İş yerindeki müdürüne nasıl karşılık vereceğini düşünüyordu. Adamın kendinden emin tavırları, aslında içini kemiren derin bir yetersizlik hissini gizliyor gibiydi. Mesleğinde kayda değer bir başarısı yoktu; dünya ve ülke hakkında bildikleri yüzeysel basmakalıp söylemlerin ötesine geçemeyen biri olmasına karşın, bulunduğu her ortamda gücün gölgesine sığınmayı becermişti. Onu müdür yapan şey yetenekleri değil, iktidarın beklentilerine duyduğu koşulsuz sadakatti.

Müdürüne baktığında artık kibirden çok korkuyu görüyordu. Onun asıl savaşı çevresiyle değil, kendi benliğiyleydi. Koltuğu yalnızca bir makam değil; kimliğini ayakta tutan, varlığına anlam kazandıran psikolojik bir dayanak hâline gelmişti. Sanki o sandalye altından çekildiği anda yalnızca görevini değil, benliğini de yitirecekti. İnsanların gösterdiği saygı, ilgi ve boyun eğme kişiliğine değil, temsil ettiği makama yöneldiğini derinlerde bir yerde hissediyordu. Belki de bu yüzden makamını kaybetme olasılığı, onun zihninde sıradanlaşmakla, görünmez olmakla ve değersizleşmekle eş anlamlıydı. Bu olasılık, çoğu zaman ölüm tehdidi kadar sarsıcı bir kaygı yaratıyordu. Çünkü insan zihni için sosyal kimliğin çöküşü ve dışlanma korkusu, kimi zaman biyolojik ölüm kadar güçlü bir varoluş tehdidi anlamındaydı.

Bir süredir insan davranışları üzerine okudukları zihninde dolaşıyordu. Beynin derinliklerinde, badem tanesi büyüklüğünde bir yapı vardı: amigdala. Tehlikeyi sezmek için yaratılmıştı; ama gerçek ile olasılığı her zaman ayırt edemiyordu. Bazen yaklaşan bir otomobili, bazen sert bir bakışı, bazen de gelecekte yaşanabilecek olası bir aşağılanmayı aynı öncelikle tehdit sayıyordu. Kalbi hızlandırıyor, kasları geriyor, insanı görünmez bir düşmandan kaçmaya hazırlıyordu. Belki de insanın bütün hikâyesi, bu küçük yapının hiç susmayan alarmını susturma çabasından ibaretti.

Bu korku onu acımasızlaştırıyordu. Astlarını eziyor, baskı kuruyor, kimi zaman hukukun ve vicdanın sınırlarını hiçe sayan isteklerde bulunuyordu. Güçlü görünmeye çalıştıkça daha kırılgan, daha korkak bir hâle büründüğünü fark etmiyordu. Belki de otoriterlik, korkunun giydiği en gösterişli elbiseydi.

Bunları düşünerek evine doğru yürüyordu. Akşamın serinliği yüzüne hafif hafif vuruyor, kaldırım kenarındaki ıhlamur ağaçlarından yayılan bal kokusu egzoz dumanına karışıyordu. Cadde her zamanki telaşıyla akıyordu; uzaktan gelen korna sesleri, durakta bekleyen insanların konuşmaları, kaldırımdan yansıyan ayak sesleri birbirine karışarak şehrin alışıldık uğultusunu oluşturuyordu. O ise bunların hiçbirini gerçekten duymuyor, zihninin içinde müdürünün yüzüyle kendi düşünceleri arasında gidip geliyordu.

Yaya geçidine geldiğinde başını bildik tepkiyle iki yana çevirdi. Yolun boş olduğunu sandı. Tam karşı kaldırıma adım attığı sırada, sağ tarafından yükselen cızırtılı bir fren sesi havayı yırttı.

Ses öylesine keskindi ki bütün düşünceleri tek bir anda parçalandı.

Lastiklerin asfalta sürtünmesinden çıkan yanık kauçuk kokusu burnunu doldurdu. O anda zaman, alışılmış akışını kaybetti. Saniyeler uzuyor, her ayrıntı olağanüstü bir açıklıkla zihnine kazınıyordu.

Düşünemiyordu.

Bedeni, zihninden önce karar vermişti.

Kalbi göğüs kafesine içeriden yumruk atıyor gibiydi. Kulaklarının içinde kendi nabzını duyuyordu. Kasları istemsizce gerildi; omuzları yükseldi, dizleri kilitlendi. Kaçmak istedi ama hangi yöne hareket edeceğine karar verecek kadar zamanı yoktu.

Bir çarpma...

Ne sertti ne de hafif.

Sanki görünmez bir el bütün bedenini yerden koparıp yana doğru savurmuştu.

Ayaklarının altındaki zeminin çekildiğini hissetti. Dünya bir anlığına sessizleşti. Sonra gökyüzü ile asfalt yer değiştirmeye başladı. Gözünün kenarından hızla dönen apartman cephelerini, elektrik direğini ve telaşla kendisine uzanan yabancı bir eli seçebildi.

Kaputa çarptığında metalin tok sesi bedeninin içinde yankılandı. Ardından omzu sertçe asfalta değdi. Dirseği sürtündü. Avuç içi pütürlü zemine çarpınca keskin bir yanma hissetti. Birkaç saniye boyunca nefes alamadığını sandı.

Sonra sesler geri döndü.

"İyi misiniz?"

"Ambulansı arayın!"

"Yerinden kaldırmayın!"

İnsanların sesleri sanki suyun altından geliyordu. Dudakların hareket ettiğini görüyor ama söylenenleri seçemiyordu. Görüntüler bulanıklaşıyor, tekrar netleşiyor, yeniden dağılıyordu. Gökyüzüne baktığında bulutların ağır ağır ilerlediğini fark etti. Yaşam, sanki hiçbir şey olmamış gibi akmaya devam ediyordu.

Birileri koluna dokundu.

"Yavaş... Kalkabiliyor musunuz?"

Kendi bedeninin ağırlığını ilk kez bu kadar yabancı hissetti. Yardımlarla kaldırım kenarındaki sandalyeye oturtulduğunda ellerinin durmadan titrediğini fark etti. Dizlerinin üzerindeki kaslar istemsizce seğiriyordu. Derin nefes almaya çalıştıkça göğsü daralıyor, kalbi hâlâ kaçması gereken görünmez bir tehlike varmış gibi çarpıyordu.

Az önce ölüm, ince ve görünmez bir çizgi gibi önünden geçmişti.

Bu kez alarm haklıydı.

Beyninin derinliklerindeki o kadim nöbetçi gerçekten yaklaşan tehlikeyi sezmiş, düşünmeye fırsat bırakmadan bedenini harekete geçirmişti.

Onu sarsan şey çarpmanın şiddeti değildi.

Ölümün nefesini ilk kez bu kadar yakından, teninde hissedebilmiş olmasıydı.

 

Eve vardığında, yaşadığı sarsıcı olayın ağırlığı hâlâ omuzlarındaydı. Kalbi zaman zaman hızlanıyor, zihni aynı anıları durmadan yeniden canlandırıyordu. Yaşadığı sarsıntıyı zihninden silmek için, olay yerine bir daha gitmemeye karar verdi. Ancak saatler geçip de içindeki fırtına biraz olsun dinince, kendi kendine önemli bir söz verdi: Yaşamını yıllardır gölge gibi izleyen bu korkulardan kurtulacak, bunun için ne gerekiyorsa yapacaktı.

İlk adım olarak, çocukluğundan bugüne kadar belleğine kazınmış bütün korkularını tek tek hatırlamaya çalıştı. Her biri yaşamının farklı dönemlerinde karşısına çıkmış, zamanla büyüyüp sessizce kök salmıştı. Bu zorlu yolculukta en çok güvendiği kişi, çocukluk arkadaşıydı. Psikoloji alanında uzmanlaşmış olan bu dostu, yıllardır sıkıştığı her dönemeçte ona yol göstermişti. Ertesi gün görüşmek üzere ondan bir randevu aldı.

Gece boyunca uyku gözlerine uğramadı. Sabahın ilk ışıkları odaya süzülürken, unutmaktan korktuğu anılarını zihninde tekrar tekrar sıralıyordu. Hatırladığı ilk korku, annesini kaybetme düşüncesiydi. Ardından sınavlarda başarısız olma endişesi geldi. Gençlik yıllarında karıştığı kavgalarda yenilmek, ülke sorunları karşısında katıldığı eylemler nedeniyle devletin baskısıyla yüzleşmek, emek vererek sahip olduğu her şeyi bir gün yitirmek... Toplumdan dışlanmak, dostlarının gözünde değersizleşmek, haksız yere küçümsenmek... Her biri, görünmez zincirler gibi ruhuna dolanmıştı.

Şimdi geriye dönüp baktığında, bu korkuların yalnızca anılardan ibaret olmadığını fark ediyordu. Onlar, yıllar boyunca aldığı kararları, attığı adımları ve kurduğu ilişkileri sessizce yöneten görünmez bir güce dönüşmüştü.

Yine de içinde sönmeyen bir umut vardı. Geçmişini bütün açıklığıyla anlatabilir, korkularının gerçek kaynağına ulaşabilirse onların üzerindeki egemenliğini de sona erdirebilirdi. Çünkü insan korkuyla doğmuyordu. Korku, yaşamın içinde öğreniliyor; yaşanan acılar, hayal kırıklıkları ve kayıplarla birlikte insanın ruhuna yerleşiyordu.

Öyleyse sonradan öğrenilmiş olan, yeniden öğrenilerek değiştirilebilirdi. Belki de gerçek cesaret, korkunun hiç var olmaması değil; onu bütün çıplaklığıyla tanıyıp yaşamı üzerindeki egemenliğine son verebilmekti. Bu düşünce, uzun zamandır ilk kez yüreğinde gerçek bir umut yeşertti.

Belki de yıllardır aradığı özgürlük, korkularından kaçmakta değil, onlarla yüzleşebilmekte saklıydı. Çünkü insanı ayakta tutan değerler, ancak onları yitirme korkusuna karşın savunulduğunda gerçek anlamını kazanıyordu. Yıllar boyunca biriktirdiği, uğruna mücadele etmeyi göze aldığı bütün erdemler, ancak korkularının zincirlerini kırabildiği ölçüde varlığını sürdürebilirdi. O an anladı ki, asıl savaş dış dünyayla değil, insanın kendi içinde büyüttüğü görünmez korkularlaydı.

Ertesi sabah, gökyüzü kurşuni bulutlarla örtülüydü. Şehrin üzerine çöken ağır sessizlik, sanki onun iç sıkıntısının yeryüzüne yansımış hâliydi. Kliniğin bulunduğu sokağa doğru yürürken attığı her adım, yıllardır omuzlarında taşıdığı görünmez yükü biraz daha hissettiriyordu.

Kapının üzerindeki pirinç levhada tek bir isim yazıyordu. Elini zile uzatırken parmakları titredi.

Kapı açıldı.

Karşısında çocukluk arkadaşı Candaş duruyordu. Saçlarına düşen birkaç beyaz tel dışında neredeyse hiç değişmemişti. Gözlerinde ise yılların insana kazandırdığı dinginlik vardı.

Candaş gülümsedi.

"Hoş geldin."

O da belli belirsiz gülümsedi.

"Sanırım gerçekten yardımına ihtiyacım var."

Candaş omzuna hafifçe dokundu.

"Bunu kabul edebilmiş olman, düşündüğünden daha büyük bir adım."

Sessizce odaya geçtiler. Oda gösterişten uzaktı; ahşap kitaplıklar, duvar saati, eski bir masa, pencerenin önünde duran yeşil bir salon bitkisi ve loş bir ışık... İnsan kendini bir muayenehanede değil, güvenli bir dost evinde hissediyordu.

Bir süre ikisi de konuşmadı.

Sessizliği Candaş bozdu.

"Nereden başlamak istersin?"

Derin bir nefes aldı.

"Bilmiyorum..."

Gözleri pencereye kaydı.

"Galiba korkularımdan."

"Korkularının adını koyabiliyor musun?"

Başını yavaşça salladı.

"Bir kısmının..."

"Ya diğerleri?"

"Daha tehlikeliler."

"Neden?"

"Çünkü yüzleri yok."

Candaş dikkatle dinliyordu.

"Biraz açar mısın?"

Böylece psikolog Candaş’ın karşısında ruhsal bir sohbet ya da sorgulama şeklindeki soru cevaplar kendiliğinden başlamıştı.

"Kimi zaman hiçbir sebep yokken içime bir sıkıntı çöküyor. Sanki birazdan her şeyimi kaybedecekmişim gibi... Annemi, dostlarımı, emeğimi, saygınlığımı... Sonra düşünüyorum; bunların hiçbiri olmuyor. Ama korku yine de gitmiyor."

Candaş sandalyesinde hafifçe öne eğildi.

"İçinde kopan fırtınaların ruhsal dünyanda nasıl yaralar açtığını tam anlamıyla hissedemem. Şunu söyleyebilirim korktuğun şey, yaşananlar değil."

Başını kaldırdı.

"Ne demek istiyorsun?"

"Korktuğun şey, olasılıklar."

Odanın içinde yeniden sessizlik dolaştı.

Bu cümle, yıllardır zihninde dolaşan düğümün ilk kez gevşediğini hissettirdi.

"...Hiç böyle düşünmemiştim."

Candaş yumuşak bir sesle devam etti.

"İnsan bazen başına gelenlerden değil, bir gün gelebilecek olanlardan yorulur. Zihin, gerçekleşmemiş felaketleri gerçekmiş gibi yaşamaya başlar."

Derin bir iç çekti.

"Ben yıllardır hiç yaşanmamış acıları taşıyorum, öyle mi?"

"Belki de."

"Bu çok ağır."

"Evet."

"Peki bundan kurtulabilir miyim?"

Candaş gülümsedi.

"Korkularını yok edemeyiz."

Yüzü yeniden düştü.

"Ama..."

Candaş sözünü tamamladı.

"Onların seni yönetmesine son verebiliriz. Bir düşünürün dediği gibi: cesaret hiç korkmamak değil, korkuya karşın bir şeyler yapabilmektir."

Bu cümle, odanın sessizliğinde yankılanıp yüreğinin en kuytu yerine ulaştı.

İlk kez, korkularını yenmenin onları öldürmek değil, onlarla birlikte yürümeyi öğrenmek olabileceğini düşündü.

Pencerenin ardından süzülen güneş ışığı, bulutların arasından kendine ince bir yol açmıştı. Belki de insanın içindeki karanlık da böyle dağılıyordu; bir anda değil, tek bir cümleyle başlayan uzun bir yolculuk boyunca...

Odanın içinde ağır ama huzursuz etmeyen bir sessizlik vardı. Pencerenin ardından süzülen solgun gün ışığı, iki insanın arasındaki mesafeyi değil, yılların örttüğü anıları aydınlatıyordu. Candaş, önündeki not defterine bakmadan konuştu. Sesi, sert bir gerçeği değil, usulca aralanan bir kapıyı andırıyordu.

"İstersen bu soyut korkuların sisini biraz dağıtalım. Korkular bazen isimlerini gizler; onları ancak izlerini takip ederek bulabiliriz. Birlikte geriye yürüyelim. Belki o zaman seni gerçekten korkutan şey, karanlığın içinden çıkıp kendi adını söyler."

Adam gözlerini yere indirdi. Parmakları birbirine kenetlenmişti. Sanki yalnızca konuşmak değil, yıllardır içinde mühürlü duran bir sandığı açmak üzereydi.

"İlk korkumu hatırlıyorum..." dedi güçlükle.

Tek kelime bile boğazından çıkarken eski bir yaranın kabuğu çatlıyordu.

"İlkokula başladığım ilk günü... Annem elimden tutmuştu. Tavanları yüksek loş koridorda yürürken avucunun sıcaklığını hâlâ hissedebiliyorum. Ahşap döşemeleri mazot kokan sınıfa girdik. Öğretmenle birkaç cümle konuştu. Sonra eğildi, başımı okşadı ve gülümsedi. Öğretmene teslim etti ve ‘Birazdan geleceğim,’ dedi. Sonra arkasını dönüp gitti.

Bir an sustu.

"Kapı kapandı."

O iki kelime odanın içinde yankılanır gibi oldu. Sınıftaki herkes yabancıydı. Yüzler, sesler, kokular… Çocukların yüzleri birbirine karışıyordu. Hiçbirini tanımıyordum. İlk kez beni koruyan dünyanın dışında kalmıştım, güven duygumun tamamen çekildiği bir yerdeydim. Ne yapacağımı bilemedim. İçimi tarif edemediğim bir korku kapladı ve ağlamaya başladım. O gün sadece annemden ayrılmadım; dünyada tek başıma kalabileceğimi de öğrenmiş oldum.”

Candaş uzun süre konuşmadı. Bazı cümlelere hemen cevap vermek, onların derinliğine haksızlık etmekti.

"Nehirler," dedi sonunda, "kaynaklarını unutmazlar. Belki de bugün anneni kaybetmekten duyduğun korku, o ilk ayrılığın hâlâ akmaya devam eden suyudur. Bugün yaşadığın kaygı, dünün yankısını taşıyor."

Adam başını yavaşça salladı.

"Belki de..." dedi. "Çünkü o günden sonra korkularım hiç eksilmedi. Sadece isim değiştirdiler."

Derin bir nefes aldı.

"Okul yıllarında başarısız olmaktan korktum. Sınıfta kalmaktan... Öğretmenlerin başarısız öğrencilere söyledikleri sözler hâlâ kulağımda.

"Bu sıraları boşuna işgal etmeyin. Dışarıda bu sıralarda oturmayı hak eden başka öğrenciler var. "

Belki bunu herkese söylüyorlardı ama ben yalnız kendime söylenmiş gibi hissediyordum."

Yüzünde buruk bir gülümseme belirdi.

"Sanki başarısız olursam yalnızca sınıfı değil, insanların sevgisini de kaybedecektim. Değerimi notlarla ölçmeye başladım. Bir yanlış cevap, sanki benliğimden eksilen bir parçaya dönüşüyordu."

Candaş gözlerini ondan ayırmadı.

"Çocuk zihni çoğu zaman başarısızlığı bir sonuç olarak değil, reddediliş olarak yaşar. Beklentiler büyüdükçe sevginin de koşullara bağlı olduğuna inanır. Belki sen de uzun yıllar, 'Başarırsam varım, başaramazsam silinirim,' diye düşündün."

Adam, ilk kez bu cümlenin içinde kendisini gördü.

Sessizlik yeniden odaya yerleşti.

Bu kez sessizlik ürkütmüyor; konuşulamayanı tamamlıyordu.

Adam, uzaklara dalmış gözlerini pencereye çevirdi.

"Sonra korkularım yalnızca bana ait olmaktan çıktı."

Sesi ağırlaştı.

"Sürekli ülkenin, dünyanın hâlini gözlemliyordum. Daha adil, daha vicdanlı bir hayat isteyen insanların susturulduğunu gördüm. Gerçeği söyleyenlerin yalnız bırakıldığını... Düşünenlerin cezalandırıldığını... Haklı olmanın insanı korumaya yetmediğini gördüm."

Bir an durdu.

"İçimde öfke büyüdü. Ama öfkenin arkasında hep korku vardı."

Candaş hafifçe öne eğildi.

"Sence seni korkutan gerçekten bütün bu yaşanan olaylar mı?"

Adam cevap vermedi.

Oda suskunlaştı.

Duvar saatinin tik takları, sanki geçen zamanı değil, derine inen düşünceleri sayıyordu.

Uzun bir sessizlikten sonra başını kaldırdı. Sadece bir kelimeyle cevap verdi

"Hayır..."

Ama o kelimenin içinde yılların yorgunluğu vardı.

"Öyleyse seni korkutan ne?"

Adam dudaklarını araladı.

"Kaybetmek..."

Candaş başını hafifçe salladı.

"Biraz daha derine bak."

Adam gözlerini kapadı.

İçinde, çocukluğundan bugüne uzanan bütün yollar birbirine bağlanıyordu.

Annesinin arkasından kapanan kapı...

Mazot kokulu sınıfın soğuk sıraları...

Başarısızlık korkusuyla uykusuz geçen geceler...

Haksızlık karşısında duyduğu öfke...

Hepsi aynı merkezin etrafında dönüyordu.

Dakikalar geçmiş gibiydi.

Sonunda gözlerini açtı.

Bu kez sesi fısıltıya dönüşmüştü.

"Yaşamı..."

Yutkundu.

"Yaşamı kontrol edememek."

O cümle söylenince odanın içindeki görünmez düğüm çözülmüş gibiydi.

Candaş gülümsedi; bir şey öğretmiş olmanın değil, onun kendi gerçeğine ulaşmasına tanıklık etmiş olmanın sessiz gülümsemesiydi.

"İnsan," dedi usulca, "çoğu zaman kaybetmekten korktuğunu sanır. Oysa kaybetmenin ardında başka bir korku saklıdır. Sevdiklerini koruyamayacağını bilmek... Emeklerinin sonucunu belirleyememek... Dünyayı istediği gibi düzeltememek... Belirsizlikle yaşamak..."

"Kontrol edemediğin şeylerle savaşırken aslında kendinle savaşıyorsun. Hayat senden her şeyi çözmeni istemiyor; bazen yalnızca tanıklık etmeni istiyor."

Bir an durdu.

"Senin savaşın kayıplarla değil. Kontrol edemediğin yaşamla."

Adam pencereye çevirdiği gözlerini yavaşça kapadı.

İlk kez, korkusunu yenmiş değildi.

Ama ilk kez onun adını doğru söyleyebilmişti.

Ve bazen bir korkunun adı konulduğunda, insanın omuzlarından yıllardır taşıdığı görünmez bir yük sessizce yere iner.

 

Muayenehaneden çıktığında zihnindeki sorular ilk kez sessizliğe gömülmüştü. İstem dışı aldığı derin bir soluktan sonra kendine yönelttiği o sert sorgulama, kulağında yankılanan bir itiraf gibiydi:

"Sen kimsin ki yaşamı kontrol edeceksin? Kendini ne sanıyorsun?"

Bu cümleler onu ezmek yerine özgürleştirmişti. Hayatı bütünüyle denetleyebileceğine dair taşıdığı görünmez yük, omuzlarından yavaşça kayıyordu. Bulutların arasından usulca süzülen güneş, caddeyi solgun ama sıcak bir ışıkla doldururken, uzun zamandır hissetmediği bir hafiflik kapladı içini. Sanki yalnızca gökyüzü değil, zihni de aydınlanıyordu. İlk kez belirsizlikle savaşmak yerine onunla birlikte yürümeyi öğreniyordu.

Günler yeniden olağan ritmine kavuştu.

Sabahları ofisine gidiyor, akşamları eve dönerken artık zihnini kemiren felaket senaryoları eskisi kadar yüksek sesle konuşmuyordu. Hafta sonlarını kızıyla geçiriyor; birlikte kurdukları küçük anılar, yıllardır ihmal ettiği iç huzurun yerini dolduruyordu. On iki yıllık eşi, onda yaşanan değişimi sessizce izliyordu. Adamın yüzüne yerleşen yumuşak ifade, yıllardır evlerinin duvarlarında eksik olan sıcaklığı yeniden canlandırmıştı. Aynı sofrada oturuyor, aynı cümlelere gülüyor, aynı sessizlikte huzur bulabiliyorlardı. Kadın, eşinin yalnızca gülümseyişinin değil, ruhunun da eve döndüğünü hissediyordu.

Tam her şey yeniden dengelenmiş gibi görünürken, bir telefon sesi bütün o kırılgan düzeni paramparça etti.

Arayanın sesi titriyordu.

Can dostu ağır bir kalp krizi geçirmişti.

Bu haber, yıllar boyunca birlikte yaşadıkları sayısız anıyı tek bir anda zihninin üzerine bıraktı. Dağların sessizliğinde kurdukları çadırlar, yıldızların altında sabaha kadar süren sohbetler, geleceğe dair kurdukları hayaller, kış gecelerinde fenerin cılız ışığında kayalıklardan tuttukları balıklar, hararetli tartışmaların sonunda birbirlerine sırt çevirmeyi hiç düşünmeyen dostlukları... Bütün anılar, yaklaşan bir vedanın gölgesiyle yeniden anlam kazanıyordu.

Krizin şiddeti kalbinde geri dönüşü zor bir hasar bırakmıştı. Doktorlar gerekli ameliyatı yapamıyor, bedeninin vereceği tepkiyi beklemekten başka çare bulamıyordu. Yaşam ile ölüm arasındaki ince çizgide asılı kalmıştı.

Bu haberle birlikte, karakterinin derinliklerinde sessizce bekleyen eski korkular yeniden uyandı.

Candaş'ın sabırla çözmeye başladığı düğüm, sanki hiç çözülmemiş gibi tekrar sıkılaştı. Özverili çabalarla ördüğü içsel denge, tek bir haberle çatırdamaya başlamıştı. Kontrol edemediği her olay, zihninde yeniden büyüyor; belirsizlik, eski alışkanlığı olan felaket senaryolarını besliyordu. Aklı sürekli aynı çıkmazın içinde dönüyordu: Bir şey yapmalıydı. Mutlaka yapabileceği bir şey olmalıydı. Oysa ilk kez, bilgisi, deneyimi ve iradesi aynı duvara çarpıyordu. Beklemekten başka hiçbir seçeneği yoktu.

İnsan bazen çaresizliği kabul etmektense boş yere mücadele etmeyi seçerdi. Çünkü mücadele etmek, hiçbir şey yapamamaktan daha katlanılabilirdi. O ise hastane koridorlarından gelecek tek bir cümleye bağımlı hâle gelmişti. Telefonun çalmasından korkuyor, çalmamasından daha çok korkuyordu.

O an fark etti ki insanın en büyük savaşı ölümle değil, ölüm karşısındaki güçsüzlüğüyledir.

Ve zihninin derinliklerinden Candaş'ın sakin sesi yeniden yükseldi.

"Kontrol edemediğin şeylerle savaşırken aslında kendinle savaşıyorsun. Hayat senden her şeyi çözmeni istemiyor; bazen yalnızca tanıklık etmeni istiyor."

Bu sözler, korkunun uğultusu içinde güçlükle duyulan uzak bir melodi gibiydi. Yine de ona tutunmaya çalıştı. Çünkü artık biliyordu: Gerçek cesaret, yaşamı yönetebilmekte değil, onu bütün belirsizliğiyle kabul edebilmekte saklıydı.

Annesinin anlattığı masallarda iyiler daima kötülere galip gelirdi. O masalların karanlık köşesinde ise hep aynı figür beklerdi: Karagoncolos. Her hikâyede başka bir surete bürünür, başka bir kötülüğün yükünü sırtlanırdı. Çocuk aklı, okul yolundaki yokuşun köşesinde duran cüce gazete bayiini bu masal yaratığıyla özdeşleştirmişti.  İri ve yumru burnu, çiçek bozuğu çopur yüzü, hiçbir duygu taşımayan donuk bakışlarıyla, sanki masalların karanlığından sıyrılıp sokağa yerleşmişti. Sanki insan olmaktan vazgeçmiş, masalların uğursuz gölgesinden sokağa düşmüş bir varlıktı. Dükkânında hep tek başına durur, geleni gideni sessizce izlerdi. Mahallede yalnız yaşadığı söylenirdi. Her sabah okul yolunda karşı kaldırıma geçer, başını eğerek yürürdü. Onunla göz göze gelirse, masallarda anlatılan kötülüğün kendi adını fısıldayacağından korkardı.

Fakat çocukluk korkuları zamanın içinde ölmezdi; yalnızca biçim değiştirirdi.

Son zamanlarda uykuları bozulmuştu. Ancak sabaha karşı sızabildiği kısa uykularında hep aynı rüya peşini bırakmıyordu. Islak taşların ay ışığını emdiği dar bir sokakta yürüyordu. Sokak sessizdi; öylesine sessizdi ki kendi nefesini bile yabancı sanıyordu. Arkasında, yakaları dik kara pelerininin içinde Karagoncolos yürüyordu. Ne yaklaşıyordu ne de uzaklaşıyordu. Aralarında görünmez bir mesafe vardı; ne korkunun izin verdiği kadar yakın ne de umudun izin verdiği kadar uzak yalnızca aynı mesafeyi koruyarak sessizce onu izliyordu. Ter içinde uyandığında ise şaşkın bakışlarla odanın karanlığını tarıyor, birkaç saniye boyunca rüyanın bitmediğine inanıyordu. Ancak odasının sessizliği onu yeniden gerçekliğe çağırıyor, yatağında doğrulup nefesini düzenleyebildiğinde bunun yalnızca bir düş olduğunu anlayabiliyordu.

Son gördüğü rüyadaysa her şey farklıydı. Bu kez çocuk değildi; yetişkin hâliyle aynı dar sokakta yürüyordu. Yıllardır kaçtığı korkuya ilk kez sırtını dönmek yerine yüzünü çevirdi. Bütün cesaretini toplayarak sordu:

“Bunca zamandır neden peşimdesin?”

Karagoncolos uzun süre sustu. Ardından beklenmedik bir sakinlikle konuştu.

“Ben seni takip etmiyordum... Seni korumaya çalışıyordum.”

Sonra Karagoncolos devamla.

"Sana zarar vermek için değil..."

Bir adım attı.

"...hayatta kalman için arkanda yürüdüm."

O an zaman geriye doğru aydınlandı.

Çocukluğunun bütün geceleri, bütün korkuları ve kaçışları tek bir cümlede birbirine karıştı.

Karşısındaki yaratığın ne gazete bayii ne de masallardan çıkmış uğursuz bir yaratık olduğunu anladı.

O, yıllardır içinde yaşayan korkunun ta kendisiydi.

İnsanı felç eden değil...

Tehlikeyi sezdiren...

Kaçmasını, saklanmasını, hayatta kalmasını sağlayan kadim bir içgüdü.

Yalnızca çocuk aklı onu bir canavarın suretine hapsetmişti.

O geceden sonra rüyalar seyrekleşti.

Karagoncolos yine geliyordu.

Ama artık ikisi de birbirinden kaçmıyordu.

Kimi zaman aynı sokakta omuz omuza yürüyor, kimi zaman sessizce oturup konuşuyorlardı. Ölümden, yalnızlıktan, suçluluktan, affetmekten ve insanın kendi karanlığıyla yaşamasından söz ediyorlardı.  Ve bazen, çocukluğundan beri peşinde olduğunu sandığı canavar, aslında uçurumun kenarında düşmemesi için arkasından sessizce yürüyen tek yoldaşı oluyordu.

 

Candaş'ın muayenehanesinden çıktığında içine yayılan hafifliğin gerçek sebebini artık biliyordu.

İnsan, korkusunu yenerek değil...

Onu tanıyarak iyileşiyordu. Bu düşüncelerle yürürken otomobille çarpıştığı caddede kendini bulmuştu. Oysa kazadan sonra buraya gelmeyeceğine dair kendine söz vermişti. Durdu başını kaldırdı gökyüzüne baktı.

İç sesi şöyle diyordu:

"Korku hâlâ burada..."

"...ama artık direksiyonda o oturmuyor."

M. Topaloğlu
Gercekedebiyat.com

 

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)