İnsan çağının tanığıdır. Çağının sanığı olan şair de, insanlığın tanığıdır. Üç bin yıllık insanlık tarihine şöyle bir baktığımızda, bunun sayısız örnekleriyle karşılaşırız.

İnsan olarak yaşadığımız çağdan sorumluyuz bir kere. Şair de bu sorumluluğun aşkın yanıdır. Onu, çağının büyük tanığı olarak görmek bir abartı olmasa gerek. Bizden bir şair şöyle diyor:

“Çağının tanığı olmak sanık olmakla mümkündür”.

Bunu doğru saysak bile, bir başka gerçekliği de göz ardı edemeyiz:

Sanık olmak çağa bir tanıklıksa eğer, insanlık suçu işleyenleri de çağının tanığı saymak gerekmiyor mu, dersiniz?

Çağın tanıklığına soyunmuş ve bunu yüzünün akıyla yapıp, insanlığın karşısına çıkanlar gelir aklıma.

İnsanlığın onuru olmuş bu sanatçıları, şairleri, yazarları ve bilim insanlarını ne yapacağız o zaman? 

İnsanlığın ilk kadın şairi Sappho…

Şiirde lirizmi doruğa çıkaran adalı şair Sappho, kendi özünü anlatabilen, bir başka deyişle varoluşun özüne inebilen bir döneme izlerini kazımış Akdenizli bir şair. İnsanlığın belki de ilk kadın şairlerinden biri olmasının yanında, filozofların çağında yaşamış olması ve o çağa tarihlenen bir ömür sürmesi ayrı bir önem taşımaktadır. 

Çağının kadınları gibi hayatı eviyle sınırlıdır.

Daha yakından bakıldığında ise, erkeklerin olan dışarıdaki hayatın, yalnızca flütçü kızıdır. Çünkü o, eşitsizliğin, köleliğin, yönetici sınıfın ve krallıkların egemen olduğu zamanların başkaldıran, güçlü ve tek başına kadın kimliğinin savaşımını veren kararlı biridir. Antik Yunan yönetimi, Atina ve Isparta şehir devletlerinden oluşmaktadır. İkili bir yaşam egemendir. Bir tarafta olabildiğince otoriteye dayalı, toplu yaşamın egemen olduğu Isparta şehir devleti, öte yanda bireyin, birey yaşamının öne çıktığı, Isparta’ya göre daha özgürlükçü bir yaşamın sürdürüldüğü Atina. Bütün bunlar Sappho’nun şiirini etkileyen nedenlerden bazıları. Henüz, o dönemde kadın, toplumda söz sahibi bile değilken, onun muhalif bir doğaya sahip olması, mevcut düzeni ve siyasileri eleştirmesi, başlı başına bir olay olmuştur ki, çok geçmeden bu başkaldırının bedelini, Sicilya’ya sürgün edilmekle ödeyecektir.   

Yaşadığı çalkantılı dönem, salt muhalif doğasıyla da sınırlı değil. Yazdığı şiirler ve farklı yaşam tarzıyla da tutuculuğun sözcüsü egemenlerin ve onların peşinde sürüleşen kesimin de şimşeklerini üzerine çekmiş, dönemin din adamları ve yönetici sınıfı tarafından sakıncalı bulunan eserleri yakılmıştır. Ne ki, baskıların bu denli ağır olması bile sürgün dönüşü, tarihteki ilk kadın şiir okulunu kurmasına engel olamamış. Burada dersler, salt şiirle sınırlı kalmamış, şiirin yanında müzik ve dans dersleri de verilmiştir. Bu da gösteriyor ki, Sappho, ne düşüncelerinden vazgeçmiş, ne de doğru bildiği yoldan ayrılmış. Yaşadığı çağın egemen anlayışına meydan okuyan yaşamı, yirmi birinci yüzyılda bile söz sofralarımızın baş konuğu yapmış onu… 

Dokuz kitabının bulunduğu söylenen Sappho’dan günümüze, 630 dizelik şiirleri kaldığı biliniyor. İnsanlık tarihi boyunca “yasak(lar)” hep varolagelmiştir. Düşüncenin yasaklanmasıyla başlayan bu süreç, aynı zaman da suçun da tarihini başlatmış. Düşünce yasaksa, suç işleyen birileri mutlaka çıkacak. Ama buradaki ince ayrım, suçludan çok, suçu yaratanların/suçlayıcıların kim ya da kimler olduğuna bakılması gerektiğidir. Asıl o zaman düşüncenin suç olmaktan çıkıp, düşünceyi yasaklayanların asıl suç işlediklerini ve suçlu olduklarını söyleyebiliriz.   

Yazılı hayatın başlangıcından bu yana, yönetimi eline geçirenler güçler, bu güçlerini, kitapları yasaklamak, düşünenleri suçlu göstermek için kullanmışlardır hep. Düşünce tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur. Berlin Meydanı, Hitler’in kitap katliamandan izler taşıyor hâlâ. Bize döndüğümüzde: Kitapları yasaklanan, toplatıp yakılan, onlarca yazar, şair adı saymak olanaklı. Özellikle de Sappho’dan tam 2600 yıl sonra yaşamış iki büyük şairimizin Nazım Hikmet ve Enver Gökçe'nin de aynı yazgının kurbanları olmalarını nasıl yorumlamalı peki?

Tarihsel bir süreç olarak baskıların şairlere yöneltilişi…

Görünen o ki, insanlık tarihi boyunca baskılar hiç eksilmeden, artarak devam etmiş ve günümüze kadar çeşitlenerek gelebilmiş. Aynı tarihsel yanlışların ve şiddetin sürdürüldüğü, egemen anlayışların, her koşul ve fırsatta, şiire ve şaire karşı çok acımasız olduğu düşündürücü ve acı bir gerçektir, ne yazık! Burada sorun, hep aynı:

Baskıların tarihsel bir süreç izlemesinin yanında, mevcut düzenin korunması adına, baskı altına alınanların başında şairlerin gelmesi ve bunun, neredeyse bir yazgıya dönüştürülmüş olmasıdır.

Kimler tarafından ve ne için?

Sorunun yanıtını hepimiz biliyoruz. Ne ki, bir kez daha sesli düşünmenin tam sırası. Bellek yenilemesine gitmek gerektiğini anımsatma adınadır bu ve benzeri sorular. Biline bu gerçek, dayatmacı yaptırımları da beraberinde getirmiştir. Öyle ki, şairlere yapılacak en büyük kötülük, onları şiirden koparmak ve ayrı bırakmak olmuştur. Dahası, uygulanan bu susturma yöntemleri ve dayatmaların, şairlerin yakınlarına dek uzatılabildiğini de yine hepimiz biliyoruz. Geçmişte yaşanmış sayısız örneklere bakmak yeter. Öyle ya da böyle, uygulanan her baskı yönteminin, çoğunlukla istenileni aldığı, öyle ya da böyle bir sonuca vardığını da söylemek gerek. Hellenistik çağda, Akdeniz’de, Sappho’ya yapılanlar, ondan 2600 yıl sonra Anadolu’da Nazım’a, Gökçe’ye, ve daha bir çoğumuza yapılabiliyor. Burada durup, tüm bu olan bitenler karşısında sessizliğini koruyanları suçlamak çok kolay.

Ne ki, öncelikle olayın canlı tanıklarına “Neden başvurulmadığı, niçin onların da dinlenilmedikleri, yazdıklarına neden gereken dikkat ve özen gösterilemediği, dahası, buna niye önem verilmediği” sorularını öncelikle kendi kendimize sormamız gerekmiyor mu?

Antik çağdan günümüze, Sappho’nun sesini bize getirip günümüzden, yeni ve çağdaş zamanlara gidecek/götürülecek olan ,Aphrodite’ye Yakarış adlı şiiri, onun nasıl bir yalnızlık ve çaresizlik içinde yaşadığının da bir göstergesi adeta:

Ey tahtı ışıl ışıl ölümsüz Aphrodite/Ulu Zeus’un düşünce kızı/yalvarırım yüreğimi acılarla/ dağlama!

*

Yardımıma gel gene, hani eskiden/sesimi duyunca nasıl, çıkıp/babanın sarayından kanat çırpan/kuşların/

çektiği yaldızlı arabana biner;/yeryüzüne inerdin bulutsuz/mavilikten;/ölümsüz dudağında o aydınlık gülüşle/ sorardın,

*

“Gene nen var?” derdin “nedir gene/deli gönlünü çelen? Tılsımımla kimi/baştan çıkarıp yollamam gerekiyor/ koynuna?

Söyle, Sappho, kim seni üzen?/Kaçıyorsa, kaçsın, bırak,/yakında o senin ardına/düşecek, bugün almıyorsa verdiklerini,/yarın o sana armağanlar verecek,/seni sevmiyorsa, istemese de er geç/sevecek.”

“Geleceğin varsa, şimdi gel,/Kurtar beni/Kuşkudan, ne diliyorsa gönlüm/yerine getir, sen de katıl benimle/ savaşa.”                                                                                                                     (Sappho/Türkçesi C. Çapan)

Sappho’dan Nazım’a ve Enver Gökçe’ye yasaklar, şiirlerin kaybedilişi…

Burada sözü bize getirmek ve Orhan Karaveli’nin Pergamon yayınlarından çıkan “Tanıdığım Nazım Hikmet” kitabında anlattıklarına dikkat çekmek istiyorum:

15 Ağustos 1960 yılında Moskova’ya giden ve Nazım Hikmet’le geceli gündüzlü on beş gün birlikte olan iki Türk gazeteciden yaşayan tek kişi(dir). Hele aynı gün Sovyet Barış Komitesi Merkezi’nde “Türk Heyeti” için düzenlenen toplantıda Genel Sekreter Mihail Kotov’un, “ünlü Türkolog Profesör Miller’le iki Türk gazeteci (Ömer Sami Coşar ve Orhan Karaveli) arasında Kars ve Ardahan, Boğazların birlikte kontrolü üzerine patlak veren şiddetli tartışmaya katılıp, Rus ‘ev sahiplerinin’ gözlerinin içine baka baka söylediği şu sözler” karşısında kimin yüreği yerinden oynamaz?:

“…burada Türkiye’nin toprakları konuşuluyor. Her Türk gibi ben de, her gram Türk toprağının Türklere ait olduğuna kaniim. Vücudumdaki yirmi kilo kanı bir gram Türk toprağı için dökmeye hazırım…” (*)

Nazım’ın ağzından vasiyetini değil yalnız, “Kuvayi Milliye Destanı” (başka bir adla “Memleketimden İnsan Manzaraları”) adlı 66 bin dizelik şiirin 46 bin dizesinin kaybedilişini de duymuş ve bunu 1978 yılında Cumhuriyet gazetesinde bir yazı dizisi olarak yayımlamıştı. Moskova’ya giden Türk heyeti içinde yer alan Prof. Fahir İz ve Ömer Sami Coşar da o dönemlerde yaşıyordu. Bu konuda bildiğim kadarıyla (yaptığım araştırmalarımda da rastlamadım), ne Prof. Fahir İz ne de Ömer Sami Coşar, Orhan Karaveli’yi yalanlayan bir yazı yazmadılar. Hatta Sayın Karaveli’nin, daha sonra kitaplaştırıp önce Koza Yayınları’ndan “Kişiler Köşeler” adıyla, daha sonra da Pergamon Yayınları arasında “Tanıdığım Nazım Hikmet” ve altıncı baskısı da aynı adla (Tanıdığım Nazım Hikmet) Doğan Kitap’tan çıkan yapıtına ise Prof. Fahir İz, bir önsöz bile yazmıştır. Aralarında, adı geçen tanıkların bulunduğu ortamda söylenen bu sözleri ve vasiyeti Türk halkına duyuran, bu çok değerli gazeteci ve yazar ağabeyimize bugün çok şey borçluyuz. Ne ki, onun yazdıkları hakkında, ne Nazım Hikmet adına Vakıf kuranlar, ne adının verildiği Kültür Merkezi’ni açanlar, ne de bu ülkenin üniversitelerinin Edebiyat Fakülteleri, gerekli ve yeterli ilgiyi gösterebilmiş değiller henüz. Seçkinler ve seçkinciler topluluğu gibi davranmanın kime yararı var, bilemiyoruz. Oysa, Nazım’ın yazılı olarak bıraktığı bu vasiyetine ve söylediklerine bizzat bu kurum yöneticilerinin sahip çıkmaları gerekmez miydi? Acaba bu yöneticilerden hangi birinin ağzından bu yönde bir laf çıktı? Bir yazının yazıldığına tanık olan var mı ya da? Ben duymadım, okumadım da. Oysa, Moskova’da yazdığı o ünlü şiir ortada...

Türkiye’den Ömer Sami Coşar, Moskova’dan ünlü Sovyet Türkolog Ekber Babayev’in de bulunduğu ortamda Nazım’ın, Orhan Karaveli’den son bir isteği vardır. Adeta vasiyetini yazdığı ve Türk halkına olan hayranlık ve bağlılık duygularını dile getirdiği bu şiiri onun, memleket hasreti ve vatanına bağlılığının bir belgesidir de. Bunu Türk Halkına anlatmasını istemektedir. Bizde, son isteğini bize sesleyen bu şiirini birlikte yeniden okuyalım:   

Yoldaşlar ölürsem o günden önce yani,/öylece gibi de görünüyor,/anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni/ ve uyarına da gelirse,/tepemde bir de çınar olursa/taş maş da istemez hani…

66 bin dizeden oluşan ve 46 bin dizesinin kaybedildiği Kuvayi Milliye Destan’ından unutulmaz bir bölüm daha:

Onlar ki toprakta karınca,/suda balık,/havada kuş kadar/çoktular;korkak,/cesur,/cahil,/hakim/ve çocukturlar/ve kahreden/yaratanlar ki onlardır,/destanımızda yalnız onların maceraları vardır.

(…)

*

En bilgin aynalara/En renkli şekilleri aksettiren onlardır./Asırda onlar yeni, onlar yenildi./Çok sözler edildi onarla dair/ve onlar için:/Zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur,/denildi.       

Tarih boyunca değişmeyen tek şey düşünceden, sanattan korkanların, bu korkularını bastırmak için uyguladıkları insanlıkdışı uygulamalardan asla ve asla vazgeçmedikleridir. Antik çağda Sappho’nun şiirlerini yok eden, sadece şiiri değil, düşünceyi ve düşünerek yaratılmış eserleri de suç sayan zihniyetin, Nazım’ın düşüncelerinden ve şiirlerinden korkup onları yasaklayan ve yok edilmesine sebep olan zihniyetten ne farkı vardır?

66 bin dizeden oluştuğu bilinen Kuvayi Milliye Destanı’nın, 46 bin dizelik bölümü kaybedilmiştir.  

Burada sözü, Orhan Karaveli’nin “Kişiler Köşeler” kitabında, yoruma gerek bırakmayan tanıklığına başvurmak gerek:

“(…)

En büyük üzüntüsü ise, ‘hayatımın eseri’ sözleriyle nitelendirdiği ‘Milli Kurtuluş Destanı’ ile ilgiliydi. Her yanı kırmızı duvar kâğıtlarıyla kaplı görkemli bir Çin lokantasında – o tarihte henüz yayınlanmamış olan- bu destanın bazı bölümlerini bana uzun uzun okumuş ve şöyle dert yanmıştı:

İstiklâl Savaşımızı anlattığım bu destan hayatımın eseridir. Aslında 66.000 dizeden oluşacaktı. Hapishanede iken yazmaya başlamış ve sonra devam etmiştim. 66.00 dizeden 46 000’ni hâlen kayıptır.  Bunları parça parça Ali Naci’ye (Karacan) ve bir akrabama vermiştim. Güya, korkup yakmışlar ellerindeki kısımları. Kopyaları yoktu. Yazık, çok yazık değil mi? Bunları bulmak belki de artık hiç mümkün olmayacak…”

Nâzım’ın, Peride Celal’e teslim ettiği şiirlerinin kaybedilmesinin öyküsü, yıllar sonra Cumhuriyet gazetesinde Orhan Karaveli tarafından “Nazım Hikmet’le Moskova’da” başlıklı yazı dizisi yazısı geniş yankı uyandırır. Bunun üzerine Peride Celal, 15 Mart 1978 tarihli Cumhuriyet gazetesine, Orhan Karaveli’ye hitaben gönderdiği yazısında şunları yazar (yine yorumsuz):

“46 bin dize kimseye verilmedi, yalnız bana değil, çevresindeki bütün yakın dostlara dağıtılan dizeler ancak on-onbeş daktilo sayfasındaydı. On-onbeş sayfalık dizenin yakılması hikâyesine gelince, evin gözaltında olduğu ve Nâzım’la karısıyla olan yakın ilişkim bilindiği için, yakınım, çok saygı duyduğum bir hanıma vermiş, saklatıyordum şiirleri. Şairin kaçtığı haberi duyduğunda korkup yakmış hepsini. Haksız da sayılmazdı o ortamda".”

Peride Celal’in bu açıklamasına tepkiler gecikmez ve Oktay Akbal, 19.03.1978 tarihli köşesinde şunları yazar:

“Orhan Karaveli’nin gazetemizde yayınlanan “Nazım Hikmet’le Moskova’da”  yazı dizisinde yer alan oldukça yaygın savı Sayın peride Celal böylece yalanlıyor. Kırk altı bin dize değilmiş! Az mı on beş sayfa? Kırk altı bin dizenin gerçek olup olmaması ayrı konu, ama on beş sayfalık şiirlerinin yakılıp yok edildiği apaçık bir gerçek. Gerçi Nâzım Hikmet’in bu şiirleri başka yakın dostlarına erdiğini söylüyor yazar, ama acaba bu dizeler hep birbirinin eşi miydi, yoksa başka şiirler miydi?

Beni ilgilendiren, bu yok olan onbeş sayfalık şiir değil. Bu da önemli elbet. Hiçbir büyük sanatçının yarattığı yapıt ortadan kaldırılmamalı. Zaman zaman kötü dönemlerden geçiyor toplumlar. Korku, yılgı, ürkü ağır basıyor. Sanat yapıtı en büyük düşman sayılıyor.

(…) Peride Celâl’in yaptığı açıklama gerçeği belirtmesi bakımından ilginçtir! ‘ben yakmadım, ama verdiğim hanım yakmış korkusundan’ diyor. Peride Celâl niye vermiş o dizeleri arkadaşına? Evinde bulunur başım derde girer diye!”

… Peride Celâl’in onbeş sayfalık Nâzım Hikmet şiirlerini bir arkadaşa vererek saklattırması, o hanımın da ‘ne olur ne olmaz’ diyerek o kağıtları yakması doğal davranıştır. Böyle anlarda en aydın insan bile, ‘şiir nasıl yakılır, hele bunun başka bir kopyası yoksa, bu cinayet olmaz mı?’ diye düşünemez. İnsanları böyle davranmaya iteleyen, sürükleyen zorunluluktur asıl utanç verici olan”(**)

Aynı durum, Enver Gökçe için de söz konusu. Ahmet Arif ile olan tartışması edebiyat tarihine geçti. Bu iki eski dost, ölene değin küs kaldılar ve son yolculuklarına küs çıktılar. Bundan kim ve ne gibi yarar elde etti, henüz bilen yok. Bilenler var ise de susmayı yeğlediler. Oysa “Mehmet Ergin’in gereksiz kışkırtmalarıyla çok eski arkadaşı(n) ve yoldaşı(n)” (V. Timuroğlu) birbirine kırılıp küsmeleri, akıl işi değil. Vecihi Timuroğlu, bu durumu Enver Gökçe’ye söylediğinde, kıkır kıkır güldüğünü ve kendisine şöyle dediğini yazıyor:

“Yazını kıyısından izleyen birinin kışkırtmalarına nasıl uyduklarına hâlâ şaşarım. Ben, bunları Yazın Dergisi’nde yazdığımda, Enver Gökçe, kıkır kıkır gülmüştü de, ‘Vecihi, gerçekten şaştım. Neyi bölüşememişiz meğer?’ demişti…” (***)

Bilindiği gibi, 30 bölümden oluşan “Yusuf İle Balaban Destanı”ndan, elimizde kala kala, yalnızca, “Başlangıç” bölümü ile “Uy Kirpi Kız Kirpi, Bu Balaban’ın Dünyadan Göçtüğüdür ve Kirtim Kirt”in aralarında bulunduğu üç parçadan oluşan bölümler kalmıştır.

Enver Gökçe’nin, bir türküyü çağırır ve bir masalı dinler gibi söylenen “Başlangıç” şiiri ile Ahmet Arif’in “Anadolu”sundan bir bölümü okuyarak bu yasaklara hayır demenin tam sırasıdır:

“Zaman akar, zaman geçer,/Zaman zından içinde;/Biz mapusta gürül gürül yatardık/Yılan çıyan/içinde./ Getirdiler ite kaka bir yiğit,/ Ayak çıplak/Ak bir mintan içinde./Zaman zaman içinde/Işık duman içinde”

(Dost Dost İlle Kavga ve Rubailer”)

*

“Beşikler vermişim Nuh’a,/Salıncaklar, hamaklar,/Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır,/Anadoluyum ben,/

Tanıyor musun?/(…) /Nasıl severim bir bilsen,/ Köroğlunu,/Karayılanı,/ Meçhul askeri…/ Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini./Sonra kalem yazmaz/Bir nice sevda…/Bir bilsen,/Onlar beni nasıl severdi…”

(Hasretinden Prangalar Eskittim)

Sonuç…

Engizisyon çağından Sivas’a, bir karanlıktır sürüyor.

Yok edilenin aslında, salt şiir olsa iyi. Hellenist çağdan, insanlığın üçüncü bin yılına dek, kimi zaman kitaplarıyla, kimi zamansa topluca yakılan düşünürler, şairler, yazarlar oldu. Anadolu topraklarında gerçekleşen şair, düşünür, siyasa adamı, devrimci genç kıyımı, Madımak’la birlikte hâlâ tütüyor. Yavuz’dan Madımak’a, Hallacı Mansur’dan Nesimi’ye, Bedreddin’den Pir Sultan’a, Deniz Gezmişler’den Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Metin Altıok, Behçet Aysan, Hasret Gültekin’lere uzayan ve kendi kardeşlerini bile yemekte duraksamayan şeceresi karanlık bir “Ali Osmanlı” devlet geleneğinin varlığını sürdürüyor olması, Anadolu için büyük talihsizlik. Tarihsel ve ekinsel (kültür) zenginliğiyle dünya örneği bir coğrafya olan Anadolu’da, hem de yirmi birinci yüzyıla yedi (7) kala 37 insanı yakanların, Giardino Bruno’yu yakan Hıristiyan Engizisyonu’ndan hiçbir fark yoktur. Onlar Bruno’nun küllerinde yeniden doğdular ve Rönesans’ı, Reformu, 1789 Devrimi ile Sanayi Devrimini geçerek Aydınlanma’ya ulaştılar. Biz onların geçtiği üç yüz yıllık bu yolu, Mustafa Kemal’le on dokuz yılda geçerek sağlamıştık. Ne ki bugün olup bitenler bize, durumun hiç de umduğumuz gibi olmadığını duyurmakta. Bizdeki karanlık, 1923 Aydınlanma Devrimi’ni toprağa gömmeyi, inançlarına teslim ettikleri akıllarına koymuş. Salt bununla da yetinmeyecekler. Bilimi dine teslim edip, bilimsel düşünceyi kovarak, onun yerine dini egemen kılmayı hayata geçireceklerine de ant içmiş durumdalar. Karanlıklarıyla yaşamımızı boğmayı kendilerine ödev belleyen insanlık düşmanlarının yaktıkları Madımak’tan hâlâ, genzimizi yakarak dolaşan yanmış insan kokuları yayılıyor havaya. Bunu hangi aklı başında insan unutabilir? Unutan zaten insan olamaz. Burada yanan ve yakılan, düşüncenin aslı, şiirin özüdür…

Yazımı, Halikarnas Balıkçısı’nın “Anadolu’nun Sesi” adlı yapıtındaki Sappho ile ilgili şu kısa alıntıyla bitirmek istiyorum:   

Adı geçen kitapta şunlar yazıyor, Sappho için:  

Lesbos, yani Midilli adalı Sappho... Kadınlara türkü dersi veriyordu. Eski çağın en büyük ozanlarındandı. Şiirlerini bir lir eşliğinde söylerdi. Kendi şarkılarını kendi bestelerdi ve adına bugün “sapphic ölçü" denilen ölçüyü kullandı. Birinci tekil şahıs kullanarak yazan ve aşkı ve kaybı birinci tekil şahsın gözünden anlatan ilk şairlerden biriydi.

Sappho'nun şiirleri içinde yaşadığı zamanda eşcinsel ögeler barındırdığı için kötülenmedi ancak daha sonraki eleştirmenler tarafından yerden yere vurulduğu söylenebilir. Ama Sappho çağdaşları tarafından onurlandırıldı. Platon tarafından lirik ozan mertebesinden musalardan biri mertebesinde sayıyordu. ama şiirlerini kitaplarını yaktılar. Atinalı bir yönetici olan Solon ise, anlatılanlara göre onun şarkılarından birini duyduktan sonra bu şarkıyı öğrenmek ister ve nedeni sorulunca da şöyle der: "çünkü bunu öğrenmek ve ölmek istiyorum."

Bugün zamanında dokuz cilt olduğu düşünülen eserlerinden yalnızca iki kısa şiiri ve kendisinden daha sonraki eleştirmenler tarafından alıntılanmış cümleler kalmıştır.  Yazdıklarının çoğunun aşk şiiri ve epigram olduğu bilinmektedir.

Bu eserlerinin bugüne kalmamış olmalarının nedenleri arasında umursanmamaları, doğal afetler ve geri kafalı birtakım kişiler tarafından sansürlenmiş olma ihtimali sayılabilir. Ancak 19. yüzyıl sonlarında Sappho'nun eserlerini içeren birtakım el yazmaları Nil Vadisi'nde ele geçmiştir.

(*) Orhan Karaveli, Pergamon Yayınları, 5. Baskı (Daha sonra Doğan Kitap’tan yayımlandı adı geçen yapıt)

(**) Karaveli, Orhan. Kişiler Köşekler, Koza Yayınları, 0cak 1982.

(***) Vecihi Timuroğlu, Yazınımızdan Portreler (Başak Yayınları, Ankara 1991) kitabındaki “Enver Gökçe Anadolu acısı” ile “Ahmet Arif” başlıklı yazılara bakabilirler.

Ali Ekber Ataş

Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)