Üç tekerlekli arabasının üzerinde semtin uygarlık tarihi sergileniyordu. En önde henüz görselliği bozulmamış sevimli gramofon. Gramofonun önünde arkasında, sağında solunda epeyce sayıda taş plak. Çerçevesi solmuş orta boy natürmort tablo. Yarısı yırtılmış bir mukavva kutunun içinde iki değerli porselen vazo, çalışır durumda serkisof cep saati. Birkaç kitap. Üstte Yaşamak Güzel şey Be Kardeşim. Yarısı görünen kurdeleyle bağlanmış efemera demeti…

Çekine çekine gramofona dokundum. “Çalışır durumda,” dedi eskici.

Ağabey Sokağı’nın Moda Caddesi'yle burun buruna geldiği noktadaydık. Arabayı, sol köşedeki Lütfi Sonay’ın içkili lokantasının önüne çekti. Anlaşıldı, laflayacaktık. Deneyimliydi, bir şeylerin benim ilgimi çektiğini ayrımlamıştı. Arabanın benden yana olan bölümünde bir yer açtı. Hep kullandığı kirli toz beziyle gramofonu daha bir gösterişli duruma getirdi. Benim önümdeki boş yere sakince oturttu.

Ben taş plaklarla “muhabbete” başlamıştım bile.

Lütfi’yle komşuyduk, bilirim o saatlerde Lütfi’nin hemen hiç müşterisi olmazdı. O da zamanı ‘çay saati’ olarak değerlendirirdi. Arada uygun biri gelirse araya tavla pullarının gürültüsü de girerdi. Eskicinin arabası burada güvendeydi.

İlkin plakların göbeklerindeki büyük yazılar geçmişin sisli patikalarına doğru yürümeye başlamışlardı. Odeon, Columbia, Grafson, Sahibinin Sesi… Ve öteki yazılar yollara dökülmekte gecikmediler. Şükrü Tunar’ın klarnetini dinledikten sonra yollara düşmemek olur muydu? Ve de olmazdı, olamazdı. Hızlı altyazılar gibi akacaktı anılar. Bir dönemin kovboyları gibi dörtnal geçmişe uçacaktı notalar, şarkı sözleri… Sanatçılar şarkılarını söyleyerek yollara düşseler olmazdı, öykü uzar da uzardı. Yüzyılımın “dijital” okurları uzun anlatımları sevmezlerdi…

Lütfi içerden seslendi: “Çaylarınızı yolluyorum!”

Plaklarla birinci tur görüşmelerim bitmişti. Hamiyet Yüceses, Selahattin Pınar, Mualla Mukadder, Münir Nurettin, Safiye ayla, Küçük Nezihe, Seyyan Hanım, Aleko Bacanos, Atanasia Yeorgiadu / Deniz Kızı Eftalya… Plakların içinden bir de Tuna Dalgaları çıkmaz mı… İvanoici’nin ipeksi valsi… Ben hala yaşıyorum mu demek istiyordu…

Eskiciyle tanışıyorduk, 12 Mart sürgünlerindendi… Benim hangi sanatçıyla ilgileneceğim konusunda kesin kararını çoktan vermiş görünüyordu plağı gramofona yerleştirirken.

Çayından büyücek bir yudum aldı. İğne kutusundan yeni bir iğne… Ve biraz da Edison’u anımsatan bu zaman makinesi… Konserine başlamak üzere hazırdı. Kasetlerin, cd’lerin bile artık ortalarda görünmediği bu “sayısal” zamanda manifaktür yapımı bir iğnenin diyaframla birlik olup bize dinlettiği konser.

Ses pek nitelikli değilse de anlaşılabilen bir ses işte. Geçmişi bugüne taşıyan bir ses. Kutsal değilse bile bilimselin atomaltı parçacıklarını dördüncü boyuta taşıyan ‘bişey’ işte.

Plak 78 hızla dönüyor.

Beğendim biçimini
Her yerin mini min
Dudaklarım ismini
Arıyor artık Kadıköylüm

Plak 78 hızla dönüyor. Sanırım iyi zaman geçiriyoruz. Lütfi elinde çayıyla yeni geliyor. Deniz Kızı Eftalya’nın sesini duydu ya…

Eskici işi bir sonuca bağlamak istiyor.

“Alacak mısın, yazacak mısın?”

“En iyisi ben yazayım,” diyorum. “Sen nasıl olsa bir meraklısını bulur okutursun.”

“Peki… Tamam…”

“Tamam ne?”

“Yazacaklarının finali bende.”

 Plak 78 hızla dönüyor. Lütfi yardımcısına çaylarımızı yeniletiyor. Eskici finali anlatmaya hazır.

“Atanasi Yeorgiadu / Deniz Kızı Eftalya, çıktığı deniz ayışığı gezilerinde söylediği şarkılarla ünlendi. Ünü bir ömür sürdü. Doldurduğu plakların sayısını kendisi bile bilmiyordu. Ve Atansia geldi kırk beş yaşına. Ülkede ve ülke dışında sanatının doruğunda…”

Eskici plağı değiştiriyor, yeni iğne takıyor. Plak 78 hızla dönüyor. Biz tüm ilgimizle eskiciye bakıyoruz.

"Ülkede ve ülke dışında sanatının doruğunda. Jübile… Kim akıl edecek… Şehir Hatları akıl ediyor. Yıl 1936, Ağustosun 4’ü… Şehir Hatları onun için Boğaz'da görkemli bir ayışığı gezisi düzenliyor. Onun için özel bir sahne hazırlanıyor… Dört sevgi gemisi hınca hınç Atanasia’nın hayranlarıyla. Boğazda jübile… Gibiİ… ”

Eskicinin anlatımı müthiş. Eskicinin anlatımı inanılmaz… Sanırım sona yaklaşıyor… Artık cümle kurmuyor. Sözcükleri sıralıyor. Biraz da duygulanıyor mu ne…

“Dört sevgi gemisi… Özel sahne… Bebek… Kanlıca… Yeniköy… Beykoz… Büyükdere…”

Eskici sustu. İğneyi değiştirdi. Yeni plak koydu. Plak 78 hızla dönüyordu. Eftalya, Aleko Bacanos’un acemaşiran şarkısını söylüyordu.

Gel ey denizin nazlı kızı nuş-i şarab et
Çık sahile gel sinede bir âlem-i âb et

Deniz Kızı, kendisine yazılmış bu aşk şarkısının büyülü notalarındaki sevgiyi zamana yedire yedire Moda Burnu'na doğru gidiyordu… Zamanı büke büke Moda Burnu'na doğru…

Esen Yel

Gerçek Edebiyat

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)