Ayasofya kararı: Osmanlıcı son hamle

Kararın, Atatürk Cumhuriyetini tasfiye amaçlı ideolojik ve stratejik derinliğini ise, ibadete açılma tarihinin 24 Temmuz günü kılınacak cuma namazı ile başlatılması oluşturuyor.

news-details
Eleştiri

Ayasofya'yı yeniden camiye dönüştüren Danıştay kararı ve Erdoğan'ın bunu hemen uygulamaya koyması, dindar seçmeni etkileme ya da Batı'ya karşı “milli”ci dış politika ve benzeri, nasıl yorumlanırsa yorumlansın, hiç de göründüğü kadar basit, sıradan bir gelişme değildir. Cumhuriyet ve onun kurucularıyla açıkça hesaplaşma amacı güden, ciddi siyasal sonuçlar doğuracak rövanş alıcı (intikamcı) bir tarihsel girişimdir. Cumhuriyet Devrimine ve değerlerine karşı yürütülen stratejik saldırının son hamlesi ve son halkasıdır. Bunu, karşıdevrimci mafya ve tarikat çevrelerinin algılayış biçimi ve “arkasından hilafet gelmesi”ni, “medrese kurulması”nı gündeme getirerek durumdan görev çıkaran tavırlarından da açıkça görmekteyiz.

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın Danıştay kararının hemen ardından yaptığı uzun konuşma, bu stratejik saldırının özünü, ruhunu bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. Çünkü, AKP lideri konuşmasında, 1934 kararını imzalayan Cumhuriyetin kurucu kadrosunu, kuşkusuz en başta Mustafa Kemal’i “tarihe ihanet” etmekle suçlayarak tutumunu ortaya koyuyor. Atatürk'e yönelik bu suçlama, daha önce Gezi olaylarında da “iki ayyaş” ifadesiyle yapılmıştı.

Ha, iki gün sonra, 18 yıllık deneyimli bir lider olarak Erdoğan geri adım atıp “ihanet” sözcüğünü değiştirdi. Ama, nedeni ne olursa olsun bu olumlu adım neyi değiştirir ki! Gerçek niyet bir kez ortaya konmuştur, mesajı alması gerekenler almıştır. Uzun uzun düşünülerek kullanılan bu ifade ne bir dil sürçmesi, ne de siyasette çelişkili ve tutarsız bir tavrın ürünüdür. Son derece tutarlıdır ve ideolojik bütünlükten ve ana stratejiden ayrılmamaktadır.

Bu tavırla sergilenen zihniyetin ve siysetin, günü kurtarmaya ve ne pahasına olursa olsun iktidarı sürdürmeye yönelik siyasi manevra dışında, Türkiye'nin ne bekası, ne bağımsızlığı ve bütünlüğü ile en ufak bir ilişkisi olmadığı açıktır. Bir kez daha Cumhuriyeti tasfiye stratejisi vurgulanmış, diğer her şeyin esasında bunu gerçekleştirmenin bir aracı, tamamlayıcısı olduğu gösterilmek istenmiştir.

Kararın, Atatürk Cumhuriyetini tasfiye amaçlı ideolojik ve stratejik derinliğini ise, ibadete açılma tarihinin 24 Temmuz günü kılınacak cuma namazı ile başlatılması oluşturuyor. Nedir 24 Temmuz? Bu tarih, hem Abdülhamit saltanatına son veren 1908 Hürriyet Devrimi’nin (II. Meşrutiyet), hem de Cumhuriyetin kuruluş senedi olan Lozan Antlaşması’nın yıl dönümüdür. Böylece, Osmanlı-Türk aydınlanma hareketi ve onun bir devamı olan Cumhuriyet’ten rövanşın alınmakta kararlı olunduğu simgesel olarak vurgulanmak isteniyor.

Muhalefetin acınası durumunu da, seçim sandığına odaklanmış çapsız ve basiretsiz duruşlarıyla ve uyanık enayi cinliğiyle başvurdukları kendi küçük oyunlarının tuzağına düşmekle açıklayabiliriz. Sanıyorlardı ki, Erdoğan ve AKP böyle bir kararı almaya cesaret edemez. Alırlarsa Türkiye ve dünya kamuoyunda daha da yalnızlaşırlar; destekleyelim ki, hem dinci ve dindar seçmenin tepkisini savuşturur, hem de AKP'yi oyuna getirmiş oluruz, diye düşünmüş olmalılar. Ama Atatürk ilkeleri, Cumhuriyet Devrimi büyük darbe alacakmış, karşıdevrim, Osmanlıcılık daha da güçlenecekmiş, mevzi kazanacakmış ne gam!..

***

 

Kararın “hukuken yerinde bir karar” olduğunu söylemek ve bunu “hukuk siyasetin aracıdır” ilkesiyle bağdaştırmak ne büyük bir tutarsızlıktır! Nereden bakarsak bakalım, ortada, Osmanlıcılık-hilafetçilik ile Atatürkçülük-Cumhuriyetçilik arasında sürmekte olan ideolojik, siyasal ve kültürel bir çarpışma vardır. Türkiye'nin bekasını, bağımsızlık ve bütünlüğünü de belirleyen bu temel gerçeğin, ısmarlanmış “hukuki” bir kararla saptırıldığı ve yok sayıldığı çok açık değil mi? Esası ideolojik ve kültürel olan bu saflaşmada, güncel siyasette hangi siyasal parti nasıl bir taktik izlerse izlesin, Atatürkçü, ulusal ve devrimci dinamiklerin tavrı, Kemalizmin ve Cunhuriyetin temel ilkelerini, devrimci ruhunu, ne pahasına olursa olsun savunmak değil midir? Ancak bunlar ödünsüz savunulduğu sürece, içinde bulunduğumuz büyük ulusal ve toplumsal sorunların aşılabileceği ve tam bağımsız Türkiye'yi gerçekleştirilerek Kemalist Devrimin tamamlanabileceği yadsınamaz bir gerçek değil mi?

 

Çok daha vahimi, bu karar, Osmanlı hukukunun, Cumhuriyet hukukunu çiğneyerek onun üstüne çıkarılmasıdır. Karşıdevrimci mafya-tarikat güçlerinin deyişiyle Cumhuriyet Devrimi ve onun kültürü, hukuku, yeniden ihya edilmek istenen “Osmanlı medeniyeti” içinde “seksen yıllık karanlık dönem”dir, bir “zulüm devri”dir, “kapatılması gereken bir parantez”dir.

 

Evet, felsefi planda hukuk siyasetin bir aracıdır; buna sınıfsal ve toplumsal bir içerik kazandıran ideolojiyi de mutlaka eklemek gerekir. Dolayısıyla sözkonusu karar ya Cumhuriyetçi, ya da Osmanlıcı siyasetin ve ideolojinin bir aracı olarak değerlendirilmek zorundadır. 1934 kararı “tarihe ihanet” olarak görülüp Devrim yasaları ve ilkeleri ile çatıştığına göre, sözkonusu Danıştay kararı Osmanlıcı ideoloji ve siyasetin bir uzantısı, bir ögesidir.

 

Nereden bakarsak bakalım, buradaki ideolojik ve siyasal niteliği görmezden gelip biçimsel hukuk kurallarının arkasına saklanmak, üstüne hiç bir yasanın, hukukun, kuralın, vasiyetin vb çıkartılamayacağı Devrim yasalarını mezara gömmek demektir. Ama unutulmasın ki, devrim, her türlü hukuk kuralının üstündedir; hukuk, devrimin, yasa ve ilkelerine bağlı olarak işleyen, ahlak, sanat, eğitim gibi kurumsal bir parçasıdır.

 

Birileri Devrim Yasalarını değiştirebilir, birileri de bunun teorisini yapabilir. Ama özü TC Anayasası'nın ilk dört maddesinde somutlaşan Devrim Yasalarını, onlar böyle düşünüyor diye kimse kolayca değiştiremez. Bunun gerçekleşmesi demek, Türkiye Cumhuriyeti'nin, Türk ulusunun ortadan kalkması demektir. Türkiye'nin bekasını sağlayan denklemin buna asla izin vermediğini deneylerle ve çağdaş aklın, bilimin bütün verileriyle yaşamakta ve görmekteyiz.

 

Böyle bir ideolojik ve siyasal kararı, miras ve vasiyet hukukuna dayanarak olumlamak ya da yerinde bir karar olarak değerlendirmek, hangi aklın ürünü olabilir? Bu, 2002'den bu yana gerçekleşen bütün karşedevrimci, şeriatçı uygulamaları ve saldırıları görmezden gelmek anlamına gelmez mi? Üstelik bir devrimle kurulan ve yıktığı Osmanlı sistemini ekonomik, siyasal, hukuki, ahlaki her alanda kökten değiştiren Cumhuriyetin temel yapısı ve değerleri hedef alınıyor.

 

***

 

Oysa Devrim yasaları bütün yasaların üstündedir; bu sadece bizim için değil bütün devrimler için geçerlidir. Çünkü devrim, yeni bir devlet, yeni bir anayasa, yeni bir hukuk, yeni bir ahlak ve kültür, yeni bir ekonomi ve mülkiyet ilişkileri sistemidir. Dolayısıyla yıkılan Osmanlıya ait mülkiyet, miras, vasiyet vb kurumları da, yüz yıllık Cumhuriyet pratiğiyle geçersizleşmiştir. “Medeni hukuk”ta yer alan özel mülkiyet ve onun kurumlaşmış değişik bir biçimi olan vakıf mülkiyeti ise, ancak yeni toplumsal-siyasal sistemin, yani Cumhuriyet Devriminin ruhuna uymak, onun temel yasalarına karşı gelmemek kaydıyla varlığını sürdürebilir ve sürdürmüştür.

 

Değilse, Danıştay kararıyla Ayasofya’nın “fetih yoluyla padişahın mülkü haline geldiği” ve bu mülkle ilgili Fatih'in vasiyetini Cumhuriyet Devrimi ilkelerinin ve hukukunun üstüne çıkarır ve Ortaçağ Osmanlı hukukunu savunmaya kalkarsanız, arkasında gelecekleri de beklemek gerekir. Bunun anlamı, Cumhuriyetin kamulaştırdığı ya da tasfiye ettiği her şeyin Osmanoğullarının mirasçıları tarafından “hukuken” geri alınması çabalarının meşrulaştırılmasıdır. Çünkü Osmanlı hukukuna göre, son iki yüzyılda bazı derebeyi ve ayanların özel mülkü haline gelenlar hariç, bütün topraklar devletin mülküydü. Namık Kemallere ve 1876 Anayasası'na kadar “vatan” ve “millet” diye bir kavram yoktu; bütün topraklar Osmanlı hanedanının malıydı.

 

Cumhuriyet dönemi kapanması gereken “bir parantez” olduğuna göre, bu mal ve diğer “haklar” sahibine geri verilmelidir!... Osmanlıcı-tarikatçı çevrelerin ikide bir gündeme getirip açtığı tartışmanın merkezinde Osmanlı mı, Türkiye Cumhuriyeti mi sorunu olduğuna göre şöyle bir soru sorulabilir: Türkiye Cumhuriyeti toprakları, kamu arazileri, vakıfları, Topkapı, Yıldız, Dolmabahçe vb sarayları Osmanlı soyunun özel mülkü mü olmalıdır, yoksa Türk halkının, Türk milletinin ortak mülkü mü? Sorunun çoktan Devrimle yanıtı verilmiş ve tarihen çözülmüştür kuşkusuz. Ama rantçı, ihaleci mafya-tarikat vurguncuları, suyun ve tarihin akışını tersine çevirmeye çalışıyorlar. Ayrıca bunu, Osmanlı mirasçılarının vekilliğini, dalkavukluğunu yaparak sürdürüyor; ve özellikle bu arada sinsi ve kirli yollarla nemalanmaya, büyük çıkarlar sağlamaya devam ediyorlar.

 

Osmanlı hanedanının son temsilcisi Vahdettin'dir. Miras hukuku açısında başta Vahdettin ve Abdülhamit'in torunları olmak üzere, Osmanlı soyundan gelen herkes Fatih'in mirasçılarıdır. Yani İstanbul'u Ayasofya'yı ve vatanı emperyalist işgalcilere teslim eden vatan haini Vahdettin miras hukukuna göre haklı oluyor! Ama yoksul halk çocuğu Mustafa Kemal yoksul Türk milleti ile birleşerek Devrim yaptığı, Cumhuriyeti kurduğu, Türk milletini köleleşmekten kurtardığı, Osmanlı hukukunun yerine çağdaş, laik bir hukuk getirdiği için haksız oluyor!..

 

Bilindiği gibi, Osmanlı sisteminde sultanların sık sık yaşanan el koymalarından korunmak için çoğunlukla özel mülkler resmiyette ancak vakıf adı altında günümüze kadar varlığını koruyabilmiştir. Kısacası Ayasofya kararını alan ve savunan zihniyetin arkasında, Cumhuriyet hukukunu tasfiye edip Osmanlı hukukunu ve toplumsal sistemini, kültürünü dayatmak vardır. Ancak, Kemalist Devrime karşı, AKP'nin kurucu iradesi de dahil gericiler nasıl emperyalistlerle işbirliği yapmışlarsa, bu konuda da nesnel olarak emperyalizm ve piyonlarıyla dolaylı işbirliği sözkonusudur. Örneğin, bu karara dayanarak çok milletli, çok hukuklu Osmanlıda meşru olan bütün vakıflar, özellikle Hıristiyan, Yahudi azınlık vakıfları, Cumhuriyetin el koyduğu, kamulaştırıp millileştirdiği mülklerini geri almak için harekete geçerlerse şaşmamak gerekir.

 

Denklem matematiksel kesinliğini her durumda ortaya koyuyor: Kemalist Devrime, Atatürkçülüğe karşı çıkan, onunla hesaplaşmaya giren her hareket, doğrudan veya dolaylı olarak emperyalizme hizmet edecektir. Bu ilke ideolojik, siyasal ve kültürel her alanda geçerlidir. Başta Altı Ok olmak üzere Kemalizmi, sözde değil gerçekten, bütünsel olarak kararlı bir şekilde savunmadan Türkiye'nin bağımsızlığını, bütünlüğünü ve bekasını sağlamak olanaksızdır.

 

***

 

Rantçı, vurguncu Mafya ve tarikat cephesinin mantığı her halde şöyle çalışıyordur: Varsın, Atatürkçü, Cumhuriyetçi muhalefet Anayasa'nın değiştirilemez ilk dört maddesinin değiştirilmesini engellesin!... Biz de, Anayasa Mahkemesinin, Yargıtay ve Danıştay'ın kararlarını, işimize geleni uygulayıp gelmeyeni uygulamayarak ya da yasalara çalım atarak Cumhuriyetin hukuk sistemini alttan oyarız, çökertir işlemez hale getiririz!.. Olan da bu değil mi?

 

Niyet önemli demiştik; peki AKP iktidarı Anayasa'nın ilk dört maddesini değiştirmekten vaz mı geçti? Hayır, bu niyetlerinden asla vazgeçmediler. Meclis çoğunluğunu sağlayamayacakları için şimdilik böyle bir girişimde bulunmuyorlar.

 

Osmanlıcı ve İhvancı çizgide ısrar eden AKP iktidarı'nın son dört yıllık siyasetleri ve uygulamaları, bu niyetlerinde kararlı olduklarını kanıtlamıyor mu? Bütün bu dönemdeki Erdoğan yönetimi, Türkiye'nin sorunlarını, milletin beka sorununu, hiç bir zaman kendi iktidarının ve dayandığı rantçı, tarikatçı, İhvancı güçlerin çıkarlarının üstünde görmemiştir.

 

Onların gündemiyle Türkiye'nin gerçek gündemi, sınırlı oranda belli örtüşmelerin dışında, hep karşı karşıya gelmiştir. Rantçı, vurguncu kişisel mefaatlerle, cemaat ve tarikat çıkarları ile milletin çıkarları çatıştığında, büyük ve gösterişle laflarla sözde gerçek gündeme uyuluyormuş görünümü verilerek, milletin çıkarları hep geri plana itilmiştir.

 

Bugün Türkiye'nin gündemi, ekonomik kriz, işsizlik, borç ekonomisinden üretim ekonomisine geçme mecburiyeti, Koronavirüs salgını, Suriye sorununda Esat rejimi ile anlaşma zorunluluğu, PKK ve FETÖ terürü ile mücadele, ABD kurgulu iç savaş girişimine karşı milletin birliğini sağlamak, Fıratın doğusundaki tehdidi ortadan kaldırmaktır. Oysa AKP'nin dayattığı gündem, gerçek gündemle hemen her noktada çatışmaktadır.

 

AKP'nin gündemi nedir? Kanal İstanbul, İş Bankası'nda CHP hisseleri, Ayasofya'nın ibadete açılması, çoklu baro yasası, kıdem tazminatı, liyakatsız atamalar, eş-dost kayırmalar ve aynı kişiye üç-dört maaşlı ödemeler, Cumhuriyetin kurumlarının adım adım tarikatlara teslim edilerek tasfiye edilmesi vb.. vb...

 

***

 

Tayyip Erdoğan ve AKP'nin bütün stratejik ve taktik uygulamalarına bu bütünlük içinde bakmak zorundayız. En büyük aldatmaca, Fatih'in mirasına-vasiyetine sahip çıkmak üzerinden Batı'ya karşı “milli”ci bir tavır havası yaratılmasıdır. Oysa nereden bakarsak bakalım tamamen iç siyasete dönük bu karar, küreselci ideolog Huntington'un “Medeniyetler Çatışması” stratejisiyle örtüşmektedir. Din ve mezhep çatışmasını öne çıkarmakta, dolayısıyla antiemperyalist stratejiyi bypas edip geçersizleştiren, onun gerçek anlamda ulusal özünü yok eden bir karardır.

 

Dahası toplumda çağdaş-laik ve İslamcı-muhafazakar kamplaşmayı daha da keskinleştiren, derinleştiren bir nitelik taşımaktadır. Üstelik daha somut konuşursak, özellikle Rusya'yla ve Ortodoks komşu halklarla ilişkilere bir çok yönüyle zarar veren ve ABD cephesine hizmet eden bir niteliğe sahiptir.

 

Ayasofya gündemli siyaset ve söylemlerde parçalar bütünden kopartılarak açıkça laf oyunu, demagoji yapılmaktadır. Bu mantığa göre, antiemperyalizmi, milli/ulusal tavrı, Atatürk ve Cumhuriyet kadroları değil, Osmanlıyı emperyalistlerin yarı sömürgesi haline getiren 19. ve 20. yüzyılın Halife-padişahları temsil ediyor. Başka halkların topraklarını fethetmenin ve onları haraca bağlamanın meşru olduğu Fatih dönemini dışta tutarsak, şu basit ve açık soruyu sormak zorundayız: Onun mülkünün ve vasiyetinin varisleri olan, İstanbul'u e ülkeyi işgalcilere teslim eden Vahdettinler mi millici, yoksa emperyalist işgalcilerle ölümüne savaşarak vatanı kurtaran ve Osmanlının küllerinden ulusal bir devlet kuran Mustafa Kemaller mi?...

 

Somut konuşursak, Köleleşmenin eşiğindeki Müslüman-Türk milletine, bağımsız ve egemen bir devlet kurarak Ayasofya dahil bütün camilerde ibadet yapma hakkını sağlayan kimdi? Hangi ideoloji ve siyaset bu koşulları yarattı? Çağdaş, laik bir Cumhuriyet mi, Saltanat ve Hilafet mi? Sanki, sadece Ayasofya'da değil, bütün İstanbul'da ve Anadolu'da Türklerin egemen bir millet olarak ibadetlerini özgürce yapmalarını sağlayan Mustafa Kemal'in önderliğindeki Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimi değil de Fatihin torunları Vahdettinlerdi!... Tartışmayı hâlâ bu noktada yapmak zorunda kalmak insana gerçekten acı veriyor.

 

Dolayısıyla, başarılı olup olmamaları bir yana, ki olmaları mümkün değil, bu iktidar, yeminli Atatürk düşmanlığı ve Cumhuriyet yıkıcılığından vazgeçmemiştir ve görevini elinden geldiğince yerine getirmeye devam etmektedir. Bilim ve akıl karşıtı bu zihniyetin kafasındaki Osmanlıcı-Hilafetçi yönetim hayalinin gerçekleşmesi boş bir kuruntudur elbette; ama bugüne kadar yaratılan tahribatın blançosu bile zaten yeterlidir. Ve önümüzdeki günlerde, yaşanan büyük krize inandırıcı hiç bir çözüm getirememeleri ve hızla eriyen oyları karşısında iktidarlarını ne pahasına olursa olsun sürdürme niyetleri sonucu, başvuracakları muhtemel çılgınlıkların, maceraların ülkeye vereceği büyük zararı ve yıkımı da düşünürsek!...

 

Ayasofya kararı, milleti bölen, kamplaştıran ve antiemperyalist mücadeleyi baltalayan bu gerici ideoloji ve stratejide esasta en küçük bir değişikliğin olmadığını göstermektedir. Öyle görülüyor ki Türkiye'yi freni patlamış bir kamyon gibi uçuruma doğru sürükleyen iktidar, ülkemiz için çok ciddi bir sorun olmaya devam ediyor. Ayasofya kararı bunu bir kez daha kanıtlıyor.

 

Türkiye'nin yurtsever, aydınlanmacı devrimci kuvvetleri, aydınları ve sanatçıları, 1980'lerden bu yana 40 yıllık deneyimlerin bilinciyle, emperyalizm ve işbirlikçi-gerici güçler iktidarının getirdiği Kemalizm ve Cumhuriyet karşıtı hiç bir siyaset ve uygulamayı “güçleri yetmez”, “başaramazlar” diyerek küçümseme lüksüne sahip değildirler. Uzun erimde insanlığın geleceğini belirleyecek Avrasya dinamikleri Türkiye'nin kaderinde de tayin edici olacaktır kuşkusuz; ancak yakın gelecekte her türlü sürpriz siyasal gelişmenin mümkün olduğunu da söyleyebiliriz.

 

İçinden geçtiğimiz tarihsel evrede Türkiye hâlâ siyasal bağımsızlığını ve bütünlüğünü belli ölçüde sürdürebiliyorsa, bunun nedeni, kesinlikle siyasal iktidarın “yeteneği”, sağduyusu ve öngörüsü değildir. Aksine bütün bunlar, en başta Cumhuriyetin bilimsel düşünsel birikimi, bu birikimle her alanda yetiştirdiği aydın, teknokrat, sanatçı kadro gücü, oluşturduğu kurumlar ve çağdaş devlet yönetme geleneğinin toplu bir ürünüdür. Daha temelde ise, bu birikimin, mirasın üstüne oturduğu Türk ulusunun basireti, sağduyusu, erdemi ve millet olmanın yüksek tarihsel bilincine sahip olma yetisi yatmaktadır. Türk aydın ve sanatçısına düşen görev, işte bu derin düşünsel, kültürel birikimi kavramak, düşünce, tavır ve davranışlara bunları yansıtma yeteneğini gösterebilmektir.

 

Sosyal Medyada Paylaş

author

Mehmet Ulusoy

gercekedebiyat.com yazarı, mhmtulsy@gmail.com

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..