Amerikalı Türker Teğmen / Özgen Ergin
İstanbul Yeşilköy hava limanında Ankara uçağını beklerken, yetmiş yaşlarında olduğu halde çok dinç ve genç kalmış bir doğumcu profesörle tanıştım. On iki eylüldeki 1980 yılı ordu cuntası sırasında Ankara Askeri Tıp Akademisinden, albay rütbesiyle ayrılmak zorunda bırakılmış. Emeklilik yaşında, özel hastalarına bakmaya başlayınca, -kendi deyimiyle- eli para görmeye başlamış. Kahvelerimizi yudumlarken, serzenişli bir gülümsemeyle:
“Darbenin bana tek iyiliği bu oldu” dedi.
Uçak bir saat gecikince, ister istemez söyleşimiz genişlemeye başladı. Kendisi gibi doktor olan biricik oğlunun yedi yıl önce, Nato Bursu kazanarak Amerika’ya gittiğini ve orada kaldığını, yakınarak anlattı:
“Amerika Birleşik Devleti dünyadaki bütün ülkelerde, liseyi bitirmiş üstün yetenekli gençleri her yıl çok zor bir sınava sokar, başarılı olanları Nato Bursu ile ödüllendirir. Amaç, bu üstün yetenekli gençlere bedavadan sahip olmaktır. Şimdiki Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri de yıllarca önce, Afrika’nın yoksul bir ülkesinden Nato Bursu kazanarak Amerika’ya gitmiş, orada kalmış, kendi ülkesine geri dönememiştir.
Annesine, babasına, geleneklerimize çok bağlı, yurt sevgisini her şeyin üstünde tutan, neredeyse askeri bir disiplinle terbiye ettiğimiz, tam bir asker çocuğu olan biricik oğlumun, neden orada kaldığına ve Türkiye’ye geri dönemediğine, yıllarca kafa yordum. New York’taki dostlarımın gönderdiği birçok kitabı devirdikten sonradır ki, konuyu çözdüm sanırım.
Bu gençler oraya çabuk uyum sağlasınlar, dili de çabukça öğrensinler diye gittikleri kentte, daha önce seçilmiş ailelerin yanına veriliyor. En kısa zamanda bütün sosyal etkinliklere katılmaları, onlara sezdirilmeden sağlanıyor. Okul arkadaş, sosyal yaşam arasındaki gel-gitleri, sürekli denetleniyor. Yoldan çıkacak ya da derslerine çalışamayacak olsa, hemen yine hiç sezdirilmeden, ona iyi bir kız ya da erkek arkadaş yamanıyor. Bu kızlar ve oğlanlar yanlarında kaldığı ailenin kızı ya da yakın akrabalardan birinin çocuğu oluyor. Sizin anlayacağınız, bu üstün zekâlı gençlerin Amerika’daki gelecekleri neredeyse programlanmış oluyor.
Söylediğim ve korktuğumuz gibi, oğlum Türker de orada kaldığı Amerikalı ailenin küçük kızıyla evlendi. Gelinimizin babası İrlanda asıllı, koyu Protestan bir kilise orgçucu, annesi Alman asıllı bir Yahudi. Ardı ardına iki çocukları oldu. İhtisas yaptıktan sonra Amerikan vatandaşı olmuş, New Jersey’de çok ünlü bir plastik cerrahın asistanlığını yapıyordu.
Irak’da yapılan Körfez Savaşı yüzünden, -apar topar- üsteğmen olarak askere alındı. Savaşta, yaralanan Amerikan askerlerini kurtarma operasyonlarından sorumluydu. Başına bir şey gelmeden savaş bitti. CİA, muhalif Kürtlerin Saddam’a karşı örgütlenmesi amacıyla uygulamaya koyduğu proje için, birçok askeri görevli gibi oğlum Türker’i de Kuzey Irak’ta bırakmış.
Savaşta bir mermiyle yaralanmamış da barış zamanı bir dağ köyünde, talihsiz bir akrep sokmasıyla yatağa düşmüş. Mikrop kapmış olan bacağının, diz altından kesilmesi gerekmiş. Oğluma ulaşmak için Hakkâri’ye, Silopi sınır kapısına kadar gittim. Sınır ötesi yasak bölge olduğu için, tüm uğraşmalarıma karşın ona ulaşamadım. Eski bir ordu mensubu olarak, araya eski arkadaşlarımı, geçmişteki kimi davranışlarını beğenmediğim generalleri bile soktum, utanarak yardım istedim. Hepsi de söz birliği etmişçesine:
‘Gitsen bile görüşemezsin, Amerikalılar bu konuda çok yasakçı, görüştürmezler’ dediler.
Oğlum Türker, savaşan bir Amerikan subayıydı, ulaşamadım, kavuşamadık...
Tedavisi sırasında, hastanede gönüllü çalışan, neredeyse okuma yazması olmayan Kuzey Iraklı bir Kürt kızına sevdalanmış. Mutlaka savaşın ve yaralanmanın etkisiyle ruhen zayıf düşmüştür. Yoksa onun gibi evli ve iki çocuklu, geleceği çok parlak bir cerrah, durup dururken cahil bir kıza neden sevdalansın? O Kürt kızıyla hangi dilde anlaştılar, hangi dilde sözleştiler, öyle değil mi efendim? Bu nedenle oradaki görevini uzattıkça uzattı. Anayurduna bunca yakın olduğu halde, yetmiş yaşında vefat eden annesinin cenazesine bile gelemedi.
Oğlumun hayatını, Türkiye’den Amerika’ya, oradan Irak’a kadar CİA’nın yönlendirdiğini artık çok iyi biliyorum. Ama onların programında Kürt güzeli Besey, yoktu... Savaş bittiği halde, o Kürt kızı yüzünden, orada kalmakta ısrar ediyor. Ordudan atılma... daha kötüsü meslekten uzaklaştırılma cezası alma tehlikesi, çok büyük. Türker bunlara hiç aldırmıyor. Mektuplarıma da yanıt vermedi. Telefonla ulaşmak imkânsızdı.
Karısı, çocuklarıyla fotoğraf çektirip beni mektup yağmuruna tutuyordu. Ben ne yapabilirdim? Iraktaki dağlarda, ben mi arayacaktım bu yaşta onu? Korkuyorum, mesleğinden olacak...
İki ay önce karısı, iki küçük çocuğuyla, ansızın çıkageldi İstanbul’a. Bilirsiniz, torun sevgisi bir başka, ikisi de çok şeker. Oğlanın adı, Hansın, kızın adı Suzan, yani Suzi. Gelinimiz hemen Amerikan Büyükelçiliği’ne telefon etti. Atladı taksiye konsolosla konuşmaya gitti. Ağlaya ağlaya geri döndü. Umutsuz... çok mutsuzdu.
Gelinimiz iyi, ağzı yüzü düzgün, ama beklediğim kadar, daha doğrusu nasıl söyleyeyim, fotoğraflarındaki gibi güzel... çok güzel değildi. Ne çok güzel, ne çok çirkindi. Ağız uçlarındaki iki küçük kıvrım, yüzündeki arsızca hafiflik, gözlerindeki baygınca şehlâlık, onu kuşkusuz albenili gösteriyordu. Ama ne de olsa Amerikalı. Türlü acayip huyları var. Tabak bardak yıkadığı musluğun altında ayaklarını da yıkayabiliyor, torunlarımı bahçeye çırılçıplak salıyordu. Bunları hafifçe dokundurunca:
‘Güneşe ihtiyaçları var, hem onlar daha üç-beş yaşında’ yanıtını veriyordu.
Bir akşamüstü pazar alışverişinden döndüm; bahçeye adımımı atar atmaz dehşet içinde kaldım, ağaçların dallarında, renk renk donlar, tişörtler dalgalanıyordu. Oysa gelinime, bodrum katındaki çamaşırlığı daha önce göstermiştim.
‘Burası Teksas değil, sen de kovboy karısı değilsin!’ diye kabalaşarak bağırmak zorunda kaldım.
Kızdığımı anlayınca, yüzüne ödünç aldığı albeniyle gülümseyerek:
“Bahçede daha çabuk kuruyor” deyiverdi.
Bir gün öğleden sonra, yirmi dakikalık romatizma banyosu için, küvete yatmıştım. Daha beş dakika olmamıştı ki, kapı çalındı.
“Çok sıkıştım Mister baba! Çek perdeyi giriyorum!” diye bağırmasıyla, içeri girmesi bir oldu. Telaşla çektim plastik perdeyi. Önce, şıırrr, sonra... affınıza sığınıyorum, hatırınıza toz konmasın efendim; çatırtılı-patırtılı bir gürültüyle büyük çişini de yaptı, “Bay baaay” diyerek çıktı. Hiçbir zaman, en zor doğum ameliyatında, böyle bir heyecan duymamıştım.
Paranın her şey olmadığını bildiğim halde, yetmiş üç yaşında bile, paraya düşkünlüğümden mi yoksa mesleğime bağlılığımdan mı?... Bilmiyorum, belki can sıkıntısından, belki de derdimi unutmak için, ne derseniz deyin... İşte böyle İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya’ya, sık sık uçakla yolculuk yapıyorum. Zor doğum yapan zengin hanımlarına, ilkyardımcı doğum uzmanı gibi koşturuşum, başka nasıl açıklanabilir?”
Uçak Esenboğa üstünde alçalırken, çevresindeki tepelerde ve çukurlardaki köy ve gecekondu kuşatmasıyla, Ankara altımızda seçiliyordu. İkinci viskisini ısmarladı, çabucak içtikten sonra, özür dileyerek tuvalete gitti. Döndüğünde, yerine geçmeden önce elindeki minicik bir cam şişeyi bana uzattı:
“Uçakta içilen içki, gözlerimizi kan çanağına çeviriyor, ikişer damla damlatınız, gözleriniz cam gibi olur” dedi.
Üzüntüsünü saklamıyor, biriktiriyordu.
Özgen Ergin
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR