Aziz Nesin'e yapılmış iftiralar
Onlar bir başka kuşak yazarlardı. Aydınlanmacıydılar. İçinden geldikleri yoksul halk için hep görev duygusu taşıyorlardı. Bugünün 'Nobel' bile almış yazarlarının felsefesi gibi 'Eğlenceli şeyler... Oyuncaklı şeyler...' değildi yazmak istedikleri. Eğlendiriyorlardı, 'keyif' veriyorlardı ama bu gerçeğ...
1967 yılının 4 Temmuz Salı günü saat 6:30'da, bir minibus, Kadıköy Feneryolu Hatboyu No: 12 adresindeki ahşap evin kapısında durdu. Telsizlerin ürkütücü hışırtısı arasında yedi sivil polis eve girdi. Bir kaç gün önce (25 Mayıs 1967) Moskova'daki "Yazarlar Kongresi"ne katılıp dönen ünlü yazar Aziz Nesin'in bütün kitapları, belgeleri dört saat boyunca arandı; hoyrat ellerce çuvallara kondu; yazarıyla birlikte Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü. Aziz Nesin otuz altı saat nezarette kaldı. Yedi buçuk saat aralıksız sorgulandı. Varlığıyla yokluğu belli olmayan uydurma bir muhbir, Emniyet Müdürlüğüne şöyle bir ihbarda bulunmuştu: "(...) Aziz Nesin'in, son Rusya dönüşünde bavulunda yasak matbua ile birlikte Türkiye Komünist Partisi'ne ait bazı dökümanların Sirkeci'de muayenede gümrük memurlarınca yakalandığında, mahvolacağından korktuğunu söylediğini öğrendim. Bir vatan haini olan bu adam hakkında duyduklarımı size intikal ettirmeyi bir vatan borcu sayıyorum." Polisin Aziz Nesin'in evinde bulup servis ettiği fotoğraf, gazetelerin birinci sayfasındaydı. Aziz Nesin, Rusya'da (levhada Lenin'in mezarı olduğu yazılan) bir mezara çelenk koyuyordu! Sağcı basın büyük bir vaveyla kopardı: "Gizli Komünist Partisi'ne Ait Vesikalar Ele Geçti!" (Dünya), "Şifreli Mektuplar ve Ses Bantları Bulundu!" (Yeni İstanbul), "Polis Bütün Yurtta Komünist Avına Başladı!" (Sabah). Olay, Türk sağının önemli kuramcılarından ve uygulayıcılarından, (her!) dönemin İçişleri Bakanı Faruk Sükan'ın düzenlediği çirkin bir polis oyunuydu. Aziz Nesin, bu olayı, öncesi ve sonrasıyla, Poliste adlı kitabında gelecek kuşaklara ders olsun diye ayrıntılarıyla yazar. Bu olayda beni en çok etkileyen ve hala kabul edemediğim en acı sahneyi Aziz Nesin şöyle anlatıyor: "(...) Sorgumda bulunan ve söylediklerimi yazdıran –beni eskiden de tanırmış– polis, birkaç kere gelip: - Hazırlanın gideceğiz… dedi. Yanımda iki genç polisle kapıdan çıkarken, bana öğütte bulunuyor: - Çocuklarını iyi yetiştir! Bakıyorum yüzüne... - Sen de çocuklarını iyi yetiştir! diyorum. Karşılıklı bu birer cümlelik diyalogumuz, dünyanın en büyük trajikomik sahnelerinden biridir bence. (...)" ONLAR BAŞKA KUŞAKTI Onlar bir başka kuşak yazarlardı. Aydınlanmacıydılar. İçinden geldikleri yoksul halk için hep görev duygusu taşıyorlardı. Bugünün “Nobel” bile almış yazarlarının felsefesi gibi "Eğlenceli şeyler... Oyuncaklı şeyler..." değildi yazmak istedikleri. Eğlendiriyorlardı, "keyif" veriyorlardı ama bu gerçeği öğrenmenin, sarsılmanın verdiği hazdı. Okur şrak şrak diye tokatı yiyordu her sayfayı çevirdiğinde. Tek dertleri halkı aydınlatmaktı. Çocuklarımızın daha güzel, daha adil, daha rahat bir dünya ve ülkede yaşam sürmelerine yardımcı olmaktı. Yusuf Ziya Ortaç, Bizim Yokuş adlı kitabında Aziz Nesin'le ilgili çok önemli bilgiler verir. Akbaba adlı mizah dergisi çıkaran ve dergisinden onlarca ünlü yazar "geçmiş" olan Ortaç, Aziz Nesin'i yere göğe sığdıramaz. Akbaba'nın sekreterlerinden “Meral”le, 6-7 Eylül olayları yüzünden tutuklanmış Aziz Nesin'in, telörgülerin arkasında, taksitle alınmış bir yüzükle nasıl nişanlandıklarını anlatır. Ahmet Yıldız Aziz Nesin'le (1992, Çatalca) Fotoğraf: Gürsel Korat 1980’li yıllarda Aziz Nesin, Kenan Evren'in baş belasıdır. Darbecilerin yaptıklarının her birinin, Türk toplumunun tüm kazanımlarına, bu yoksul halkın iyi olarak yarattığı –pek az da olsa!– tüm güzelliklere karşı işlenmiş bir suç olarak görür. Artık, "Yönetimimizi, ellerine bıraktığımız iyi niyetli aptallarla kötü niyetli alçaklar bizi kuşatan karanlık balçığını her gün artırmakta ve koyulaştırmaktadır." Aziz Nesin, "demokrat"lık hastalığına bulaşmış diğer solculardan çok başka düşüncedeydi. Bu solcular, Özal iktidarının kurduğu tuzağa elbirliğiyle, sazan gibi atlamıştı: “Ne güzel, 141-142 kalkacak”tı! Bunun yanında dini politikaya alet etmeyi engelleyen 163. madde de birlikte kalkıversindi! Özal, Sovyetler Birliği'nin çöktüğünü, komünistlerin bir tehlike olmadığını biliyordu. Onun derdi 163. Maddeyi kaldırmaktı. O gürültü içinde yalnızca Prof. Dr. Muammer Aksoy ve Aziz Nesin bu tehlikeyi görmüş ve seslerini yükseltmişlerdi. Bugün gelinen noktada görüyoruz ki haklı çıktılar: 141-142. Madde kalktı ama sol düşünce, bırakalım bir adım ilerlemeyi, tarihindeki en büyük gerilemeyi yaşadı. Oysa 163. Madde kalkınca, dinsel gericilik, dini politikaya alet edip halkı kandırma politikaları sular seller gibi Türkiye'nin üzerine yürüdü. Aziz Nesin, gerçek aydın olmanın, yazar olmanın en önemli özelliği olan "önbilici"lik niteliğine sahipti. "Aydın, gözünde dürbün ve elinde büyüteç varmış gibi ileriye, uzağa ve geleceğe bakar." diye yazıyordu Bir Tutam Aydınlık'ta. Kitabın ilk ve en önemli bölümünün başlığı, bugün bizim "es" geçtiğimiz, unuttuğumuz kavramlardan oluşuyordu: "Gericilik, Yobazlık, Bağnazlık ve Köktendincilik Üstüne Uyarılar"! Seksenli yıllardan sonar Türk aydını, en büyük hatayı, "ilericilik" kavramını kullanmayı unutmakla işledi. Böylece "gericilik" kavramına etiyle buduyla yol açıldı. Kenan Evren'in sayısız suçlarının arasında iki büyük suçu vardı: 1- Din derslerini zorunlu hale getirmesi, 2- Resmi dilden başka dille konuşmayı, pazarda kahvede köyde Kürtçe konuşmayı (eğitimi, yazmayı demiyorum) yasaklamasıydı. İki tehlikeli akım da Türkiye’nin demokratik kazanımlarının kökünü kurutacak denli güçlendiler. Bu iki suç, bugün Türkiye’yi uçurumun eşiğine getirmiş, Türkiye, kendisini vareden maddi ve manevi tüm kurum ve kuruluşları tek tek kaybetmeye başlamıştır. Başka ne yapsaydı Aziz Nesin? Satış rakamları 10 milyonu geçen onlarca kitap yazdı. Dünyada, kendi alanında en büyük ödüllerin tümünü kazandı. Öner Yağcı'nın 1997'de yazdığı rakamlarla 35 ülkede 40 dilde 180 kitabı basıldı. Türkiye'yi, Türkçe'yi Dünyaya onurla ve gururla tanıttı. Olmadı, Türkiye Yazarlar Sendikası, İnsan Hakları Derneği, Türk-Yunan Dostluk Derneği gibi örgütler kurdu, Ekin-Bilar’ın kuruluşuna katıldı, başkanı oldu. Aydınlar Dilekçesi'ni hazırladı, Nazım Hikmet Vakfı'nın kuruluşuna çalıştı, Kenan Evren'i mahkemeye verdi, Demokrasi İzleme Komitesi'ni kurdu. Uğur Mumcu'nun yazdığı gibi, "Gözyaşlarından kahkahalar süzen..." bir yazar olarak yazdı, konuştu, koştu. Hep izlendi, hapis edildi, nezarete atıldı. “Gerici yobaz”ların gözünde hep "Asılacak adam!" oldu. İonesco'nun ünlü oyunu gibi, "Gergedanlaşıyoruz" adlı yazısında, "Ey halk, ey halkın yol göstericisi, yol açıcısı aydınlar! Üzerinize ölü toprağı serpilmiş değil, öz kendiniz ölmüşsünüz?" diye yazdı. Beni en çok etkileyen olaylardan biri, Aziz Nesin 1967'de gözaltına alınınca, olayı duyan Nesin'in Almanca çevirmeni Prof. Herbert Melzig'in savcılığa yazdığı yazıdır: "(...) Doğu Almanya'da üç hafta Aziz Nesin'e mihmandarlık yaptım. Türk milleti ve Türkiye hükümeti onunla iftihar etmelidir. 1965 yılında Weimar şehrindeki bir yazarlar toplantısında resmikabulde Romanyalı bir yazar Türkiye hakkında küçültücü laf söyledi. Bunun üzerine Aziz Nesin hemen toplantıyı terk etti. Kültür Bakanına el bile vermedi. Buna benzer olaylar çok oldu. Şiller ve Göte abidesine Türk bayrağı ile süslü bir çelenk usulen kondu. Aziz Bey'in bayrağın önünde ağladığını gördüm. 1965 yılında Patrik'in sekreteri metropolit Emilyanus burada Türkiye'ye iftira etti. Aziz Nesin aynı tepkiyi gösterdi, Kıbrıs Türküne sahip çıktı.(..)" Onu bir Temmuz günü (6 Temmuz 1995) kaybettik. "Bırakırken" adlı şiirinin son dizeleri şöyleydi: "Öyle bir yerine geldim ki yaşamın / Hiç bir şey kendim için değilmiş anladım / Dünya beni bırakırken yazamadıklarım benimle ölüyor / Ama sizindir bütün söyleyip yazdıklarım." (Not: Sağcı gazetelerin birinci sayfasında basılan, çelenk koyarken suçlandığı fotoğraftaki mezar, gerçekte, büyük Azeri şairi Mirza Alekber Sabir'indir. Kaldı ki Aziz Nesin, Lenin'in mezarına da rahatlıkla çelenk koyabileceğini polislerin yüzüne söylemiştir!) Ahmet Yıldız
Gerçek Edebiyat
YORUMLAR