Aradığım sosyalizmi bulamadım / Erdem Buyrukçu
Babam Muzaffer Buyrukçu bana Kapital’i uzatıp, “Bu düzenin değişmesi, yerine sosyalist bir düzenin yerleştirilmesi için mücadele eden bilinçli insanların safına katılma zamanın geldi. Bu kitap senin hayatını değiştirebilir”dediği zaman ortaokula yeni başlamıştım. 20-30 sayfa okuduktan sonra kitabı babama geri verdim ve "beğenmedim" dedim. Jules Verne’nin, Mark Twain’nin, Ömer Seyfettin, Sait Faik ve diğer okuduğum kitapların büyülü, okuyanı maceralara, bilmediği, tanımadığı dünyalara taşıyan, hüzünlendiren, ağlatan, korkutan bir kitap değildi. Çocukluğun masum, güvenli ve olağanüstü maceralarla dolu evrenine, Tom Sawyer ile Mississippi Nehri kıyısındaki küçük bir kasabada bir yolculuğa çıkamıyordun. Jules Verne'in hayal gücü denizaltısı sizi okyanusta korku salan esrarengiz bir deniz canavarının peşinde 20 000 fersah taşıyamıyordu. Bir balonla dünyayı dolaşamıyordun. Tatsız, tuzsuz, sevilmeyen bir yemek gibiydi. Kitabı okurken uykum gelmişti. Sonra babamın TİP’te yaptığı çalışmalarda, toplantılarda yer almaya başladım. Daha doğrusu babamın bir süredir peşinde olan polisleri atlatması için beni kullanmasına isteyerek izin verdim. Babamın geceleri anneme anlattıklarına kulak misafiri olduktan sonra kendimi Mayk Hammer’in kişiliğine büründürüp, hapse atılmaktan korkan babamı korumak için yanında olmak istedim. O sıralarda Partinin İzmir’de yaptığı 1. Büyük Kongre’sinden sonra yaşanan görüş ayrılıkları, ayrılıkları da beraberinde getirmiş, kongre bir kısım aydınların tüzüğün ünlü 53. maddesi yüzünden partiden atılmalarına veya istifalara yol açmıştı. Sendikacıların, partiye girecek olan sosyalist aydınlar karşısında denetimi elden kaçırmamak için Parti Lideri Aybar’a kabul ettirdikleri, “parti yönetiminde işçilerin sosyal çoğunluğu” koşulu, nedeniyle parti politikalarının üretilmesinde ve programın hazırlanmasında emeği geçen fikir işçisi durumundaki üyeler “aydın kesim”den sayıldığı için yönetime giremezken, işçi kökenli olmayan sendika yöneticileri, parti organlarında çoğunluğu sağlamıştı. Duruma itiraz edenler de ya istifa etmek zorunda bırakılmış ya da ihraç edilmişti. Aralarında babamın da bulunduğu MYK üyeleri İsmet Sungurbey, Doğan Özgüden’in yanı sıra Fethi Naci, Selahattin Hilav, Ali Yaşar, Şükran Kurdakul, Demir Özlü, Edip Cansever, Muzaffer Buyrukçu, Bekir Yenigün, Veysi Sarısözen ve Turgut Kazan, sık sık İsmet Sungurbey’in evinde toplanıp TİP genel başkanına sunacakları muhtıra ve kongre seçimlerinin yenilenmesi üzerine düşüncelerini paylaşıp, hararetli bir şekilde tartışıyorlardı. Oysa ben, benim tozlu sokağımda arkadaşlarımla top oynamak, 25 kuruşa kiraladığımız bisikletle saatlerce mahalleleri dolaşmak, komşulara su taşıyan mahallemizin Saka’sı Ahmet amcanın eşeğini kaçırıp gezmek, beni görünce suratını asan ilkokul aşkım Oya’yı görebilmek için iki sokak uzaklıktaki fırına ekmek almaya gitmek, mahalle kızlarıyla ip atlamak, sek sek oynamak isterken sosyalizm, halkçılık, devrimcilik... gibi hiç tanımadığım, ne olduğunu bilmediğim ama sık sık duyduğum kelimeler, kavramlar gibi beni ilgilendirmeyen –sendika, proletarya, revizyonist– anlatımlarını içeren konuşmaların ortasında tek başına kalmıştım. Düşüncelerimde orada olmasam da konuşulanlar, anlatılanlar usumda yavaş yavaş yer etmeye başlamıştı. Göçmen evimizi sık sık ziyaret eden zengin giyimli, güzel, hoş kokulu kadınların da olduğu Bulgar, Macar, Romen elçilik ataşelerinin, sekreterlerinin konuşmalarında da aynı sözcükleri duyuyordum. Lenin'den, Stalin’den, Marks’tan Bulgar devrimcisi Dimitrof’tan konuşuyorlardı. “Nazdrovya” - “En Kötü Günümümüz Böyle Olsun” denilerek sulandırılmış rakı ve mastika kadehleri ard arda boşalırken babama kendi ülkelerinde yaşamak isteyip istemediklerini soruyorlardı sık sık. Sosyalist bir yazar olarak kendi ülkelerinde yaşamanın avantajlarından söz ediyorlardı. Kendi ülkelerine gelmesi durumunda oturacağı villalardan, evde çalışacak hizmetçilerden konuşup babamı kandırmaya çalışıyorlardı. Yoğun baskılar sonucu babam kanar gibi olmuş ve evde başka bir ülkede daha rahat şartlar altında büyümek ve yaşamak isteyip istemediğimizi sormuştu. Bir süre, içinde hizmetçilerin, bana ait özel bir odamın olduğu, büyük bahçesinde kırmızı bisikletimle dolaşabileceğim filmlerdeki gibi yüzme havuzu olan bir "villa"nın hayallerini kurmuştuk. Biz kabul etmiştik ancak dedem, annemin ve benim gitmeme izin vermeyince olay kapanmış, babam bir daha bu konudan söz etmemişti. Türkiye’de yaşama kararından sonra o hoş kokulu kadınları bir daha görmemişti. Ama sosyalizm üzerine konuşmalar hiç bitmedi. Evimizi ziyaret eden babamın yazar, şair, sanatçı arkadaşlarıyla içki masalarında da sohbete sosyalizm ile başlanıp edebiyat ve şarkılarla bitiyordu. Devrimler yapılıp, kabineler kuruluyordu. Çevremde babam nedeniyle tanıştığım insanların sosyalist olması beni sosyalizmin iyi bir şey olduğuna inandırmaya başlamıştı. Öyle ya koskocaman sanatçı, onlarca kitap yazan, aklı başında, bilgili, binlerce kitap okumuş bu kadar insan boşu boşuna sosyalizme neden inanıyorlardı ki? Bir nedeni vardı muhakkak. Babam bana dışardan eve geldiği zaman çikolata, meyve, çerez veya oyuncak değil kitap getirirdi; ben de okurdum bıkıp usanmadan. O nedenle benim hiç oyuncağım olmadı. Bazen bir gecede iki kitap okur sabahlara kadar uykusuz kalırdım. Kısa bir süre içinde kitap kurdu olmuştum. Okudukça daha çok istiyordum. Kitapların düşüncelerimde yarattığı değişkenlik, daha iyi ve düzgün Türkçe konuşmaya başladığımı görmek, içimden gelen hikaye yazma istemi beni kitaplarla daha da bütünleştiriyordu. Artık tuvalete bile babam gibi kitapla gider olmuştum. Düşüncelerimin ezilen, sömürülen insanların yanında olmaya başlaması, sadece kendime ait bireysel mutluluğu değil, bütün ezilenlerin, fakirlerin mutluluğu için bir şeyler yapma isteği, tanımamama karşın sosyalizmi benimsemem de o yaşlarda olmuştur. Komünist diye adlandırılan ve her kış –Bu Kış Türkiye’ye komünizm gelecek– tehditleriyle korkutulduğumuz bir dönemde Bulgaristan’ı ilk ziyaret ettiğimde "sosyalizmin son aşaması" komünizmi ve komünist insanları tanıyacağım için hem meraklı hem sevinçliydim. Heyecandan yerimde duramadığım ilk günler sıcak toprak kokan bomboş sokaklarda dolaşmış ama sokakta gezinen bir kediye bile rastlamamıştım. Bir hayalet gibi tek başına dolaşmaktan canım sıkılıyordu. Birkaç gün sonra çok yaşlı olanların dışında herkesin işe gittiğini o nedenle gündüzleri köyde kimselerin olmadığını söylediklerinde çok şaşırmıştım. Ayni yaştaki insanlar İstanbul’da kahvelerde, parklarda dolaşırken burada tarlalarda çalışıyorlardı. Kadınlar çay, sinema, pasta gibi günler düzenleyip göbekler atarken burada geceyarısı tütüne gidiyorlardı. O bomboş sokaklar akşam üstü ile akşam sınırında birden canlanmaya başlıyor, tarlalardan dönen yorgun ama mutlu görüntü veren elleri nasırlı insanlarla doluyordu. Kasketli, bıyıklı Türkçe konuşan insanların arasında Türkiye’de bir dağ köyünde yaşıyormuş gibi hissetmeye başlamıştım. Akşamları köyün tek ufak fırınının önünde kısa süreli kuyruklar oluşuyordu. Siyah giyimli, bıyıklı ortodoks kadınları çıkıyordu ortalığa. (Sonradan Türkiye’de sosyalist düzende insanlar ekmek kuyruğunda bekliyorlar sözünü çok işittim ama ülkemde yaşadığım ekmek, sana yağı, zeytin yağı, sigara, tüp kuyruklarını görünce hep aklıma geldi ve hep gülüp geçtim.) Evde kalmaktan canım sıkılınca ben de köy yaşamına uymak istediğimi söyledim yanında kaldığım akrabalarıma ve onlarla tarlalara gidip çalışmaya başladım. Türkçe tadında Bulgarca türkülerin yankılandığı ovalarda soğan topladım. Geceyarısı uykumun en derin yerinde yatağımdan kalkıp tütün kırmaya gittim günlerce. Toplanan tütünleri dizdim. Sıcak güneş altında saatlerce harman dövdüm. En güzel kirazları, meyveleri ağacından koparıp yedim. Tarlada çalışırken öğle yemeklerinde ev ekmeği ile yenilen toprak kokan soğanların, domateslerin ve Türkiye’de görmediğim kadar büyük olan hıyarların tadını hâlâ unutabilmiş değilim. İneklerden sağılmış ve daha sıcaklığını yitirmemiş yağlı sütler içtim. Sabahları tavukların altından topladığım hala sıcaklığı koruyan yumurtalarla, ev yapımı reçeller, peynirlerle kahvaltımı yaptım. İlk sigaramı içtim. İlk defa bir kızla öpüştüm. İlk defa bir ilişkim platonik değildi. Sevgilim vardı. Büyülenmiş gibiydim. Sosyalizmi tanımadan komünizmi sevmiş hatta aşık olmuştum... Bir hafta sonu ağaçlara yerleştirilen hoparlörlerden hafif bir müzik dinletisinin doldurduğu sesiz parkta oturmuş yanındaki yeni tanıştığı arkadaşlarına Türkiye’deki yaşamı anlatıyordum ballandıra ballandıra. Halkın tek eğlencesi olan sinema dağılmış, insanlar evlerine gitme yerine parklarda oturup konuşmayı, gürbüz çalılıklar arasında sevişmeyi, içki içmeyi tercih ediyorlardı. Saat 10’u biraz geçmişti bir polis yaklaştı yanımıza ve parkı terk etmemizi istedi. Yanımdakiler benim misafir olduğumu anlatsalar da polis dinlemedi. “Tekrar buraya geldiğimde sizi burada görmek istemiyorum” diyerek gitti. Parktan ayrılmak zorunda kaldık. Çekoslovakya’da yaşanan olaylardan sonra kontrollerin arttığını, özellikle de Türk azınlık üzerinde belirli bir baskı kurulduğunu söylediler. Dört kişinin bir araya gelip oturması ve konuşması yasaklanmış. Bir yabancı ile bu yapılırsa –vatan hainliğine– giren bir suç sayılıp hemen gözaltına alınıyormuş. Köyde yaşayan bir akrabamın Komünist Parti Üyesi olması nedeniyle bize bir şey yapmamış polis. Şaşırmıştım... Görülmeyen ama hissedilen baskı yetmiyormuş gibi Bulgar Başbakanı Todor Jivkof’un imzalayıp son şeklini alan “Yakın Akraba Göçü” anlaşması sonrasında siyasal baskı ve zorunlu asimilasyon politikalarında da sertleşmeler başlamış. İsimlerin değişmesi gündemdeymiş. Türk azınlığın isimlerini değiştirmek istiyorlarmış. Herkes huzursuzmuş. Türkiye'ye gidip gitmeme kararsızlığı yaşıyormuş insanlar. Şaşkınlığım daha da artmıştı. Bir gün bana şehir dışında ufacık ve bakımsız evlerde yaşayan Çingenelerin oturdukları evleri gösterdiler. Sıvaları dökülmüş rengarenk evlerin çoğunda pencere ve kapı yoktu. Ufacık çocuklar çırılçıplak toprakla suyla oynuyorlar, sağa sola koşuşturuyorlardı. Kalın bıyıklı, nefes almakta zorlanan bir adam iki ev arasında eski bir sandalyeye oturmuş yercesine sigara içiyor, yaramazlık yapan çocuklara bağırıyordu durmadan. Sofya, Filibe sokaklarında ızgara maşa, köy yollarında elek satarak, Rus askerlerinin, turistlerin fallarına bakarak geçimlerini sağlıyorlarmış. 1950 yılında Türk göçünde bütün Bulgar Romanlarını, Türk göçmenlerin arasına karıştırarak kurtulmak için Türkiye’ye göndermek istemişler ama başarılı olamamışlar... İstanbul’da –Şen Mahalle– denilen Roman mahallesinde yaşayanlar da aynı şartlar içinde yaşam mücadelesi veriyordu. Sosyalizm sınıfsız bir toplum değil miydi? Olumsuzluklar, problemler olabilirdi ama bu sosyalizmin kötü olduğu anlamına gelmiyordu. Her köşede sevişen, eğitimli, bilgili, meslek sahibi, başarılı gençlerin bulunduğu bir sistem kötü olamazdı. Nasıl olsun ki? Aç ve açıkta kimse yoktu. Herkesin karnı doyuyordu. Evlerinde bir eksiklikleri yoktu. Kilerleri ev yapımı turşular, salçalar, reçellerle doluydu. Sağlık ve eğitim sistemi başarılıydı. Kaplıcaları bir çok hastalığa iyi geliyordu. Doktorları her derde çare bulan kişilerdi. Uluslararası sporda başarılı sonuçlar alıyorlardı... Her güzelin bir kusuru olurdu. Tütün dizme gecelerinin sabahlarında bir gün komşu köylere kamyonla yiyecek ve içecek taşıyan Komünist Partili dayımla gitmek istedim. Dayımın oğluyla birlikte kamyonun arkasına bindik. İnsanın iştahını kabartan mis gibi taze ekmekler, sosisler, salamlar, ev yapımı turşular, meyveler... Kendimi tutamamış, insanda açlık duygularını çoğaltan temiz dağ havasını bahane ederek bir parça taze ekmek kopartıp üç tane sosis yemiştim. Yemez olsaydım! Bunu gören dayıoğlu hemen babasına arabayı durdurup benim yediklerimi anlattı. Baba, oğul bana çok kızmışlardı, Bulgarca konuşmalarından, mimiklerinden, el hareketlerinden anlaşılıyordu ancak belli etmemeye çalışıyorlardı. Dayısı dağ başındaki köye ulaşıp getirdiklerini yetkiliye teslim ederken alanı dolduran insanlara beni gösterip bir şeyler anlattı. Bazı suratlar gülüp anlayışla karşılarken kötü bakışlı, sakallı suratlar ise asılmıştı. Köye gelene kadar konuşulmadı. Sonradan öğrendiğime göre devletin malını izinsiz alıp yiyemezmişim. Sayıları, gramları belliymiş. Ben üç sosis yiyerek suç işlemişim... Kafam karışmıştı. Toplanmak ve siyaset konuşmak yasaktı. Devleti eleştirmek yasaktı. Devlet malını –üç tane– sosis de olsa yemek yasaktı. Tatil bitip geri döndüğümde artık çocukluktan, ergen çağından çıkmış hissediyordum. Büyümüş, olgunlaşmış az da olsa Bulgarca öğrenmiştim. Almanya’dan gelen tükenmez kalemlerde gördüğüm soyunan kadınların gerçekleriyle beraber olmuş kadın vücudunu öğrenmiştim. Eğitimin ne kadar önemli olduğunu görmüştüm. Tatil boyu kafamda biriktirdiğim tüm soruları babama sordum, yanıtlarını bulabilmek için... Sosyalizm neydi? Toplumsal sınıfları ortadan kaldırıp toplumun örgütlenmesinde köklü bir değişiklik amaçlayan, toplumsal öğreti değil miydi? Toplumculuk değil miydi? Sosyalizm, iktidarın ve üretim araçlarının halkın kontrolünde olduğu, ortaklaşa kullanıldığı bir sistem değil miydi? Babama bizim tam olarak neyi savunduğumuzu sordum 14 yaş heyecanıyla. Bana tüm yanıtları kitaplardan bulabileceğimi söyledi ve bol bol kitap okumamı istedi. “Sorarlarsa Sosyal Demokrat olduğumuzu söyleyebilirsin ama ben sosyalistim” yanıtını almıştım. İkinci kez Bulgaristan’a gittiğimde herşeye daha farklı bir gözle, farklı bir pencereden bakmaya başlamıştım. Türkiye’de esen Deniz Gezmiş fırtınası önünde kanatlanmış uçuyordum adeta. Che Guevera’nın hayatını okuyup duvara resmini astıktan sonra içinde yanan ateşe engel olamıyor, filizlenmeye başlayan devrimci haraket içinde olmak istiyor, Dev-Genç’e katılmak için çareler arıyor ama tanıdığım olmadığı için bir şey yapamıyordum. Radyoda haberleri kaçırmıyor, sabahları gazetelerde Deniz Gezmiş ve arkadaşlarıyla ilgili haberleri okumadan dışarı çıkmıyordum. Kendimi devrimci olarak görmeye başlamıştım. Babamla doğru bulmadığım konularda tartışmaya, düşüncelerimi savunmaya başlamıştım. Köyden Filibe kentine geldiğimiz bir gün hava birden kararmış, kara bulutlar birden tepemizde çoğalıvermişti. Her an yağmur başlayabilirdi. Dayıoğlu, Bulgaristan’da Moskoviç marka arabaların neden direksiyonu olmadığını sorunca şaşırdım birden. “Direksiyonsuz araba mı olur” dedim. “Olur. Biz Rusya yönettiği için bizim arabaların direksiyonu yok” deyince güldüm.. “O zaman bizimkilerde de yok çünkü bizi Amerika yönlendiriyor...” dedim. Yağmurdan korunmak için kahve aramaya başladığımızda iki polisin uzun saçlı bir gencin saçlarını kestiğini gördüm. Yolun ortasına bir sandalyeye oturttukları çocuğun makasla saçlarını gelişigüzel kesiyorlar ve bağırarak kapitalizmden, emperyalizmden örnekler veriyorlardı... Yanımdaki Dayıoğlu Tevfik korkup heyecanlanmış geriye dönmemizi istemişti. Benim de saçlarım çok uzundu. “Senin saçlarını da keserler bu domuzlar...” dedi. Kesemeyeceklerini göstermek ve polisleri tahrik etmek için yanlarına yaklaşıp seyretmeye koyuldum. Beni görünce birşeyler söylediler anlamadığım sonra bir tanesi yanıma gelip anlatmaya başladı. Benim turist olduğumu anlayınca çocuğu orada yolun ortasında bırakıp gittiler. Uzun saç yasakmış. Polisler özellikle büyük şehirlerde yakaladıkları uzun saçlı gençlerin saçlarını kesiyorlarmış. Kent gençleri ona da bir çare bulmuşlar. Peruk kullanıyorlarmış. Polisi gördüklerinde çıkartıp sonra yine takıyorlarmış. Polise karşı gösterdiğim duruş birden beni ilgi odağı haline getirmişti. O gün hiç tanımadığım bir kızın evine konuk oldum saçlarım uzun diye. O gün hiç tanımadığım bir kızın yatağında sabahladım kırmızı taşlı bir yüzük hediye ettiğim için. (Bulgaristan’a gelirken yeğenimin verdiği öğütleri tutarak bol bol sakız, naylon kadın çorabı ve tahtakaleden aldığım onlarca renkli kadın yüzüğü götürmüştüm) Şimdi anlamıştım sosyalizm herkesin sadece karnının doyduğu bir sistemdi. Sosyalizmde yasaklar vardı ve tehlikeliydi. Sosyalizmde sınıflar da vardı. Yokluklar da vardı.. Villalar vardı ama o villanın içinde olan her şeye sahip köy evleri vardı. Ama en güzeli de Sosyalizm cinsellikti. Sosyalizmde korku vardı. Türkiye’de “Bu kış Komünizim gelebilir" korkusu yaratanların aksine Bulgaristan’da “Bu kış kapitalizm gelebilir” korkusu vardı. Ben sosyalizm ile sevişmeyi sevmiştim. Bulgaristan’dan döndüğümde içimdeki devrimci ateşi söndürebilmek için bir derneğe girip çalışmak istedim. Okuldaki bazı arkadaşlarımdan duyduğum İGD’ye gittim bir kaç kez. Neler yaptıklarına baktım. Savunmalarını öğrenmek istedim. Ne zaman gitsem Şah oynayan ve kitap okuyanlarla karşılaştım. Bazıları bere taşıyor bazıları ise pipo içiyordu. Burunlarından kıl aldırmayan, gıcık gıcık davranan bu insan topluluğundan hoşlanmamıştım ama denemek için üye olmak istediğimi söyleyince saçımın uzunluğunu ve kot pantolon giymemi öne sürerek benim küçük burjuva kökenli bir lümpen olduğumu söyleyerek başvurumu kabul etmediler. Gülüp geçtim ama araştırmalarıma ve incelemelerime devam ettim. Babamla konuştum. “Ben yirmi beş yıldır bu kavganın, bu sosyal mücadelenin içindeyim. Parti çalışmam oldu. Duruma çare arayan topluluklarla tartıştım, konuştum. İçinden çıktığım, bir üyesi olduğum yoksul halkın zulümden, baskıdan kurtulmasını, insanca yaşamasını, taşıyla toprağıyla ve hazinesiyle yağma edilen memleketimizi sosyalist bir düzenle kurtulacağına inandığım için katılım bu eyleme. Bizim toplantılarımızı da bastılar. Kavgalar oldu. Dövülenlerimiz oldu, sakat kalanlarımız oldu, öldürülenlerimiz oldu. Epey kurban verdik. Onların öteden beri istedikleri bizleri –suçlu duruma– düşürmek ve (Komünizim tehlikesi var, devlet elden gidiyor, milleti bölüyorlar) gerekçesiyle yok etmektir. Oyunlarını bildiğimize göre kurdukları tuzaklara düşmeyeceğiz. Yapılacak şey, akıllarımızı başlarımıza devşirmek ve -onlara- bizleri yutma olanağı vermemektir.” dedi. TKP’yi savunduğunu ama üyesi olmadığını söyledi. Ama benim legal veya illegal tüm çalışmalardan uzak durmamı istedi. “Gençlik duyguludur, bir yerde haksızlıklara büyüklerden önce karşı korlar, dayanamazlar ama asıl uyanışı engellerler. Öğrenci hareketleriyle olacak iş değil bu. Bir toplum belki böyle hareketlerle sarsılır, bazı bilinmeyenlerin anahtarını ele geçirir ama yeni bir düzen kurma olanağı yaratılamaz. 1968 yılında Fransa’da patlak veren ve Fransa’nın Üniversitelerindeki eğitim yetersizliğiyle ilgili olan hareketler kısa sürede bize de sıçramış, boykotlar, direnişler, kavgalar başlamıştı. İlkin iyiydi bu. Heyecanlı bir film seyrediyorduk sanki. Tansiyon her zaman yüksekti. Ama hatalı bir şeydi bu. Öğrenciler, toplum mekanizmasının en etkili yerlerinde bulunan babalarına, annelerine, amcalarına, akrabalarına karşı başkaldırmış gibiydiler.-Siz tutucusunuz, böyle yönetim olmaz, haklarımızı verirseniz ne ala vermezseniz biz zorla alırız- anlamını taşıyordu. Alamadılar. Devletin başındakiler sindirme hareketine başladılar. Yaraladılar, öldürdüler, devleti koruyan silahlı örgütleri üzerlerine sürerek. Bu iktisadi ve sosyal çöküntü içinde bulunan toplumda onulmaz yaralar açtı. Hava bulanmaya başladı. Böyle giderse askerleri getirecekler. Faşist bir yönetim kurarak kalabalıkların dolayısıyla devrimcilerin, toplumlara yol gösteren ilericilerin ağızlarına kilit vuracaklar, susturacaklar. Susturamadıklarını da tepeleyecekler. Kuş avlar gibi sokaklarda, evlerde insan avlayacaklar. Daha korkuncu ise sıkıyönetimin gelmesi. O zaman koyu bir karanlık çökecek Türkiye’nin üstüne. Ondan sonra da o karanlığı yırtıcam diye çabala dur. Yırtamazsın. Ağzına kilit vurulmuş, beynine kilit vurulmuş, elleri kolları bağlı insanlar ne yapabilir ki?” diyerek benden siyasetten uzak durmamı, hiçbir örgüte katılmamamı istedi. Yıllardır sosyalizmi savunan babamın anlattıkları beni tatmin etmemişti. Bundan sonra yaptığım tüm çalışmaları babamdan saklamaya karar verdim ve bağımsız olarak düşüncelerimi sürdürmeye devam ettim. Ta ki akşam lisesinde yaşanan bir olaya kadar o akşam hep eleştirip hem savunduğum bir partiye ilk adımı attım. Devrimci bir grubunun içine girmiştim. Militanlık yaptığım, tüm toplantılara, mitinglere, okul işgallerine, cenazeler katıldığım, afiş, yazı çalışmalarında bulunduğum. Teorinin yanına günlük yaşamı ekleyerek kitaplarında yardımıyla geliştirdiğim günlerden bir gün kendimi günlük gazetenin içinde buldum. Gündüzleri "Devrimci hareket"in tanınan isimleriyle bir arada çalışıyordum. Geceleri ise hücre çalışmasında bulunup günlük gazete satıyorduk çevremizde. Rüyada gibiydim. Sosyalist bir devrimin geleceğine kendimizi o kadar inandırmıştık ki hücre içinde belediye başkanı kim olacak kavgası yapılmaya başlanmıştı... Ama yalnız değildik. Bizim gibi sosyalist, devrimci olduğunu iddia eden başka gruplar da vardı. Ve durmadan çoğalıyordu. Gazetenin yazdığına göre sosyalist olduğunu iddia edip sosyalist bir devrim getirmek için mücadele eden elli örgüt vardı. Neredeyse bütün devrimci isimlerin adına bir örgüt kurulmuştu. İşin daha ilginci ise faşizme karşı mücadele etmesi gereken bu örgütlerin birbirleriyle çatışmasıydı. Sosyalizm adı altında yapılanları gördükçe, yaşadıkça umudumu yitirmeye başlamıştım. Bir gün çalıştığım gazetedeki kadın olan yazı işleri müdürüne gazetede çalışan bir kıza aşık olduğunu ve evlenmek istediğini söyleyince, “Biz devrimciler aşık olamayız...”yanıtını almıştı. Ama neden aşık olamayacağımızı söylememişti. Çetin Altan,"Sosyalistler viski içmeli üstadım...” derken bir gazetenin müdürü, "Devrimciler aşık olamaz” diyordu. Tüm bunların yanında evlenmek istediğim kız “Ben Aleviyim seninle evlenemem” diyerek evlilik teklifini kabul etmeyip nişanı atınca tüm ipleri koparmıştım. Gelişen ve yitirilen yıllar içinde kafamdaki sosyalist düşünceden hiç bir yerde ödün vermedim. Arkadaşlarımı, dostlarımı hatta düşüncelerimden dolayı işimi kaybettim ama her zaman düşündüğümü ve doğru bulduğumu savundum. Hiç bir kuruluşa üye olmadım onların askeri de olmadım. Yaşanan gelişmeler içinde sosyalizm adına yapılanların ve yaşananların içindeki yanlışlara hiç bir zaman suskun kalmadım. Mesleğimin verdiği öğretiyle her şeyi objektif bakışlarla izledim, damıttım ve süzdüm. Ayrımcılık yapmadım. Yalakalık yapmadım. Yalan haber yazmadım. Tüm görüşlere ve kuruluşlara ayni yakınlıkta oldum yani sadece gazeteciliğin doğrularını yapmaya çalıştım bu yaşıma kadar. Ama hâlâ aradığım sosyalizmi bulamadım. Gazetecilik yaşamımda gördüğüm, tanık olduğum olaylardan sonra artık bulacağıma da olan inancımı yitirmeye başladım. Herkes kendine göre haklıydı ve herkes kendi dünyasında mutluydu. Bırakın birleşmeyi olanak bulsalar birkaç parçaya daha bölünmek sanki onları memnun edecekti. En son sosyalist görüşlü bir gazetede üç yıla yakın haber yaptım. Çeşitli kuruluşların, sivil toplum örgütlerinin başkanlarıyla yaptığım söyleşilerden çoğu –bizim görüşümüze uymuyor– gerekçesiyle geri çevrilince düşüncelerimi ve eleştirilerimi kendilerine bildirerek spor haberlerine, söyleşilerine yöneldim. Ayrımcılığın, dar kapıcılığın karşısında oldum her zaman ve solun birleşmesinden yana oldum. Bir keresinde Köln kentinde bir kundaklama olayının haberi için televizyon kanalına bağlandım. Kanal yabancı düşmanlığını ön plana çıkarmış bu iddiasını devam ettiriyordu. Ancak yaptığım araştırmalar sonucu olayın kıskançlık cinayeti olduğu, işin içinde mafya ilişkiler olduğunu kendilerine söyledim. Bana inanmadılar. Haber için bağlandıkları halde bekletip yüzüme kapattılar ve yalan haberi sürdürdüler. Üç yıldır ücret ödenmediğini, emeğimin karşılığın verilmesi gerektiğine işaret ettim. iki günde yeni birisini buldular. Bırakın teşekkürü bir telefon edip hatır bile sormadılar... Kısaca yıllardır aradığım sosyalizmi ben hala bulamadım. Küba’ya da gitmekte de geç kaldım! Artık balkonumda karpuz yetiştiriyorum. Erdem BuyrukçuBULGARİSTAN'I İLK ZİYARETİM
BENİ ŞAŞIRTAN ŞEYLER
SOSYALİST BULGARİSTAN'A İKİNCİ GİDİŞİM
İSTANBUL'A DÖNÜŞ ve İGD
MİLİTANLIK GÜNLERİM
Gercekedebiyat.com
YORUMLAR