Ayşegül Tözeren tipi eleştirmenlik veya edebiyatta eleştirisizliğin eleştirel tahkimi / Alper Erdik
Eleştirmen ve şair Ayşegül Tözeren’in, Nisan 2018’de Manos’tan yayımlanan ve pek çoğunu daha önce çeşitli dergilerde okuduğumuz deneme-makalelerinden oluşan kitabı Edebiyatta Eleştirinin Özeleştirisi, ülkemizdeki eleştiri geleneğine veya yöntemlerine yönelik yapısal ve doğrudan değerlendirmelerle bu...
Eleştirmen ve şair Ayşegül Tözeren’in, Nisan 2018’de Manos’tan yayımlanan ve pek çoğunu daha önce çeşitli dergilerde okuduğumuz deneme-makalelerinden oluşan kitabı Edebiyatta Eleştirinin Özeleştirisi, ülkemizdeki eleştiri geleneğine veya yöntemlerine yönelik yapısal ve doğrudan değerlendirmelerle bunları aşma ve değiştirme "iddia"sı bakımından oldukça dikkat çeken bir çalışma. Edebiyatımızın selfie’si gibi güncel ve kimseyi dışarıda bırakmayan bir kabullenişle teşkil edilmesi açısından da bir hayli samimi. Bununla birlikte, Türk edebiyatını kemiren, tüketen, bitiren, niteliksizleştiren temel akım ve bunların taşıyıcılarına esaslı hiçbir itiraz içermemesi açısından da işlevsiz. Çalışmayla ilgili, EK’te yayımlananlar da dâhil, hiçbir olumsuz yazı görmedim; kitabın, hem Hürriyet’in, HaberTürk’ün hem de solda bulunan kişilerin takip ettiği hemen hemen tüm mecraların olumlu anlamda alakası ile karşılaşması bence biraz düşündürücü. Dolayısı ile yapıtla ilgili birkaç karşı yorumu bir yerlere not etmekte fayda var: Tözeren, altı bölüm, altı ayrı içerikle oluşturduğu kitabına, ülkemizdeki eleştiriyi eleştirerek başlıyor. Kuruculardan, hatta kurucu diyebileceğimiz Fethi Naci ve ardıllarından yola çıkarak, bu çizginin yapıttan ziyade dil eleştirisi üzerinden şekillendiğini; buna mensup olanların, edebiyat öğretmeni titizliğiyle, eserlerdeki anlatım bozukluğu, yazım yanlışlarının tespiti ile yetinerek, asıl amacı göz ardı ettiklerini söylüyor. Buradaki temel tez, daha geniş tartışılabilir elbette; ama "yazıyor" olma iddiasındaki kişilerin, yani yazarların "yazamama"sı başlı başına bir sorun değil midir? Tahsin Yücel’in, Kara Kitap üzerinden, Orhan Pamuk’un yazmayı bilmediğini gösterdiği eleştiri metni bu konu için önemli bir örnektir, diye düşünüyorum. Tözeren’in, Hüseyin Cöntürk’ten mülhem bugüne taşıdığı bu tartışma, bir yanıyla dil devrimi yapmaya çalışan genç Cumhuriyet’in kültür politikalarına negatif göndermeler taşırken; öte yandan dilin kötü, anlatının "iyi" olabileceğine göz kırpan postmodern teorilere de olumlu anlamda kapı aralıyor. Zaten, edebiyatın ve edebiyat eleştirisinin merkezde olduğu bir kitapta, postmodernitenin mevcut bataklığa etkisinin tek bir kez dile getirilmemesi de gerçekten hayret verici. Yazar, ilerleyen bölümlerde, daha çok öyküler ve öykücüler üzerinden izlediği Türk edebiyatının, (Tözeren, Türkiye edebiyatı diyor elbette; çünkü Türk edebiyatı derse, kendisine ezen ulus şovenisti derler!) seksenler ve doksanlardaki durumunu analiz ediyor. Postmodernist edebiyat anlayışı, yazar tarafından, üzeri örtülü biçimde olumlanmaya devam ediyor. Kitabın doksanlarla ilgili kısmına gelindiğindeyse, eleştirmen bu kez kendisinin toplumcu iddiasında bir kişi olduğunu hatırlıyor. Can Kozanoğlu’nun sosyoloji tespitleri, edebiyatçıların televizyon çağındaki durumlarına aktarılıyor. Yeni dönemin, "görünen"ler ve "gösterilen"ler üzerinden şekillendiği, güncel edebiyatın da istisnalar dışında, bunlara yoğunlaştığı söyleniyor. Doğrudan alıyorum: Kürtler, Ermeniler, Rumlar metinlere giremiyordu, diye şikâyet ediyor. Ancak feminizm ve ekolojinin sahneye çıktığı ve bunların “eski muhalefet biçimleri”nin yerini yavaş yavaş almaya başladığı da büyük bir sevinçle söyleniyor! İki binlere taşınacak ve doğru biçimde idrak edilemediğinden solu kimlikçiliğe mahkûm edecek filizlenmeler, iştahla kutsanıyor. Kitap birkaç sayfa daha sürse, herhalde Lenin ve proletarya diktatörlüğü eleştirileri gündeme gelecek. Dördüncü bölüm, ödüllü mahkûm yazar Murat Saat’in ve F Tipi hapishanelere ilişkin öykü kitaplarının konu edildiği iki makale ve asıl olarak da Tözeren’in, Diyarbakır’da duyduğu ve çok çok hoşuna giden “müebbet edebiyatı” şeklinde bir kavramsallaştırma önerisinin konu edildiği yazıdan oluşuyor. Eleştirmen, burada, kitabın temasına ancak yardımcı olabilecek bir izlekle; Pkk üyesi üç kişinin, (Mahmut Yamalak, Mahmut Baran, Rojbin Perişan) cezaevinde yazma maceralarına odaklanıyor. Edebiyatın, yazarı geleceğe taşıma, onun için bir sonsuzluk yaratma işlevine sahip olduğunu ve bunun da bu üç Pkk mensubunun yazma uğraşıyla örtüştüğünü anlatıyor. Tabii ki de bu örgütün ismini telaffuz etme gereği duymayan Ayşegül Tözeren, ne kadar da duyarlı ve insani yönü ağır basan bir aydın olduğunu, bütün okurlarına bir kez daha hatırlatıyor(!). Kitabın beşinci bölümünde, iki binlerin öyküsüne değinen eleştirmen, merkezine Gezi’yi koyduğu makalesinde, Gezi’de ortaya çıktığını iddia ettiği kadın ve LBGTİ odaklı dile değiniyor. Gezi’yle ilgili kaleme alınan ama kadın ve LBGTİ perspektifinden uzak öykülerin Gezi ruhuna da uygun olmadığını anlatıyor. O dönemki duvar yazılarının edebiyatı zorladığını ve artık bir şeylerin değişmesi gerektiğini söyleyen Tözeren, o duvar yazılarındaki apolitik ironiyi, solun geleneksel değerlerinin tahrifini falan elbette umursamıyor. Gezi’nin ardından pek fazlalaşan seri üretim kültürel metaların, kadın bedeni üzerinden türetilen küfürler içermemesi (Bu elbette iyi bir şeydir; ama konumuz bu değil.) bunları yazarın terazisinde oldukça değerli kılıyor. ABD’den ithal ve bir ifrazata dönüşen ve "eril dil"in yeniden ve daha korkunç biçimde üretilmesine vesile olan "#metoo tipi" muhaliflik (Bakınız: Aslı Tohumcu olayı) eleştirmene yetip de artıyor. Sonrasında, sıra, Tözeren’in övgülerine mazhar olan öykücülerin, gerekçeler de sunularak sıralanmasına geliyor. Hesapta solda görünen ama ülkemizde ana akım olan ve edebiyatımızı ele geçiren çetevari yayınevlerinin, üzerimize boca ettiği ve bize zorla okuttuğu yazarlar, büyük bir coşkuyla sıralanıyor: Seray Şahiner, Sinan Sülün, Türker Ayyıldız, Melike Uzun, Çağnam Erkmen, Bedri Vardarlılar, Birgül Oğuz, Yavuz Ekinci, Sibel Öz… Bir eleştirmenin, bu kadar çok kişiyi, hiçbir eleştiri şerhi düşmeden okura sunması elbette tuhaf; ama bu eleştirmenin, okunası dediği yazarların neredeyse tümünün edebiyat piyasasında zaten çok bilinir, çok satılır olması daha da tuhaf değil mi? Kitabın son bölümünde, nihayet, Ayşegül Tözeren’in birkaç eleştiri metni de bulunuyor. Ancak eleştirmen, burada gerçek hiçbir risk almıyor; olsa da olur olmasa da olur, birkaç şey söylüyor. Bedrettin Cömert’e atıfta bulunarak dile getirdiği, kendi mahallesine söz söylememe eylemi yazarın bu bölümdeki tercihlerinde somutlaşıyor. Orhan Kemal Roman Ödülü’nü, dili, anlatımı, üslubu ve hatta yazdığı kitabın türü ile bile hak etmeyerek alan, edebiyat lobilerinin bayıldığı Seray Şahiner’e tek olumsuz laf edemiyor; ama ucuzluğu herkesin malumu olan Ali Lidar’a sayfalar ayırıyor. Lidar’a yönelik keskin tespitlerini temellendirmek için Özal dönemine kadar gidiyor. Sonra, "eril dil" kullanımının eleştirisi üzerinden Emrah Serbes’in Deliduman’ına uzanan yazar, adını kimsenin duymadığı, Bilal Sami Gökdemir adlı çoksatar bir yazar ve onun kitabı üzerinden eleştirinin doruklarına ulaşıyor. Ancak ne kadar hazin ki, Ayşegül Tözeren burada, kendisinin, Türkiye’deki eleştiri geleneğine itirazının en önemli dayanağı olan, dil ve anlatım yanlışları tespitine sarılmak zorunda kalıyor. Küçümsediği, basit bulduğu, eleştiriden saymadığı bu yöntemi yukarıda övdüğü yazarların üretimlerinde kullanmak gereği duymasa da, Gökdemir’in Dost Kayığı adlı kitabı için sandıktan çıkarıyor. Bunlarla ilgili örnekler vermek gereksiz; ancak buraya almakta yarar var. Tözeren şöyle diyor: “Kitapta karakterler kalıp biçiminde sunulurken, edebiyatın özünü oluşturan iç çatışmalardan uzak, vıcık vıcık bir duygusallıkla kurulan ve derinlik taşımayan metin, dil bilgisi açısından da özensiz. Oysa tashih bölümünde altı kişinin ismi geçiyor. Altı kişinin altısı da cümle içinde tırnak işaretli iç cümlelerin sonuna nokta getirilmemesi gerektiğinden habersiz!” Üzerine çok konuşmak istemiyorum; ama Ayşegül Tözeren, görüldüğü üzere, varlığından ve sürdürülmesinden rahatsız olduğu “edebiyat öğretmeni tarzı” eleştirmenliğe sarılmak zorunda kalıyor; çünkü bu adı geçen yazarı ve bunun solcu versiyonlarını var eden edebiyat piyasasının ekonomi politiğine yönelmek kendisinin aklının ucundan bile geçmiyor! Olsun, yine de yaptığı kayda değerdir, diyelim; ancak bu kez de, yazar, bu yöntemi niye sevgili edebiyatçı arkadaşlarının kitaplarını irdelemek için kullanmıyor, yazarın gücü sadece elin gariban adamına mı yetiyor, soruları ortaya çıkıyor. Ayrıca bu kuralla ilgili, TDK Yazım Kılavuzu’nun 36. sayfasında, Tözeren’in pek hoşuna gitmeyecek bazı örnekler bulunuyor; ilgisine sunmakta sakınca bulunmuyor. Eleştirmen, kitabının sonunda, sevdiği ve kendisine yazma cesareti veren ve tümü kadın olan yazarları ve onların bazı eserlerini sıralıyor. Bunların içinde Oya Baydar’ın Elveda Alyoşa ve Latife Tekin’in Gece Dersleri adlı kitaplarının da olması manidardır. Türk soluna ve Türk dili ve edebiyatına yapılan ideolojik saldırıların ilk ve en önemli silahlarından olan bu iki kitaptan da feyz alan Ayşegül Tözeren’in, neyi, ne şekilde eleştirebileceği veya eleştirmeyeceği, gerçekten eleştiri yapmaya niyeti olup olmadığı, tartışmalı falan değil, apaçık ortaya çıkıyor. Görmezden gelmeyelim, kitapta, ödül lobilerine, yayınevi tekelciliğine, ucuz romancılara birkaç değini var; ama Tözeren’in bunları söylemesi eleştiriye değil tespit etmeye dâhil. Üstelik yazar, bunları değiştirmek için bir mücadeleye de hiç talip değil! Bu da çok kimlikli, aslında çok kimlikçi liberal dünya algısının, toplumsal birkaç lafızla beraber yeni bir muhaliflik türüne dönüştürülüp sahiplenilmesiyle doğrudan ilgili bulunuyor. Yazar, sosyal medya paylaşımlarında, kendisini hiç ilgilendirmediği halde Cumhuriyet gazetesini ele geçiren liberal grubun tasfiye edilmesine üzülüp kızıyor; ama Varlık ile yeni e.’nin yer yer benzeşmesinden rahatsız olmuyor. Zaten yitip gitmekte olan edebiyatımızın kara deliği haline gelen Ot, Kafa, Bavul’dan tek cümleyle bahsetmiyor. Ayşegül Tözeren ve benzerlerinin elinde eleştiri, bütün o büyük laflara, etiketlere rağmen, bizzat sahiplerince evcilleştirilip, yeni sağı bütünleyen ve sol olmayan yeni solun teorik tutarsızlığının içinde parça parça yok oluyor. Eleştiriye ilişkin hiçbir parlaklığa, yeniliğe sahip olmadığı halde, Ayşegül Tözeren’in kitabının heyecanla karşılanması ise, eleştirinin hemen ve şimdi ve en çok da bize lazım olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Alper Erdik GERCEKEDEBİYAT.COM"TÜRKİYE EDEBİYATI"!
Seksenlerde, ekonomik ve politik dönüşümlerin toplumsal yaşama ve aynı anda edebiyata “susmak” eylemi veya eylemsizliği olarak yansıdığını tespit ettikten sonra, dönemin yazarlarının eserlerinden örnekler veriyor. İçe dönüklüğü, anlamın yitişini, kapalılığı üstünkörü eleştirdikten sonra her nasılsa, bunların yoğun biçimde sızmış olduğu Murathan Mungan metinlerine övgüye yöneliyor. İktidarın politik baskılarını, sadece beden, kadınlık, erkeklik üzerinden bir takım metaforlarla eserlerinde işleyen Mungan, Tözeren'in, toplumcu estetiği yitirmeyen Feride Çiçekoğlu ile birlikte, makbul iki yazarından biri oluveriyor. ELEŞTİRİ Mİ ÖVGÜ MÜ?
YORUMLAR