Benim yaşamımda da böyle bir sözcük oldu. Beni bana, beni arkadaşıma, beni insan olmaya bağlayan bir sözcüktü bu: Emanet!

Evet, emanet… Güvendiğiniz birine, zamanı geldiğinde geri almak üzere bir nesne ya da canlıyı bırakmak, yani emanet etmek…

O, kendisine güvenilen kişi, emanet bırakılana iyi bakmak, onu korumak zorundadır. Eğer emanete karşı dikkatli ve özenli olunmazsa, hem kendisine güven duyana, hem de kendi kişiliğine ihanet etmiş olur!

Emanete ihanet eden birine iyi gözle bakılmaz; ona artık güvenilmez…

Nihan Teyzem de bana, en yakın arkadaşımın, Ataol’un emanetiydi.

Ataol kim mi? Anlatacağım… Sanırım her şeyi baştan almam gerekiyor.

Ataol, ortaokul ve lise yıllarından arkadaşımdı.  Zaman zaman birbirimizin evine gider, birlikte ders çalışırdık. Böyle zamanlarda Nihan Teyze, sessiz adımlarla çevremizde döner, biricik oğluyla arkadaşının bir isteği olur mu diye adeta ağzımıza bakardı.

Eşini erken yaşta yitirmişti Nihan Teyze. Eşinden kalan az bir aylıkla, oğlunu özene bezene okutmaya çalışıyordu. Ataol, annesini hayata bağlayan kutsal bir güçtü sanki. Oğluna tutunmak, yaşama tutunmak anlamına geliyordu onun için. Yemeyip yediriyor, giymeyip giydiriyordu.

Ataol akıllı bir çocuktu. Annesinin kendisine düşkün oluşunu anlıyor ve kadına düş kırıklığı yaşatmamak için çaba gösteriyordu. Derslerinde başarılıydı. Havai ve düşüncesiz davranışlardan kaçınırdı hep. Annesinin kıt olanaklarını hiçbir zaman zorlamaz, onu sıkıntıya sokacak isteklerde bulunmazdı.

Ataol fen derslerinde başarılıydı; özellikle matematikte sınıfın birincisiydi. Benimse en iyi dersim Türkçeydi. O beni matematik çalıştırır, ben de onun kompozisyon ödevlerini yazmasına yardımcı olurdum. Gelecekte seçeceğimiz meslekler, daha ortaokul sıralarında belliydi. Ataol geleceğin hekimi ya da mühendisiydi. Öğretmenlerimiz ona o gözle bakıyordu. Ben de kafama gazeteci olmayı koymuştum!

Böyle düşler içinde yatıp kalkıyorduk...

Ataol düşçü biri de değildi aslında, ilerde iyi bir mesleği olacağından emindi; yalnızca hangi mesleği seçeceği konusunda ikircimliydi henüz…

Bense yılların hızla geçmesini, bir an önce hayata atılmayı, içinde yüzdüğümüz düşlerin bir gün önce gerçekleşmesini özlüyordum.

Lise yıllarımız da bu düşler içinde geçti...

Ataol fen bölümünü seçmişti; ben edebiyat bölümünü… Ayrı sınıflarda okuyorduk, ama bir tek günümüz bile ayrı geçmiyordu.  Sabahları birbirimizi almadan yola çıkmıyor; okula kadar derslerden, sınavlardan, hocalarımızdan söz ederek okula geliyorduk… Ders aralarında bile birbirimizi buluyor, başka kimselerin arkadaşlığına gereksinim duymadan, birlikte zaman geçiriyorduk.

Bizi dışarıdan izleyen biri, yapışık kardeşler sanırdı.

Bilirsiniz, bazen bir sözcük, bir tek sözcük, insanın yaşamında büyük bir yer tutar. Adeta kilit taşı görevi görür. Yaşamınız, o tek sözcüğün göze görünmez ipleriyle bağlanır, düğümlenir…

Benim yaşamımda da böyle bir sözcük oldu. Beni bana, beni arkadaşıma, beni insan olmaya bağlayan bir sözcüktü bu: Emanet!

Evet, emanet… Güvendiğiniz birine, zamanı geldiğinde geri almak üzere bir nesne ya da canlıyı bırakmak, yani emanet etmek…

O, kendisine güvenilen kişi, emanet bırakılana iyi bakmak, onu korumak zorundadır. Eğer emanete karşı dikkatli ve özenli olunmazsa, hem kendisine güven duyana, hem de kendi kişiliğine ihanet etmiş olur!

Emanete ihanet eden birine iyi gözle bakılmaz; ona artık güvenilmez…

Nihan Teyzem de bana, en yakın arkadaşımın, Ataol’un emanetiydi.

Ataol kim mi? Anlatacağım… Sanırım her şeyi baştan almam gerekiyor.

Ataol, ortaokul ve lise yıllarından arkadaşımdı.  Zaman zaman birbirimizin evine gider, birlikte ders çalışırdık. Böyle zamanlarda Nihan Teyze, sessiz adımlarla çevremizde döner, biricik oğluyla arkadaşının bir isteği olur mu diye adeta ağzımıza bakardı.

Eşini erken yaşta yitirmişti Nihan Teyze. Eşinden kalan az bir aylıkla, oğlunu özene bezene okutmaya çalışıyordu. Ataol, annesini hayata bağlayan kutsal bir güçtü sanki. Oğluna tutunmak, yaşama tutunmak anlamına geliyordu onun için. Yemeyip yediriyor, giymeyip giydiriyordu.

Ataol akıllı bir çocuktu. Annesinin kendisine düşkün oluşunu anlıyor ve kadına düş kırıklığı yaşatmamak için çaba gösteriyordu. Derslerinde başarılıydı. Havai ve düşüncesiz davranışlardan kaçınırdı hep. Annesinin kıt olanaklarını hiçbir zaman zorlamaz, onu sıkıntıya sokacak isteklerde bulunmazdı.

Ataol fen derslerinde başarılıydı; özellikle matematikte sınıfın birincisiydi. Benimse en iyi dersim Türkçeydi. O beni matematik çalıştırır, ben de onun kompozisyon ödevlerini yazmasına yardımcı olurdum. Gelecekte seçeceğimiz meslekler, daha ortaokul sıralarında belliydi. Ataol geleceğin hekimi ya da mühendisiydi. Öğretmenlerimiz ona o gözle bakıyordu. Ben de kafama gazeteci olmayı koymuştum!

Böyle düşler içinde yatıp kalkıyorduk...

Ataol düşçü biri de değildi aslında, ilerde iyi bir mesleği olacağından emindi; yalnızca hangi mesleği seçeceği konusunda ikircimliydi henüz…

Bense yılların hızla geçmesini, bir an önce hayata atılmayı, içinde yüzdüğümüz düşlerin bir gün önce gerçekleşmesini özlüyordum.

Lise yıllarımız da bu düşler içinde geçti...

Ataol fen bölümünü seçmişti; ben edebiyat bölümünü… Ayrı sınıflarda okuyorduk, ama bir tek günümüz bile ayrı geçmiyordu.  Sabahları birbirimizi almadan yola çıkmıyor; okula kadar derslerden, sınavlardan, hocalarımızdan söz ederek okula geliyorduk… Ders aralarında bile birbirimizi buluyor, başka kimselerin arkadaşlığına gereksinim duymadan, birlikte zaman geçiriyorduk.

Bizi dışarıdan izleyen biri, yapışık kardeşler sanırdı.

Kimi günler, ders çalışma bahanesiyle annemden izin alır, Ataol’larda kalırdım. Böyle günlerde Nihan Teyze bana da, tıpkı oğluna yaptığı gibi özenle bakardı. Evin içinde bizi rahatsız etmemek için kedi adımlarıyla yürür; yiyecek bir şeyler getirdiğinde tepsiyle oda kapısına bırakırdı.

Bizse biraz ders çalışır, daha çok da düşlere dalıp söyleşirdik kendi aramızda. Düşlerimiz vardı, evet…

Önümüzde yaşanacak yıllarımız… Biz geleceği net olarak göremesek de, düş gücüyle kurgulamaya çalışıyorduk… Bulunduğumuz odanın, evin, mahallenin, hatta kentin dışına taşıyordu düşlerimiz...

İçinde kaygı yoktu, umutsuzluk yoktu düşlerimizin. Parasızlık hiç yoktu. Bizi bekleyen gelecekte, sanki cennetin kapıları açılacaktı önümüze! Her şey gönlümüzce olacak, mutlu bir yaşam sürecektik…

Ataol’un düşlerinin içinde annesi de vardı hiç kuşkusuz. Geleceğini annesiz olarak hiç düşünmüyor, düşünemiyordu... Mimar ya da mühendis olacak, içinde Nihan Teyze’nin sultanlar gibi yaşayacağı koskoca bir ev yapacaktı… Nihan Teyze’nin buyruğu altında hizmetliler olacaktı… Yediği önünde, yemediği ardında!

Niye yalan söyleyeyim, benimse ilk gençlik düşlerimi süsleyen biricik kişi, birbirimizi çok seveceğimiz, güzeller güzeli bir sevgiliydi. Tanıdığım böyle biri yoktu henüz. Ama düşlerimde yaşıyordu o; eli elimde, gözleri gözlerimde…  Gözlerinin içinde yitip gitmeyi özlediğim biri… Bir yerlerde soluk alıyordu o güzel şimdi. Kendisini bulacağım günü bekleyerek gözlerini yollara dikmişti…

Bizi kuşatan, yolumuzun üstende pusu kurmuş olan olumsuzlukları bilmek istemiyorduk o yaşlarda.

Nihan Teyze’nin gözleri bozuktu.  İleride tümüyle görme yetisini yitirmekten korkuyordu. Ataol onun gelecekte gözü, eli, bastonu olacaktı… Oğlunun varlığı onun yaşam desteğiydi.

Liseyi bitirip üniversite kapısına geldiğimizde Nihan Teyze yine bizimleydi.

Ataol, aklına koyduğu gibi, Teknik Üniversite’nin inşaat mühendisliği bölümünü kazanmıştı. Ben de, bir başka üniversitenin basın yayın bölümünü… Okullarımız ayrıydı, buna karşın birbirimizden uzak değildik... Koşulları zorlayarak da olsa, haftada bir iki gün görüşebiliyorduk.

Nihan Teyze, Ataol’un rahat okuması uğruna, memlekette aileden kalma nesi var nesi yoksa elden çıkardı. Topladığı parayla eski ve küçük bir ev satın aldı. Tabii  Ataol’un okuluna yakın bir semtteydi yeni evleri. Yürüyerek okuluna gidip gelebilsin istiyordu ana yüreği. Kendi de onun yanında, hizmetinde olacaktı yine… Oğlu gözünün önünde, eli onun üstünde olacaktı.

Ataol, annesinin ikinci çocuğuydu aslında. Daha önce de bir erkek çocuk dünyaya getirmişti Teyze.

Pek seyrek olarak anardı ilk oğlunu. Gözleri hemen nemlenir, yüzü bulutlanırdı o an. Bir trafik kazasında kocasıyla birlikte yitirmişti çocuğunu! Çocuğu yanında götürmemesi için eşine ısrar etmiş.

Adam, karısının ısrarını ciddiye almamış… “Çok severdi oğlunu, o yüzden, giderken de kendisiyle birlikte olsun istedi zahir!” derdi.

Kim bilir, ola ki gözlerinin bozulması, yitirdiği çocuğunun ardından uzun zaman ağladığı içindi! Sonra Ataol büyüyüp yetişince, annesine acılarına biraz olsun unutturmuş, gözyaşlarını kurutmuştu.

Kocasının ölümü üzerine, onun aylığı kendisine ve Ataol’a bağlanmıştı. Ana oğul, aylıklarıyla kimseye muhtaç olmadan geçiniyorlardı.


Bense okuduğum okula yakın bir yerdeki öğrenci yurduna yerleşmiştim. Bir yandan okula gidiyor, bir yandan da büyük kenti bir ucundan keşfetmeye çalışıyordum. Baş döndürücü bir yaşam çarkının içine yuvarlanmış gibi duyumsuyordum kendimi. Ya at gözlüğüyle yaşayacaktım; yani okulla yurt arasına bir ip gerip, o ipin üstünde gidip gelecek, başka hiçbir şeyle ilgilenmeyecektim ya da bu büyük kentin bir bireyi olmayı başaracaktım... Oysa koşullarım, her iki çizginin ortasında yaşamaya zorluyordu beni. Hem düzenli biçimde okula gidiyor, hem de içinde soluk aldığımız kentin atmosferini duyumsamaya, gizlerini çözmeye çalışıyordum kendimce.

Kimi zaman Ataol gelip yurttan alıyordu beni. Nihan Teyze özellikle yolluyordu Ataol’u. Memleketten getirdiği malzemelerle yerel yemeklerimizden yapıyor; bana da yedirmezse içine sinmiyordu.

Tıpkı memleketteki gibi alçakgönüllü bir düzen kurmuşlardı burada da... Arada bir, ben de onların bu küçük dünyasına ekleniyordum işte. Varsa eğer, sıkıntılarını belli etmiyor,  iyi görünmeye çalışıyorlardı. Bir anlamda da, büyük kentteki yalnızlıklarına ortak oluyordum. Bir aradayken, memlekete gitmiş gibi oluyorduk çünkü.

Özveriyle hazırlanmış sofrada yemeğimizi yiyor, dumanı tüten sıcak çaylarımızı içiyor, sonra kaldığım yurdun kapısı kapanmadan yola çıkıyordum. Kimileyin Ataol da benimle çıkıp durağa kadar yürüyordu.

Geleceğe ilişkin düşlerimizi gerçekleştirme yolunda ikimiz de önemli birer adım atmıştık. Ama nedense hâlâ uzun sürecek bir gecenin karanlığından geçiyoruz gibime geliyordu! Hâlâ ileriki günlerimizi net göremiyordum… Yaşam sanki bir kör dövüşü halinde geçiyor; bu da insanı karamsar yapıyordu.

Böylesine bir karamsarlık duygusundan sıyrılmam için aynı sınıfta okuduğumuz Işık’la arkadaş olmamız gerekiyormuş meğer… Işık, sanki adından kaynaklanan bir aydınlık yayıyordu çevresine! Ya da ben öyle görüyordum.

Okula gelemediği bir günün ders notlarını, kimde var diye soruştururken, bende olduğunu söyledim ona. “Bir günlüğüne defterinizi rica edebilir miyim,” dedi. “Temize çekip getiririm.”

Notlarımı içeren defteri verdim.

Söz verdiği gibi ertesi gün geri getirdi.

Teşekkür ederken, yüzünden, bakışlarından taşan içtenlik, onun güvenilir bir insan olduğunu söylüyordu.

Sonra uzun bir arkadaşlığın sözleşmesini imzalarcasına birlikte çay içtik okul kantininde. Onun bir arkadaş grubu vardı zaten. Kimi liseden arkadaşı, kimi oturduğu semtten… Böylece bu arkadaş listesine adımı yazdırmış oldum.

Işık, bir yandan basın yayın öğrenimini sürdürürken, bir yandan da bir edebiyat dergisinde yarım gün çalışıyordu. Dergi yönetmeninin yardımcılığını yapıyor; her sayı bir konuda sanat insanları arasında soruşturma düzenliyor, röportajlar yapıyordu. Sanat insanlarını, özellikle de edebiyatçıları ilgiyle izlediğimi, kitaplarını okuduğumu görünce, beni daha bir ciddiye aldı sanırım. Arkadaşlığımız ilerledi.

Çoğu günler okuldan çıkıp ya öğrenci kahvelerine takılıyor ya da sinemaya, tiyatroya, sergi açılışlarına gidiyorduk birlikte. Özellikle, dergiye gelen ilk açılış davetlerini kaçırmıyorduk.

Bir akşam da Işık’ı yanıma katıp Nihan Teyze’ye götürdüm.

Nihan Teyze’deki coşkuyu görecektiniz… Önce biraz çekimser davransa da, kararsızlığı çabuk geçti. Ne yapacağını, ne ikram edeceğini, nasıl övgüler yağdıracağını bilemedi…  Işık’ın içtenliği de bunda etkili oldu. Uzun zamandır görmediği bir aile büyüğüyle karşılaşmış gibi içtenlikle elini öpüp başına götürdü.

Kendisine yöneltilen her soruya açık yüreklilikle yanıt verdi. “Aman Teyzeciğim siz yorulmayın!” diyerek ardı sıra mutfağa geçti…

Orada bulunduğumuz birkaç saat içinde kırk yıllık dost olmuşlardı.

Nihan Teyze hayran bakışlarla Işık’ı dinlerken bir yandan da Ataol’a sitemler ediyordu:

“Şöyle güzel bir gelin adayı senden de istiyorum!”

Işık’ın ve benim, “Biz yalnızca arkadaşız…” demelerimize kulak asmıyordu bile.

Ataol’sa gülümsemekle yetiniyordu sindiği köşede. Nihan Teyze sanki ondan, olanaksız bir şey istiyormuş gibi… İşte o zaman fark ettim, Ataol kalbinde annesinden başka birine yer açmak istemiyordu sanki. Anne sevgisi onu mutlu etmeye yetiyordu.

Bu konuyu aramızda konuşmaya bir daha hiç fırsatımız olamayacağını nereden bilirdim?

Üniversitede okumak üzere büyük kente gelişimizin ikinci yılıydı, evet…

Her şey yolunda görünüyordu: İkinci yılda hedefimize doğru bir adım daha yaklaşmıştık işte. Büyük kentte yaşamanın ürküntüsü silinip gitmişti kafamızdan. Geriye dönüşümüz yoktu. İleriye doğru hızla akan nehrin sularına kaptırmıştık kendimizi. Bundan da memnunduk.

Okulda, “Basın Tarihi” Hocamızın dikkatini çekmeyi başarmıştım. Dili kullanışımı pek beğeniyordu. “Kendini geliştirirsen iyi bir röportaj yazarı olabilirsin” demişti bir keresinde. Bu saptama, basın dünyasının kapılarını açmış kadar değerliydi benim için. Anahtar niteliğinde bir sözdü bu... Hocamın verdiği bu anahtarla, varmak isteğim kapıları açabilecektim.

Böyle kendime dönük bir mutluluğun keyfini yaşarken ben, arkadaşım, can dostum Ataol, henüz yaşamının ilkbahar çağında kötü bir hastalığın pençesine düşüyordu!...

Canım kardeşim, okulunu bitirmeyi, geleceğini kurmayı bir yana bırakıp yaşama tutunma savaşının içinde bulmuştu kendini bir anda!

Uzunca bir süreden beri ara ara başının ağrıdığını söyler, ama doktora gitmeye gerek görmezdi. Her defasında bir aspirinle geçiştirirdi. Kuşkusuz gençlik çağı biraz da yaşamın değerini tam kavrayamamak gibi deneyimsizlikleri içinde taşıyor. Kişinin, kendi canının değerini anlayabilmesi için illa da başına bir dert açılması gerekiyor… Ne yazık ki!

Zaman zaman başını yoklayan ağrılar giderek dayanılmaz bir hale varınca, Üniversite hekiminin kapısını çalmış; o da kendisini Tıp Fakültesi hocalarına yönlendirmiş…

Tıp Fakültesi Hastanesi’nde çekilen filmde, kafatası içinde giderek büyüyen bir tümör saptanmış!

O durumda bile annesini üzmemenin yollarını düşünmüş kendince… Son günlerinde anlatacaktı bana... Bu nedenle başlarda, geçici bir hastalığa yakalanmış gibi, hepimizi yanılmıştı. Hastalık sürecini kendi başına yaşayacak diye kurgulamış… Elbette başlarda iyileşme umudu içindeymiş…

O umutla, annesini de, beni de bir yıla yakın bir zaman oyaladı.

Hastalık nedeniyle yaşadığı bulantı ve kusmaları önemsiz gibi gösteriyormuş annesine. Gözleri bulanıklaşmış, çift görmeye başlamış…

Bütün bunlar olurken o hem kendini, hem bizi kandırmayı sürdürmüş! Tanıyı koyan hocanın, ameliyat önerisini kulak arkası etmiş. İlaçlarla iyileşeceğine inanmaya, kafatasının içindeki azgın hücrenin mutlaka iyi huylu olacağına inanmaya, daha doğrusu kendi kendini aldatmaya çalışmış…

Hastanede ziyaretine gittiğimde, bilinci henüz yerindeydi. İki gün önce evde dengesini yitirip düşünce, Nihan Teyze çığlık çığlığa komşulara seslenmiş…

Ne kadar üzüldüğümü, tek sözcük bile edemediğimi görünce uzanıp elimi tuttu yattığı yerden.
“Benim için üzülme!” dedi usulca. “Kardeşim daha da küçük yaşta ölmüş. O, benim kadar bile aşamamış… Üzüntüm yalnızca annemi yalnız bırakacağım için… Annemi yalnızca sana emanet edebilirim. Sana güvenebilirim bir tek!”

İkimizin de gözpınarları taşmış, yüzümüzden yaşlar süzülüyordu.

“Böyle konuşma!” diyebildim ancak. Sözcükler boğazıma takılıyordu sanki. “İyileşeceksin! Annen, elbette benim de annem sayılır. Ama buna gerek kalmayacak, göreceksin.”

Göz göze geldik. Gülümsemeye çalıştım ona. İkimiz de inanmıyorduk bu sözlere. Karyolanın yanı başında, sandalyede diken üstünde gibiydim.

Karşılıklı sustuk öyle.

Biraz sakinleşince, bana, son aylarda annesini üzmemek için kendi kendini tükenişe sürüklediğini acı acı itiraf etti. Artık saklayacak bir şey kalmamıştı. O kadar ki, sesi bile tükenmişti!

Sonra buz üstünde kayar gibi kayıp gitti yaşamdan…

O gerçekte, sultanlar gibi yaşatmayı düşlediği anacığının elinden kayıp gitti!

Nihan Teyze, oğulcuğunun ardından eve tümüyle kapattı kendini. Başka ne yapabilirdi ki? Oturduğu semti bile fazla tanımıyordu. Komşuluk ettiği bir iki aile, alışveriş yaptığı birkaç esnaf… Hepsi o kadar. Evin içinde, oğlunun elinin değdiği bir dolu eşya vardı oysa. Evin duvarlarına oğlunun sesi, soluğu sinip kalmıştı elbet. Hâlâ Ataol’un hayali evin içindeydi, göz önünde salınıyordu ona göre. Oradan uzaklaşmak, Ataol’dan uzaklaşmak anlamına geliyordu hiç kuşkusuz. Hem gidebilecek neresi vardı ki? Son iki üç yılın anılarını bırakıp da nerede avutabilirdi yaralı ana yüreğini?

Ataol’un ölüm döşeğinde annesini emanet edişi de benim aklımdan çıkmıyordu… Son kez elimi tutuşunu, göz göze gelişimizi uzun bir zaman duyumsayacaktım.

Nihan Teyze’nin dış dünyayla tek bağlantısı bendim. Komşulardan da kapısını çalıp onu kollayanlar vardı ama, biliyorum, Teyzemin gözünde ben Ataol’un  bir parçasıydım.

Üçüncü sınıfa geçtiğimde,  Basın Tarihi Hocamızın köşe yazarı olduğu gazetede stajyer muhabir olarak işe başladım. Bu, mesleğe adım attığımın en önemli belirtisiydi. Hocam gazetenin Yazıişleri Müdürüyle konuşmuş, benimle ilgili övücü sözler etmiş. Yazıişleri Müdürü’ne gittiğimde, “Bakalım Hocanın dediği gibi gerçekten elin kalem tutuyor mu?” dedi ciddi bir havada? Ardından Düzeltme Şefi’ni çağırdı odasına. Şef esmer, uzun boylu, asık yüzlü, sürekli elinde kalemle dolaşan, her an bir köşeden yanlış yazılmış söz çıkacak da onu düzeltecekmiş gibi tetikte sanırdınız.

Müdür: “Hocası çok övdü bu delikanlıyı” diye açıkladı. “Al çalıştır. Eti de senin, kemiği de… Gazeteci olacaksa, önce düzeltme odasını tanısın. Yazı diline dikkat etmeyi öğrensin. Yanlışları görürse, yanlış yapmaktan kaçınır!”

Talimatı alan Şef, bu açıklama üzerine bana döndü: “Gel benimle!” dedi.

Birlikte düzeltme odasına indik geçtik.  Uzunca bir masanın çevresinde iki düzeltmen bilgisayardan yazı okuyup düzeltiyor; iki kişi de bilgisayardan çıkış almışlar, biri alçak sesle okuyup düzeltiyor, öteki elindeki kâğıttan izliyordu.

Şefin masası da kâğıtlarla doluydu… Beni karşısındaki sandalyeye oturttu. Hemen sezinlemiştim: Yüzü asık ama davranışları yumuşak ve insancıldı.

Tam bu sırada gazetenin çaycısı, elinde çay dolu askısıyla yanımızda belirdi. Şef’in önüne çay dolu bardağı bıraktı. Geçip gidiyordu, Şef müdahale etti: “Arkadaşa da bırak! O artık benim elemanım. Sakın es geçeyim deme!”

Eleman sözü geçince, öteki çalışanlar bir an durup beni süzdüler. Bakışlarıyla “hoş geldin” diyorlardı sanki.

Şef, beni onlara, onları da adlarını söyleyerek bana tanıttı.

Hepsiyle göz göze ve gülümseyerek selamlaştık, tanışma bitti, işlerine döndüler.

Şef: “Sen bugün konuk sayılırsın ama…”  dedi. “Boş oturup da sıkılma... İstersen arkadaşlarına yardım edebilirsin.  Ne yapacağını sana gösterirler. Bugün çaylar da benden. Ondan sonraki günlerde hep senden içeriz! Burada kural böyle işler.”

Basın yaşamım böylece başlamış oldu. Çekine çekine çayımı yudumlarken,  içinde bulunduğumuz odayı gözden geçiriyordum.  Arada bir telaşlı insanlar girip çıkıyordu. Bir suskunluk egemendi odaya.

İbadet suskunluğu gibi kutsal bir hava vardı ortalıkta; belki de bana öyle geliyordu.

Öğlenden sonraydı; Şef bir ara sordu:

“Alışıyor musun? Var mı bir sorun?”

“Tek sorunum okul!” diye hemen gündeme getirdim. O ana kadar, kimse sormadığı için açıklayamamıştım. “Gündüzleri okulda olmam gerekecek…”

Şef bir an durdu. Bir şey anımsamak ister gibi boşluğa baktı.

“Geceleyin çalışan ekibimiz de var,” dedi. “Orda da yararlanırız senden. Dert değil.”

Gülümsedi.

Rahatlamıştım.

Asıl kaygımı dile getiremiyordum elbet. Nihan Teyze’den söz etsem, arkadaşımın emaneti olduğunu, onunla da ilgilenmem gerektiğini söylesem… Nasıl karşılanırdı? O da benim sorunumdu artık.

Gazetenin telefonunu verebilirdim Nihan Teyze’ye. Bir sıkıntısı olursa, bana telefonla ulaşabilirdi.

Hafta arası olanak bulamasam bile, hafta sonları mutlaka uğrar, eksiklerini giderir, kimi işlerine yardımcı olabilirdim.

O günlerde ben bu düşünceleri kafamda geliştirirken başka bir kapı açıldı!

Nihan Teyze’nin durumuna üzülen Işık, ona nasıl yardımcı olabiliriz diye sordu…

Arkadaşımın, duyarlı ve insancıl bir yüreğe sahip olduğundan kuşkum yoktu zaten. Ama kendiliğinden yardım kaygısı taşıması, ona olan güvenimi büsbütün artırmıştı.

Hiç değilse haftada bir gün yanına uğrayıp ona yalnızlığını unutturabilir, onu pazar alışverişine çıkarabilirsin, dedim. Hiç ikirciklenmeden:

“Sevinerek yaparım!” diye yanıtladı.

“Ayrıca fırsat buldukça birlikte de gidebiliriz,” dedim.

“Evet…” dedi. “Gidebiliriz.”

“Beni rahatlattın!” dedim.

“İnsanlık görevimiz, kaçamayız!” karşılığını verdi.

Gülümseyerek bakıştık öyle. Karşılıklı sustuk.

Nihan Teyze yaşamımızın vazgeçilmez bir parçasıydı artık.  Biricik oğlunu geri getiremezdik ama, hiç değilse yaşamda yalnız olmadığı duygusunu verebilirdik.

Işık’ın ya da benim, ona uğrayamadığımız günlerde gazeteden telefonla arayıp hatırını soruyor, durumunu öğreniyordum.

Sesimi duyması bile Nihan Teyze’yi sevindirmeye yetiyordu!

Eşinden kalan üç aylığını alması için mutlaka ikimizden biri uğruyor; onu bankaya kadar götürüyorduk. Aylığını alır almaz yolumuzu semt çarşısından geçiriyorduk. Çarşıdan geçerken gereksinimlerini satın alıyordu Teyzem. Bir de kolumuza girip bizi zorla börekçiye sokuyor; suböreği ısmarlıyordu. Ne kadar karşı çıksam da, bana ya da Işık’a suböreği ısmarlamadan göndermiyordu.

Sürekli evde oturmaktan kilosu biraz artmış, bacakları yürümeyi unutmuş oluyor; adımlarını atarken güçlük çekiyordu. Bu nedenle, yan yana yürürken mutlaka koluma girip destek alıyordu.

Bir de Nihan Teyzemi çok sevindiren bir şey yaptım: Ataol’un bendeki fotoğraflarından birini -karanlık odadaki arkadaşlardan rica ederek- büyük boy karta bastırıp güzelce çerçevelettim; götürüp kendisine verdim! Fotoğrafı eline alıp da, Ataol’un o, capcanlı bakan gözleriyle karşılaşınca, gözyaşları sel oldu artık! Bir yandan fotoğrafa sevinerek ağlıyor, bir yandan yüreğinde depreşen acıyla ağlıyordu!

Dakikalarca elinde tuttu çerçeveli fotoğrafı. Öptü ağladı, öptü ağladı…

Her an gözünün önünde olacak bir yere astık.

Hem ağlıyor, hem teşekkür ediyor…

En sonunda ellerimi iki eliyle tuttu; minnettar bakışlarla gözlerimin içine bakarak şöyle dedi:
“Beni oğlumun yanına koy. Daha ne kadar yaşarım bilmem. Ama biliyorum ki, bu ayrılık beni fazla yaşatmaz, oğul! O zaman geldiğinde, beni oğlumun toprağına koy ki, onu sonsuza kadar kucaklayıp yatayım. Bu acı ancak o zaman diner. Sen de benim bir oğlumsun işte. Bu isteğimi yerine getirirsin… Başka da bir dileğim yok. İyi ki varsın, iyi ki yoldaş olmuşsunuz rahmetlimle…”

Ne diyeceğimi bilemeden kalakaldım öyle. Tanrı uzun ömür versin demek bile dilime zor geldi. Uzun yaşayıp da yaşlılık hastalıklarıyla sürünecekse, bunu nasıl dileyebilirdim ki? Gerçi Nihan Teyze yaşlı biri sayılmazdı. Gelgelelim üst üste binen acılar belini bükmüştü; tıpkı içinden çürüyen ağaçlar gibi! Ne zaman yıkılacağını bilemezdiniz.

Eve yazdığım mektuplarda da anneme hep Nihan Teyze’den söz ediyordum. Annem tabii duyarlı bir insandı. Bana verdiği yanıtlarda destekleyici sözler ediyor; büyük sevap işlediğimi belirtiyordu. “Sakın ola, kadıncağızı ihmal etmeyesin!” diye vurguluyordu.

En yakın arkadaşımın annesi olmasa bile, annem ısrarla öğütlemese bile, Nihan Teyze gibi çaresizlik denizinde yüzme bilmeden çırpınan bir insana seyirci kalamazdım elbet.

Gece olsun gündüz olsun, onu en az günde bir kez yokluyordum. Ben gidemezsem Işık, o gidemezse ben, kapısını çalıyorduk. Gereksinimlerini alıp götürüyorduk.

Ne yazık ki, durumu iyiye gitmiyordu… Her geçen gün adımlarını daha da güçlükle atabiliyordu... Şişen ayaklarını güçlükle sürüklüyor, canının yandığı belli oluyordu. Bulunduğu yerden kalkıp tuvalete yürürken bile birine tutunma, yaslanma gereksinimi duyuyordu.

Onu bu halde bırakıp gitmek gücüme gidiyordu. Hiç içime sinmiyordu, ama beni çocuğunun yerine koysa bile, erkektim sonuçta. Kimi sorunlarını benimle değil de, Işık’la konuşmayı yeğliyordu.

Bir gün Işık’la söyleşirlerken, “Keşke evde bir can yoldaşım olsaydı” demiş.

Işık da, bir hasta bakıcı bulabileceğimizi belirtmiş.

Gelgelelim hastabakıcıya verebilecek ne Nihan Teyze’nin, ne de bizim bir gelirimiz vardı. Eline geçen üç aylığı hastabakıcıya verse, geriye ekmek alacak parası kalmıyordu.

Bu konuyu aramızda konuştuk günlerce. Bir ödeme yapmadan onunla kalıp destek olacak birini bulabilir miydik? Düşünüyor, işin işinden çıkarmıyorduk; çünkü böyle birini bulmak olanaksız değilse bile çok güçtü… Gidecek yeri bulunmayan, gücü kuvveti yerinde, boğaz tokluğuna razı olacak biri yoktu.

Gazetede çalışırken de, okulda ders dinlerken de aklımda hep bu konuyu taşıyordum.

Gazete ortamına çoktan alışmıştım. Kendimi kırk yıllık gazeteci gibi görüyordum. Düzeltme odasındaki arkadaşlara o denli alışmıştım ki, en azından okulu bitirinceye dek burada kalmak istiyordum.

Dayanışmacı, yardımsever arkadaşlardı. Ayrıca burası, gazetede yazan herkesin ayıplarının ortaya çıktığı yerdi sanki. Herkesin ayıpları burada kapatılıyordu. Yalnızca dizgi yanlışları değil, dil yanlışları, yazım yanlışları, hatta bilgi yanlışları da yakalanıp düzeltiliyordu. Düzeltmenler büyük bir iyi niyetle gazetemizin doğru düzgün yazılarla çıkması için adeta çırpınıyordu! Kördüğüm olmuş tümceleri çözüp anlaşılır hale getiriyor; daha da düzeltemezlerse, o yazıyı yazan kişiyi bulup sorunu birlikte gideriyorlardı. Bu fazladan işler, doğal bir görev gibi yapılıyordu.

Bir yandan işimizi yaparken, aralarda da söyleşiyorduk. Herkes kendi günlük işlerini, aile sorunlarını, parasal sıkıntılarını paylaşıyordu birbiriyle.

Çalışma arkadaşlarımızdan birinin annesi o günlerde Yaşlılar Bakımevi’ne yatırılmıştı.

Arkadaşımdan bunu işitir işitmez benim de kafamın içinde adeta bir ampul yandı o an!

Neden daha önce aklımıza gelmemişti bu? Bir ara birlikte çay içme bahanesiyle arkadaşımı bir köşeye çektim. Çaylarımızı yudumlarken, Yaşlılar Bakımevi’yle ilgili biraz bilgi vermesini rica ettim.

Evinin dışında bir yerde, tanımadığı kimselerle birlikte yaşamayı hiç düşünmemişti o güne dek. İlk söylediğimde pek yadırgadı bu öneriyi. “Öleceksem evimde öleyim!” diyerek tedirginliğini belli etti.

“Biliyorum, size yük oluyorum…” dedi ardından. Sesi kırılgandı.

Bu kez ben karşı çıktım ona: “Kesinlikle hayır! Siz de benim bir annemsiniz… Annem hakkını helal etmez, sizi ihmal edersem. Bunu biliyorsunuz.”

Kuşkusuz biliyordu.  Daha fazla üstelemedi. Ben de üstüne vardım. Karar kendisine bırakıp suskun kaldım.

Sonra bir kez de Işık’la konuşmuşlar aynı konuyu. Hem de kendi açmış… Kararsızmış henüz ama, şimdi hep bunu düşündüğünü söylemiş. Anlaşılan,  bakımevine yatmak için kendi kendini hazırlıyordu.

Bize de anlayışla beklemek düşüyordu elbet.

Fazla bekletmedi ama!

Bir gece gazetede çalışıyordum. Işık telefon etti. Ağlıyordu… Hıçkırıklı sesler arasında, Nihan Teyze’yi hastaneye kaldırdıklarını öğrendim.

Telefonu kapattım. Çalışma arkadaşlarıma bilgi vererek izin istedim. İzin lafın gelişiydi tabii. Koşarak çıktım, hemen bir taksiye atlayıp Işık’ın söylediği hastaneyi buldum.

Işık beni hastanenin kapısında bekliyordu.

Yoğun bakım odasına almışlardı Nihan Teyze’yi. Beni alıp doğruca nöbetçi hekime götürdü.

Beyin damarlarından birini pıhtı tıkamış! Hastaneye getirilmekte geç kalınmış… Kısacası, yaşasa bile felçli kalırmış…

Nöbetçi hekimin izniyle ve çok kısa kalmak koşuluyla yoğun bakım odasına indim.

Teyzeciğim uykuda gibiydi. Başucunda durup kalakaldım öyle. Bir an elini tutmak geldi içimden. Elini elime aldım. Kulağına eğildim. “Sözüm söz,” dedim. “Seni Ataol’un  yanına kendi elimle indireceğim!”

Sanki belli belirsiz elimi sıktı!

Söylediğimi anlamıştı sanıyorum.

Usulca öptüm tuttuğum elini, yine usulca bıraktım.

Daha da fazla kalamadım orada. Kendimi dışarı attım.

Yoğun bakım odasından çıktığımda acıdan donmuş gibiydim! Işık yanıma geldi, koluma girip kapıya yönlendirdi beni. Gözlerimden yaşlar akıyor, yanaklarımdan aşağı süzülüyordu.

“Ah Nihan Teyze!” dedim kendi kendime… “Ah, arkadaşımın emaneti!”

İki hafta kadar yoğun bakımda kaldı. Sonra onu sevgili oğlu, can arkadaşım, Ataol’un yanına götürdük. Emanetini toprağına teslim ettik.

Her anneler gününde Nihan Teyze’nin ziyaretine giderim, toprağına çiçekler bırakırım.  Bugüne dek hiç savsaklamadım bu görevi.

Necati Güngör
Gerçek Edebiyat

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)