hakkı kullanan Fransız Paquet firması savaş başladığından bu yana gemilerini Karadenizden çekmiş denizden ulaşım kayıkların üzerine kalmıştı. İstemeyerek yapılan bu yolculuk ancak o zaman ki adı Vona olan Ordu kazasına bağlı Perşembeye ulaşıldığında son bulmuştu. Karadenizde yük ve yolcu taşıyan Paquet firması vapurlarından biri Vona’da içinde bulunulan ortam, küçük bir çocuğun o güne kadar tanık olmadığı ölçüde yabancı insanların oluşturduğu kalabalıktı.Vona çarşısı hep bir ağızdan konuşan ve ne yapacakların bilmeyen çaresiz yabancılarla dolu idi. Böylesi bir ortamda bir an ablasının elini bırakan mavi gözlü sarışın çocuk kaybolmanın telaşı ile önüne çıkan ilk yabancıya ‘’bizim Seheri gördün mü?’’ diyerek yardım istemesinin ardından, ondan gözünü ayırmayan ablası küçük kardeşinin elini tutup, kiraladıkları evlerine doğru hızla kalabalıktan uzaklaştılar. Petersburg ve Moskovada süren grevler ile savaşı ve açlığı protesto eden sokak olaylarının ardından Rusyada iktidar el değiştirmiş yeni yönetim savaştan çekilmiş Trabzonu da boşaltmıştı.Tersine göçün başlaması ile birbuçuk yıl aradan sonra aile, tekrar ayrıldıkları yerlerine dönebilmiş, yıkılan evlerinde oturma olanağı kalmadığından daha yükseklere köylerine çıkmak zorunda kalmışlardı. Yaşamı yeniden oluşturmak, işyerini yeniden açmak zaman ve emek gerektirdiğinden geçen günler son derece sıkıntılıydı. Çarşıda pazarda her şey bulunmadığı gibi yiyeceğin büyük bir kısmı yerel olanaklarla sağlanabiliyordu. Hayatta kalma uğraşı her şeyin önüne geçmiş eğitime de ara verildiğinden sarışın mavi gözlü lepiska saçlı çocuk, gecikmeli olarak okula gitme olanağına kavuşmuştu.İlk öğretmeni ise daha sonraları Erzurum Kongresi'ne Trabzon delegesi olarak katılıp, sekreterlik görevi yapacak olan ve soyadı kanunu ile Ataman soyadını alan Abdullah Hasip Beydi. Abdullah Hasip Ataman Cumhuriyetin ilanıyla yapılan devrimlerin başında gelen eğitim devrimi o zamana kadar arap harfleriyle yapılan eğitimi 1928 yılında, latin harflerine dönüştürdüğünde sarışın mavi gözlü çocuk ortaokuldaydı. Arkadaşları ile birlikte iki hafta gibi kısacık bir zamanda yeni yazıyı öğrenmişlerdi. Artık başka bir dünya vardı. Genç cumhuriyet, tüm olanakları ve ulusa sunduğu nimetlerle başta eğitim olmak üzere her alanda çağdaş dünyayı yakalamak için koşuyordu.Yakalanan rüzgar, Trabzon Lisesi'ndeki öğrenimini tamamlayıp olgunluk (baccalaureat) sınavını başarıyla veren bu genci Ankara Hukuk Fakültesi'ne kadar uçurmuştu. Artık dönüşüm ve değişimin mimarı M. Kemal Atatürk'le başlayan yeni dönem, yurttaşlarının ellerine evreni, insanı, varlığı, maddeyi anlamanın, anlamlandırmanın ve bir ulus olmanın anahtarını vermişti. Atatürk'ün bir Trabzon seyahatinde lisede öğrenci olan bu sarışın mavi gözlü delikanlı, M. Kemal’le göz göze geldiğindeki heyecanını yıllar sonra her on kasım günlerinde Atatürk'ün kendi sesinden yapılan radyo yayınını ayakta dinleyerek yaşıyordu. İnsan, ömrünü tamamlayan bir imparatorluğun tarihten silinerek, modern devlete geçişin yaşandığı bu efsane yıllarda yaşamış olmanın, bu büyük alt-üst oluşa tanıklık etmenin bir ayrıcalık olduğunu düşünmekten kendini alamıyor. Dünyanın neresinde olursa olsun onbinlerce insanın zorunlu olarak ve zorluklarla yaşadığı böylesi bir göç olayı, her zaman toplum biliminin, romanların, sinema filmlerinin konusu olmuştur. Babamın olduğu gibi Trabzonlu ailelerin tamamının da yaşanan bu trajedi ile ilgili nice anıları bulunmaktadır. 1914-1918 yılları arasında yaşanan acı olaylar ve devamı için gerçeklere bağlı kalarak bir sinema filmi yapmak,bir tiyatro eseri sahneye koymak yakın tarihte yaşanan olayları unutmamak için çok önemlidir. Sıradan insanlar için tarih bilinci ancak anekdotlarla kalıcı olarak gelecek kuşaklara aktarılabiliyor. Y. Mimar M. TopaloğluTrabzon ve çevresini bombalayan Rus savaş gemilerinden Mariya
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR