Anadolu kadınının konumu farklıdır. Kadeş Antlaşmasını, Hititler adına mühürleriyle onaylayan iki kişiden biri Kral III. Hattuşil, öteki Kraliçe Puduhepa’dır.

Anadolu’da esen kadın rüzgârı farklıdır. Neden mi?

Hitit’in Kültepe’sinde (Kaneş), İyonya’nın Priyen’inde kadın yargıçlar

İyon ve Karya kentlerinde kent yöneticisi ve ozan kadınlar

Hitit’te olduğu gibi, Troya’da da kendi mührünü taşıyan kadınlar

Karadeniz’de o savaşçı Amazonlar vardır…

Anadolu kadını, Atina’daki gibi o sofrada yeri ol­mayan kadınlardan değildir. İlyada’yı önemli kılan da bu­dur. Andromahe, “Sensiz kalmaktansa toprak yutsun beni daha iyi / Benim senden başka dayanağım yok (VI bölüm, 409-410) diyen kadındır; o seven, sadık eş.

İşte tam da bu sestir, çağlar boyu duyduğumuz Anadolu kadının sesi. Zaman zaman “yakım”larımızda yaşayan.

Üç güzeller, salt İlyada’nın değil, Anadolu kültürünün ortak figürüdür. İda’nın Hera, Atena, Afrodit’i, Afrodisiyas’ta “Üç Güzeller (neşe, tazelik, güzellik)olarak karşımıza çıkar. Bir kadında, bu üçünden başka hangi nitelik aranabilir ki? O üç güzeller, Karacaoğlan’ın şiirinin üç güzelidir: Şems, Kamer, Elif.

İlyada’da ananın sıfatı “ulu”dur; “Anakadın”dır…

Anadolu’da eve kapalı kadın yok­tur. Anadolu’da kadına uzanan el onmaz. Bugünlerde, unutmuş olmalıyız bunu, kadın cinayetleri yine aldı başını gitti!

Anadolu’da gönül evliliği vardır. Gelinlik köylü kızlar, kırmızı bir gül takarlar başlarının sağ yanına. Afrodit’in çiçeğidir o kırmızı gül. Buna rağmen nasip gecikirse “kısmet taşı”na çıkıp “Bahtım, kocaya gidecek vaktim!” diye avazları çıktığı kadar bağırırlar. Hatta Frig günlerinden kalan bir gelenekle belli günlerde sokağa, yalnız evlilik çağındaki kızlarla delikanlılar çıkar. Hangi Müslüman icazetidir bu diye merak ederim! Düne kadar Denizli-Babadağ’da yaşıyordu bu gelenek. Nazilli’nin “Gencer”i hâlâ sürüyor

Troyalı kadınlar, “elbisesi yerde sürünen, derin göğüslü” kadın­lardır.

Kadınlar, kemer, korse, memelik kullanırlar; göğüsler, dik ve büyük görünsün diye. Şimdi sormak gerekmez mi, kaç yüzyıl unuttuk biz bu kültürü?

Lidya’nın doğusunda dokumacı kadınlar vardır. Dün Laodik­ya’daydı onlar, bugün Buldan ve Denizli’de. Evet, o gelenek aynı coğrafyada bugün de yaşıyor.    

Anadolu kadının, hâlâ birçok yöremizde gördüğümüz, o sıra altınla (urbiye) donatılmış geleneksel silindir başlığı (polo), Hitit kadınından hatıradır. Afrodisyas Afroditi’nin başlığı da aynı özelliği taşımaktadır. Hatta sırtı örtüp vücudun önünü açık bırakan o üçetek giyim biçimi de…

Anadolu kadınları, giyim kuşamlarıyla, sandaletleriyle, takılarıyla yaşamın içindedirler. Yedi bin yıl önce bile ruj yerine kullandıkları “okra”larıyla…

Ayaktaki halhallar bellerdeki örme kemerler (altın ya da gümüş), burundaki halka hızmalar, değerli taşlardan oluşan akarsu küpeler de Hititlerden hatıradır.

Heinrich Schliemann o dillere destan hazineyi, Troya II’de bul­muştur. Oysa destana konu olanı, Troya VII’dir. Schliemann’ın bul­dukları, ne Sofya’nın şalına sığmıştır ne de gerdanına!

Çıkan hazine, kadın takılarının çeşitliliğini ve güzelliğini gösterir.

O hazi­ne, şimdi ne yazık ki Anadolu kadının gözü önünde değil de Moskova’daki Puşkin Müzesi’ndedir.

İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeki Maraş’tan gelen bir mezar taşında, annenin eli, kızının omzundadır. Kızın bir elinde ayna, bir elinde yün eğirme iği bulunmaktadır.

Evet, Anadolu kadını ne süsünden vazgeçmekte, ne de işinden kalmaktadır.

Anadolu’da ana ve kadın olmak budur işte.

Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)