B. Sadık Albayrak’la yeni kitabı “Fırtına İkliminde” üzerine söyleşi
Konuşma: Cengiz Kılçer
“Fırtına İkliminde” kitabı nasıl ve hangi tarihsel zaman aralığında oluştu?
Fırtına İkliminde günceli yazma zorunluluğu içinde ve son iki yıllık bir aralıkta oluştu. Bu kitabı oluşturan eleştirel denemeler, edebiyat ve sanat odaklı şimdiye kadarki ilgi alanımdan çok güncel olaylar ve politikayla zorunlu bir ilişkinin ürünü oldu. Gündemini kendi belirleyen bir kitap değil, 12 yıldır Türkiye’de iktidarı ele geçirmiş karşıdevrimci bir partinin yıkıcı politikalarının sonuçlarını anlamaya ve anlatmaya çalışan, sanattan çok hayatın dilini konuşmaya çalışan bir kitap oldu. O nedenle hemen yaşadıklarımızla içli dışlı, edebiyatı ve sanatı bu yaşananlara ışık tuttuğu ölçüde değerlendiren, çok somut ve yakından, daha genel ve tarihsele uzanan bir çözümleme denemesi diyebiliriz.
Birbirinden bağımsız yazılmış bu eleştirel denemeleri bir araya getirdiğimde, 12 yıllık AKP diktatörlüğünün, insani ve kültürel anlamda yaptıklarının ve hedeflediklerinin bir dökümünü çıkarttığını gördüm. Bu toplumsal yıkımın sonunu ise, görkemli Haziran Ayaklanması haber verdi. 2013 Haziran Türkiye’si yalnızca 12 yıllık AKP diktatörlüğünün sonunu değil, 34 yıllık 12 Eylül Darbesi’nin sonunu getirecek, yeni bir Türkiye’nin umudunu somutladı. Kitap, Gezi Kalkışması’yla ilişkili saptamalarla başlıyor ve öncesine dönüyor. Fırtına İkliminde bu anlamda şimdiden yeni bir milada dönüşen Haziran Ayaklanması’nın yarattığı atmosferi ortaya koymaya çalışıyor. Yıkımı gösterirken, direnişi de vurguluyor. Karşıdevrimi anlatırken, dünün ve yarının devrimlerinin soluğunu da duyurmaya çalışıyor. “Bu daha başlangıç!” diyen umudu ve öfkeyi ortaya koymayı deniyor.
“Fırtına İkliminde”yi daha önceki yayınladığınız kitaplarınızdan yani: İnsan arayışı (İnsancıl Yayınları, 1992), Gül olan toprak (Toplumsal Dönüşüm 1997), Düşkıranlar: Tekelci burjuva kültürü üzerine incelemeler (Ceylan Yayınları 2000), Kopuş sahneleri (Donkişot Yayınları 2002), Noterler ve edebiyat (Papirüs Yayınevi 2005) gibi kitaplardan ayıran ne
Benim yazarlık çalışmam, eleştiri ağırlıklıdır. Sinemadan edebiyata, kapitalist kültürün metalaştırıcı ilişkilerine yoğunlaşan bir eleştiri çabası içindeyim. Önceki kitaplarımda bu sanat-edebiyat eleştirisi belirleyicidir. Fırtına İkliminde’nin bunlardan ayrılığı, ilk sorunuzu cevaplarken de belirttiğim gibi, nesnesinin giderek güncel olaylara, politikaya, kaydığı bir eleştiri olmasıdır. Bu nedenle deneme özelliği daha belirgin, güncellikle içlidışlı bir kitap ortaya çıktı. 1990’ların başında eleştiri yazmaya başladığımda, dünyada karşıdevrim zafer çığlıkları atıyordu. Sovyet sosyalizmi çözülmüş, Demokratik Almanya ilhak edilmiş, Romanya’da kanlı bir karşıdevrim olmuş, Çekoslovakya parçalanmıştı. Bu süreçte Yugoslavya diye bir ülke kalmadı. Bu karşıdevrim sürecinde her türlü burjuva felsefesi ve edebiyatı üzerimize boca ediliyordu. Bizde bu daha önce, 12 Eylül’le başlamıştı, Yalçın Küçük’ün özlü deyişiyle “Küfür Romanları”na maruz kalmıştık. Bu dönemde edebiyat ve sanat eleştirisi karşıdevrime karşı bir direniş kanalı oldu benim için. Tarih bilinciyle bakınca, gerçekçilik karşıtı bu edebiyat, sanat ve felsefeyi kabul etmek mümkün değildi. İnsanlığı, kapitalist sömürüyü meşrulaştıran bir sanat ve edebiyata, meta kültürüne hapsetmeye çalışan, toplumsal örgütlenme ve kurtuluşun imkânsız olduğu fikrini aşılayan bu kültüre karşı eleştirel bir mücadelenin parçası olmaya çalıştım. Andığınız kitaplar bu sürecin içinde ortaya çıktı. Yeni kuşaklar bilmez, 1992 yılında İnsancıl dergisinin kapağında gerçekçilik karşıtı yazarların bir listesini yapmış ve üstlerine kırmızı bir kuşak atarak “GEÇERSİZDİR” yazmıştık. Karşıdevrim rüzgârları karşısında gerçekçi edebiyat ve sanata sarılarak direnmeye çalışıyorduk. Nâzım Hikmet’in 1929’da Resimli Ay dergisinde yaptığı “Putları Yıkıyoruz!” kampanyasından ilham alarak, sistemin yazarlarının fotoğrafını kapağa taşıyor ve üzerlerine çarpı çekiyorduk. Dönemin gerçekçilik karşıtı rüzgârına bodoslama direniyorduk. Tartışma başlattık; o zaman kimi terbiyeli solcular da bize karşı çıktılar. Yazar fotoğraflarına çarpı atmak yakışıksız kaçıyormuş. Bunların çoğu şimdinin sol liberali ve akilleri oldular. Bir ideoloji alanı olarak edebiyat, toplumsal süreçlere alabildiğine duyarlıdır. Baskı ve gericilik dönemleri edebiyatta da yankısını bulur. 90’lı yıllar edebiyatta büyük bir gericileşme, ticarileşme dönemidir. Sermaye yazarları, dergileri, yayınevleri, örgütleri bir şebeke gibi hareket ettiler, edebiyatta sistemi sorgulayıcı, eleştirel, gerçekçi damarı geri plana düşürdüler. Sermaye yayıncılığının gücüyle piyasa yazarları ve seçiciliği kalmayan bir okur yarattılar. Bizim eleştirel müdahalemiz, ne yazık ki, bu ortamda belirleyici olamadı. Sanıyorum, eleştirinin verimli olabilmesi için yalnızca olumsuzu değil, 19. Yüzyıl gerçekçi Rus eleştirisinde olduğu gibi, olumlu örnekleri de gösterme şansına kavuşması gerekir. Bizde ise, son 30 yıllık dönemde, edebiyatımızın yüz yıldır belirleyici çizgisi gerçekçilik alabildiğine geriye itilmiştir. Burjuva ideologları onları küçümseyen yeni edebiyat tarihleri yazdılar. Yüz yıldır hasret duydukları küçük burjuva yazarlara, sermaye düzeninin ve kültürünün methiyecilerine kavuştular. Fırtına İkliminde, edebiyat ve sanattan çok politik konulara, Gezi Kalkışması’na eğilişiyle benim önceki çalışmalarımdan ayrılıyor, demiştim, sanıyorum, bu yeni bir dönemin, devrimci bir dönemin açılıyor oluşuyla da ilgili. Karşıdevrime edebiyat cephesinden direniş yeterli olmuyor, devrimci rüzgârlar bizi sokağa, hayatın cephesine çağırıyor. Buradan toplumsal yanı güçlü yeni bir edebiyat doğacağına inanıyorum.
Yani Haziran Direnişi’nin (neredeyse uzun zamandır décadence halinde olan) kültür/sanat/edebiyat ortamında direnme, boyun eğmeme gibi bir etkisinden bahsedebilir miyiz?
Haziran Ayaklanmasında somutlanan toplumsal gerçek tam da bunu yapacaktır. Boyun eğmeyen, başkaldıran bir halk gerçeğinin edebiyatta da yansıması olacaktır. Bunu en iyi gösteren edebiyat tarihlerinden biri de bizimkidir. Edebiyat akımlarının doğuşlarına bakın, toplumsal gerçek, siyasi atmosfer yazılan romanı, şiiri, hikâyeyi belirlemiştir. Elbette, tarihsellik karşıtı bir edebiyat anlayışıyla bakanlar bunu inkâr edeceklerdir. Onlara göre edebiyatta tarih ve toplum üstü temalar, kavramlar vardır ve onların kalıcı edebiyatını yapanlar vardır; sanatsal yaratıcılık, üstün yetenekli dehaların eseridir. Yıllardır, estetiğin her çağda geçerli mutlak ölçütleri ve kategorileri olduğunu tekrarlayıp duruyorlar. Bunun yanlışlığını göstermek için çok uzağa gitmeye gerek yok, 1960’tan önceki ve sonraki şiirimizi karşılaştırın, aradaki büyük değişmeyi göreceksiniz. Ahmet Mithat Efendi’nin Servet-i Fünun’culara yönelttiği “Dekadan” eleştirisini saymazsak, edebiyatımızda dekadan, çöküş dönemi dediğimiz süreci 12 Eylül 1980 darbesiyle başlatabiliriz. Bunu küçük burjuva edebiyat eleştirmenleri de kabul ediyorlar. Şiir, 1970’lerde çekimine kapıldığı politikanın, yani sosyalist politikanın etkisinden özgürleşti diyorlar. Bu “özgürleşmenin” nasıl bir sonuç ürettiğini 1980’lerde ve 90’larda yazılan sayfalar dolusu, rüya benzeri anlamsız şiirden görebiliriz. Haziran Ayaklanması, ilk elde bu şiirin sonunu getirecektir. Çünkü her alanda toplumsallığı ve dayanışmayı davet eden bu isyana katılanlar, küçük burjuvaların sayıklamalarından ibaret bir şiire dönüp bakmayacaklardır. Kaldırımlara, duvarlara, tek kişilik pankartlara yazılanlara bakarsanız, yeni şiirin, direnişin içinden doğan yaratıcı dizelerini görebilirsiniz. Behzat Ç. Ankara Yanıyor filminde, sinemanın değişiminin ipuçlarını bulabilirsiniz. Bunun romanı, hikâyesi, destanı da yazılacaktır. Kapitalizmin bir üretim aracına indirdiği insanın, toplumsallaşma, dayanışma, kardeşleşme başkaldırısına paralel bir edebiyat çıkacaktır.
Tarihte ilerleme, olgular ile değerlerin karşılıklı bağımlılığı ve etkileşimi ile meydana geliyor. Siz kitabınızda Haziran Direnişini irdelerken Yakup Kadri, Falih Rıfkı Atay, Reşat Nuri Güntekin, gibi birçok yazarların yapıtlarından da günümüzü okumaya çalıştığınız görülüyor ne dersiniz?
Ne yazık ki tarihsel olarak devrini doldurmuş kapitalizmin, toplumun her hücresine yayılan emperyalist devlet örgütlenmesiyle, insanlığın büyük acıları ve kayıpları pahasına ayakta kalmayı sürdürmesi, insanlığın kültürel gelişimini ve zenginliğini de önlüyor. Çıkışsızlık, bunalım, umutsuzluk felsefesi ve edebiyatı buradan çıkıyor. Biz topluma tarihsel materyalist bir gözle baktığımız için, bugünün geçmiş ve gelecek arasında akan bir gerçeklik olduğunu kavradığımızdan edebi birikimi de bu çerçevede değerlendiriyoruz. Bugün Türkiye, devrimci durum içindedir. Bu devrimci duruma göre hareket edecek toplumsal dinamikler, ders almak ve öğrenmek için tarihe bakarlar. Tarihin ve toplumun en iyi kaynaklarından biri de geçmişte yazılan edebiyattır. Sovyet devriminin ve onunla etkileşim içinde Cumhuriyet devriminin havasını ben en iyi klasik, gerçekçi romanlarda buluyorum. Bugünün devrimci havasını zenginleştirmek için bu havayı duyuran kitapları okumakta yarar görüyorum. Yakup Kadri’nin Ankara romanında yer alan şu cümleyi kaç yerde tekrarladım, bilmiyorum: “Hiçbir ilaç, hiçbir kür, yaratıcı bir inkılâp heyecanı içinde yaşayan bir memleketin havası kadar insana sıhhat ve şifa veremez.” Haziran 2013’te, gaz bulutlarına, toma kimyasallarına aldırmadan meydanları zapteden halkın havasında bu şifalı hava yok muydu? Bugün hırsızlığı, yolsuzluğu ortalığa saçılmış AKP iktidarını süpürecek ve Türkiye’yi yeniden kuracak hava, yüz yıl önceki devrimlerin eksiklerini ve yanlışlarını aşarak, emekçi bir cumhuriyeti getirecek devrimci hava bu şifalı halk havasıdır.
Kitabınızın bölüm başlıklarından birinin adı da “Karşıdevrime sanatla direniş”. AKP hükümeti, kültür ve sanat alanlarına da kıyıcı, yıkıcı, yok edici, kurutucu bir tutumla saldırmakta ısrar ediyor. Örgütsüz, partisiz bir direniş mümkün mü?
Türkiye’de karşıdevrim uzun bir sürece yayıldı. 1946’da ABD güdümüne girişle başladı diyebiliriz. Enver Gökçe’nin bir şiirinde, “Kore dağlarında tabakam kaldı / mapus damlarında özgürlüğüm” dizeleriyle çok özlü bir biçimde söylediği gibi, Türkiye aydını da edebiyatıyla, sanatıyla bu karşıdevrime yılmadan direnmiştir. Türkiye’yi sosyalist bir toplumsallığa taşımak için mücadele etmiştir. AKP iktidarı, karşıdevrimin son ve yıkıcı aşaması olmuştur. Bugün artık burjuva anlamda bile Cumhuriyetten hiçbir iz bırakılmamıştır. En başta hukuk düzeni, günün deyimiyle söylersek, sıfırlanmıştır. Ortaya serilen hırsızlığı yargılayacak bir mahkeme yoktur. Alınmış mahkeme kararlarını uygulayacak hiçbir güç olmadığı için, Atatürk Orman Çiftliği’nde yapımı mahkeme kararıyla iptal edilen “Aksaray”ın inşaatı sürmekte ve şef, Sol gazetesinin manşetinde çok güzel vurguladığı gibi, halkı yeni bir isyana davet etmektedir. Cumhuriyetin bütün kültür ve sanat yapıları yıkılmıştır. En son kalanların, senfoni orkestralarının, opera ve balenin, devlet tiyatrosunun tasfiyesi için “tuzak”lar tezgâhlanmaktadır. Sanatçılar kendi varlık koşullarını ortadan kaldıran bu saldırıya direniyorlar. Gezi öncesinde, Emek sinemasını savunurken, öncü polis gazlarını onlar tattılar. AKP’nin karşıdevrimin finalini oynaması, dinci ideolojisinin kindar niteliğinden güç alıyor. Bağımsız, özgür, yaratıcı hiçbir insani etkinliğe imkân tanımayan bir politika izliyorlar. Mehmet Aksoy’un insanlık anıtını tekbir sesleriyle doğrarken gördük bu kini. Beş yıldan uzun zamandır, Taksim meydanında kilitlenmiş, polis karakoluna çevrilmiş AKM’de somutlanıyor bu kin ve yıkıcılık. Aydın sanatçılarımız bütün bu politikalara karşı direniyorlar. Elbette bu direnişin sonuç alıcı olması için daha örgütlü olması ve emekçi sınıfın partisiyle ortaklıklar kurması gerekiyor. Eğer varolan düzen emekçileri sıfırlayan bir diktatörlük olmuşsa, sanatı ve sanatçıları sıfırlamak, şehirleri beton çölleri, meydanları AVM hapishaneleriyle kuşatmak, yaşamsal her şeye saldırmak haline gelmişse, bizim de bu kapitalist düzeni sıfırlamaktan başka çaremiz yoktur. Yeni ve emekçileri her yönden zenginleştirecek bir Türkiye ancak bu sıfırın üzerinde kurulabilir. AKP’nin karşıdevrimin finalini oynamasının bize tarihsel olarak sunduğu bu şansı kullanmak için, örgütlü olmak, partili mücadeleye katılmak herkes için elzemdir. Devrimin dili, örgütlü olmakla kazanılır. Yoksa Bedri Rahmi’nin “Üç dil” şiirindeki, “otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğu” olmaya devam ederiz. Bu cennet Anadolu topraklarında emperyalist kapitalizmin cehenneminde mahkûm olmayı sürdürürüz. Haziran’ın “bu daha başlangıç” dersini ben şöyle özetliyorum: “Fırtına ikliminde devrim gündemdedir ve geleceği, emekçilere yakışan bir Türkiye’yi ve insanlığı arıyoruz.”
(Sol Kitap Eki, 12 Mart 2014, Çarşamba)
YORUMLAR