Almanya’da koronaya yakalanmış bir yazarın günlüğü
Yazarımız Erdem Buyrukçu yaşadığı Köln'de ailesiyle koronavirüse yakalandı. Yaşadıklarını bir günlük olarak yazan yazarımız, babası büyük yazar Muzaffer Buyrukçu'yu aratmıyor.
Ocak 2022 Karantina altındaki 3 bin 600’cü günü yaşıyorlardı. Dünyaya gönderilen milyonlarca Azrail, görevlerini büyük bir zevkle yerine getirip 500 milyon insanı bir anda toprağın altına göndermişti gübre olsun diye. Yaşam biçimlerini sürekli olarak geliştiren, yenileyen, taş tekerlekten uzay araçlarına kadar bizi taşıyan akıl, yaşadığımız Korona belasına da bir çözüm bulacaktır inancı bir balon gibi patlamış, alınan tüm önlemler, insanların yeni aşılarla denekleştirildiği dünyada, yüzlerce aşı çeşitleri hastalığı bir çare bulamamış dünya nüfusunun yaşlı oranı geçen süre içinde yüzde ikiye inmişti. Milyarlarca insanın kendisini ev hapsinde hissettiği, tün dünya televizyonlarında aynı resimleri izlediği ve tüm yaşlıların –ölü adayı– olduğu– Korona günlerinde korku ve yaşam biteviye bir savaşa girmişti. Şehirler birbirlerine kapılarını kapamışlardı. Ulaşım durmuştu. Ambulanslar yürekleri çizen seslerle gecip gidiyor, hastanelere –koronalı– taşıyorlardı. Her evden bir ölü çıkıyordu. Ölü çıkan evler hemen ilaçlanıyor, eşyalar yakılıyor, kapılar mühürleniyor, ölüler kireçle sıvanan mezarlara gömülüyordu. Radyolar, gazeteler, hükümet bildirileri halkı, Tanrı'nın günü koronaya karşı uyarıyordu. Tanrısal ölüm de bir cezaydı insanoğlu için, kaçınılmazdı, hiç bir iradenin gücü engelleyemezdi ama bir salgın sonucu yaşama veda etmek! Aynı duygulara, aynı korkulara, aynı isteklere sahip insanlar içlerinde devleştirdikleri ölüme bağlı kaygıları yok edebilmek için yaşayan yaşlı nüfusa savaş açmışlardı. Toz, tütün, kir ilkellik ve cehalet kokan düşünceleri, çıkar hesapları, vahşi tutkuları, korkunç öç alma istemlerinin tasarıları onları yaşlıların peşinde koşan katillere dönüştürmüştü. Buldukları gördükleri yerde 65 yaş üzerinde kim olursa öldürüp şehrin yüksek bir yerine asıp teşhir ediyorlardı. Duvarlar yaşlıların başına konan –50 Bin Dolar– ödül afişleriyle doldurulmuştu. Avrupa ülkeleri ise aç kalan farelerin istilasına uğramıştı. Hastalıktan etkilenmeyen çocuklar, bebekler farelerin ilk hedefi olmuştu. Büyük şehirler boşalmaya, insanlar ölüm korkusuyla dağlara, ormanlara, adalara, kimsenin bilmediği yerlere kaçıp hastalıktan kurtulmaya çabalıyorlardı son bir umutla. Dünyayı idare eden zenginler, İsveç, İsviçre, İtalya, Kanada, Avusturya’nın dağlık bölgelerinde peşlerinde dolaşan sağlık çalışanları, doktorlarla otelleri kapatmışlar, Çeçen teröristlerle şehirlerin girişlerine barikatlar kurmuşlardı. Yaklaşanları sorgusuz, sualsiz vuruyorlardı. Amerika’da ki zenginler ise on yıllık yiyecek, içecek ihtiyaçlarını depolayarak büyüterek bir köy haline getirdikleri Atom sığınaklarına yerleşmişlerdi... Normal zenginler ise Latin Amerika ülkelerine kaçmayı tercih ediyorlardı. Küba zenginlerin gözbebeği olmuştu.... “Yarın Her Şey Düzelecek” sözlerine artık kimse inanmıyordu. İnsanların bu tür sözlere olan inancı kalmamıştı. İyimserliklerinin sınırları genişleyeceğine ufalmış ve mayınlarla kaplanmıştı... Sevgilisini kolundan tuttuğu gibi havaalanına gitmiş ve az parası olan bakımlı insanların, çocukların oluşturduğu insanların yük bölümüne doldurulduğu Küba uçağına binmişlerdi... Binmişlerdi ama bir türlü şu allahın belası uçak korkusunu beyninin binlerce kilometrelik uzunluğundaki hala bilinemeyen giz dolu, esrarengiz labirentlerinden dışarı çıkaramıyordu. Atamıyordu. Uçak lafı edildi mi, tüyleri ürperiyor, midesine sancılar giriyordu. Yaşamın korkunç gerçeklerinden biri olan ölümü bir uçak kazasıyla yitirmek istemiyordu. Uçak yolculuğunu ufakken kendisini herhangi bir şeyden korkutmak, yapılmaması gerekenleri yapmasını önlemek için icad edilen ,”Öcü”lerle, dev masal kahramanlarıyla, filmlerde görülen dev canavarlarla eşleştiriyor, bir kene gibi korkularına yapışan içindeki uçak korkusunu bir türlü yenmeyi başaramıyordu.. Her bindiği uçak düşüyor ve cesetler on kilometrelik bir alana yayılıyordu. Parçalanmış cesetler tanınmayacak bir halde olduğu için kimlikleri tespit edilemiyor ve toplu bir anıt mezara gömülüyordu. Kopan kafalar, ayaklar, eller ve vücut parçaları, sevgi, yaşam dolu kanlı yürekler, yanmış cesetler birbirine karıştırılarak kanlanmış beyaz çarşaflara sarılıyor, dört kişi tarafından üç gün süreyle kazılan derin bir mezarlığa atılıyordu. Veya tam deniz üzerinde iken uçağın kanatları kopuyor ve içinde 300 kişi bulunan uçak binlerce kilometrelik bir hızla azgın, koyu lacivert, dalgalı okyanusun derinliklerine gömülüyordu. Düşme sırasında oluşan basınçtan, kalp krizinden, öd patlamasından hayatlarını kendisi gibi yitirmeyenler, uçağın çıkış kapılarına doğru geniş bir kan izi bırakarak sürükleniyorlar ve son bir gayretle kapıları açmaya çalışırken uçak kabinin içinde bulunan son hava zerreciklerini de aptalca harcıyorlardı. Ölüm camın ötesindeki su içindeydi ve sabırla kendilerini bekliyordu. Biraz sonra yavaş yavaş içeri dolmaya başlayacak ve dünyanın en olumlu, en güzel, en alımlı, en korkunç, en seksi gerçeğini yaşam denen ve her yaşında başka bir güzellik taşıyan insanlık aşkını sona erdirmek için mavi, tuzlu, balıklı, yosunlu, kumlu örtüsünü acele etmeden üstlerine sermeye başlayacaktı. Korkunç bir şeydi. Acaba o an bir film şeridi gibi kısa yaşamında hayatına girmiş tüm kadınları, cinselliklerini, ter kokan ve birbirine karışmış vücutları anımsayabilecekmiydi? Annesini, babasını, arkadaşlarını, çocuklarını, çocuklarının saf, temiz, içleri insan sevgisi dolu yüreklerinin güzelliklerini, yaşam fışkıran heyecanı duyabilecekmiydi? Ama fareler tarafından kemirilmekten daha iyiydi... Göçmen bir Papağan sesiyle uyanıverdi. Kalkıp kendisine demli bir çay koydu. Bir sigara yaktı. Kızının annesi her zaman olduğu gibi erken saatlerde nereye gittiğini haber vermeden kapıyı vurup çıkmıştı. Babasının kendisine bıraktığı lanetli bir mirastı. Bakılma korkusuyla kendisini bu evliliği yapmaya zorlamıştı. Geçmişten yaşananlardan dolayı pişmanlığını dile getirmiş kendisinden istediklerini yüzüne söylemeye korktuğundan annesini devreye sokmuştu. O zaman içinde babasıyla yaşadığı savaşımları bir kenara bırakmış beş yıldır beraber yaşadığı, evlilik hazırlığı yaptığı, evlilik yüzükleri aldığı sevgilisinden ayrılarak o kadınla evlenmişti. İlk evliliğinde yaptığı ve tüm yaşamını alt üst eden acılarla, tedirginliklerle, kayıplarla dolu geçen yıllardan ders almadığını ispat etmek istercesine ayni hatanın daha katmerlisini yapmıştı bu kez. Bıkmış, usanmıştı. Yüzünü her görüşünde iğreniyordu. Günün yirmidört saatinde kendisiyle çatışma içindeydi ama imkansızlıklardan kurtulup kendisine ve kızına kurmak istediği yaşamı bir türlü gerçekleştirememişti. Kadının bencilliği, egoistliği en önemlisi de körkütük cahil olması, ayni dili kulanamamaları... Daha iki gün önce kendisine, “Seni sevmiyorum. Seni hiç sevmedim. Onbeş yıldır kene gibi yapıştın yakama düşmüyor ve kızımı da beni de zehirlemeye devam ediyorsun düş artık yakamdan.."demiş bağırıp çağırmıştı. Ama, kadın bir saat sonra hiç bir şey olmamış gibi şarkı söylemişti kendi kendine... Bazı insanlar vardır konuşurken başvurmadıkları cambazlık başvurmadıklar numara kalmaz. Abarttıkça abartıp yalan boyutuna taşıyan ve karşı tarafta güvensizlik sorularını sorduran... sorduğu bir konu hakkında hemen kendisini korumaya almaya çalışıp, “ben bilmiyorum, benim ilgim yok, ben yapmadım, ben görmedim” der sonra da “benim suçum ne? Kırılacağı varmış? Kabahat senin kızında. Nasıl kırıldığını anlamadım! Sen kendi çocuklarına sor...” gibi cahil, olmayan beyninde üretmeye çalıştığı senaryoları oynatmaya başlıyordu. Ondan ve ailesinden başka herşey ama herşey kötüydü... Onun sesini her duyuşunda tüyleri diken diken oluyor acıdan acıya, pişmanlıktan pişmanlığa sürükleniyor, kendisini bu duruma düşürdüğü için babasına bir kez daha kızıyordu çaresizce. Çayını koydu. Çaydanlıkta azalan suyun üzerine su ekleyip bilgisayarın başına geçti... Telefonuna mesaj geldiğini belirten mekanik sesi duyduğunda açıp baktı. Bu yıl liseyi bitiren kızından geliyordu. “Baba ben pozitif çıktım eve geliyorum ama senin –İrem eve yalnız gelebilir– diye onay vermen lazım... Lütfen sesli mesajla bana gönder...” Daha birkaç gün önce onaltı yaşına giren ve iki aşısını da olan kızının pozitif çıkması moralini bozdu bir an... Annesi getirmişti kesin. Zaten son birkaç günden beri odasında yatıyordu. İlgilenmiyordu kendisiyle. Akşamüstleri kalkıp kendisine çorba yapıyor sonra tekrar yatıyordu. Son onbeş yılda onun ne zaman gerçekten hasta olduğunu bir türlü anlayamamıştı... Doktorların tam tersini söylemelerine karşı onun hergün biryerleri ağrıyordu evde geçirdiği sürede. Doktorları bilgisizlikle suçluyordu. Aldığı randevülere gitmiyordu gitse bile saatlerce geç gidiyordu önemsizleştirerek. Kızı eve geldiğinde kapının yanında durdu. Kendisine baktı gülen gözlerle...”Mesafeyi koruyalım babacığım” dedi güldü. Elinde tuttuğu testin iki kırmızı çizgisini gösterdi... Yerinden kalktı, “Gel yavrum bana da geçir de kurtulalım şu beladan..” dedi kendisine hastalığı geçirmesin diye uzak durmaya çalışan kızına sarıldı. “Geçmiş olsun yavrum...Sonunda istediğin oldu...” İrem gülümsedi: “Evet baba ama birden içime bir korku girdi. Heyecanlandım ama en kötüsü de bir hafta evde kalma zorunluluğu biliyor musun...” dedi. Bir dans figürü yaparak iki parmağını yüzünün önünde zafer işareti yapar gibi tuttu. “Şimdi Test Merkezine gidip pozitif olduğumu kanıtlamam gerekiyor istatistiklere geçmem için...” “Tamam kızım...” dedi. Çantasından çıkarttığı on Euroyu uzattı, “Gelirken bana bir su al...” “Tamam babacığım..” dedi sonra son günlerde takıntı haline getirdiği, “Görüjjjürüz..” dedi -j- lerin üstüne basarak.. Kızı gittikten sonra oğlunun çalıştığı fabrikadan gönderdikleri test paketlerinden birini çıkardı. Ucu pamuklu çubuğu burnunun derinliklerine sokarken birden Samatya Hastanesinden sinüzitlerini aldırmak için sıra beklerken yeşil elbiseli bir doktorun kebap şişine benzer bir metali kendisinden önce bekleyen hastanın burnuna soktuğunu görünce korkup, koşarak uzaklaştığını anımsadı. Dr. Halil İbrahim Bahar, kendisine neden kaçtığını sorunca nasıl korktuğunu anlatmıştı utanarak. Testin damlasını döktükten sonra iki kırmızı işareti görünce şaşırmadı. Bütün gün sağda solda dolaşan kızının annesi, en sonunda kızını da kendisini de hastalığı bulaştırmıştı... Bir süre masanın üzerinde duran testin kırmızı işaretlerine baktı. Vücudundaki duygu barajlarının açılıp içinde, yaşadığı karanlık, fırtınalı, acı ile geçen yıllarda biriktirdiği gözyaşı damlalarından oluşan suların bin kollu ırmaklara dönüşüp akmaya başladığını hissetti. Tüyleri ürperdi. İki aşıyı da olduktan sonra yaşamının bundan sonra eskisi gibi olmayacağını yer değiştiren duyguların, acı çeken vücudu, beyninin derinliklerine gönderdiği, kırmızı ipek bayraklı küçük bir orduyla yaptığı darbeden sonra anlamıştı. Kendini masmavi bir denizin duygu yüklü sarı kumsalında bulmuştu. Bundan sonra hücrelerinde yaşattığı tüm duygu orduları gövdesini yaşa dönüşterecek ve mutsuz biten aşk filmlerinde ayrılık sahnelerinde, anneleri tarafından terkedilen, dövülen, psikolojik baskılar altında ezilen, kandırılan, tecavüz edilen öldürülen çocuk ve kadınların yer aldığı film karelerinde ağlayacaktı. Bundan sonra umutların filizlendiği ıhlamur kokulu anılarda ağlayacaktı. Bir gül bahçesinin yanından geçerken Sema ile ayni ayak izlerine bastıkları yemyeşil çimenleri anımsayıp ağlayacaktı. Bundan sonra Kadıköy vapurlarının denizin sesi içinde dalgalanan, kırılan ışıltılarında terkedilmişliğin acısını anımsayıp ağlayacaktı. Leningrad sokak savaşları kadar acılı, kan, gözyaşı ölüm kokusu taşıyan düşüncelerinin kendine savaş açmasına ağlayacaktı. Bundan sonra çocukların sevinçlerle dolu gökyüzünü taşıyan gözlerinin içine girip çocukluğuna geri dönemediği için ağlayacaktı. Yemyeşil ağaçların sesi olup dillenen serçelerin parkta oturan yaşlı insanları siyah beyaz filmlerde yaşattığını görünce ağlayacaktı. Bundan sonra onu anımsatan her kadın gözüne, her kadın dudağına, her kadın yüzüne baktığında ağlayacaktı. Acıların bir yumruk gibi boğazına takılıp nefes almasını zorlaştırdığı, tedirgin, endişeli, korkak, kendini kimsesiz hissettiği karanlık sinema salonlarındaki yalnızlığına ağlıyacaktı. İçinde yıkılmaya devam eden sağlıklı, sağlam olan ve bu yıkılanların, sel baskınlarının çamurlu sularının önüne katarak sürüklediği tedirginlik, yılgınlık, öfke ile bütünleştiği sessiz ve kimsesiz aşk yoksunu olduğu gecelerde ağlayacaktı... Televizyonda, gazetelerde, dergilerde gördüğü her kadın resminde onu görüyor ve gözlerini yakan, acıtan ılık yaşlara söz geçiremiyor, özgür bırakıyordu akması için.. Bir aşk ömür boyu sürebilir miydi. Sürüyordu işte. Kırk yıldır sıkı sıkı sarıldığı, unutamadığı Sema’ya olan aşkının kendisini terketmesinden korkmuştu her defasında. Birlikteliklerinin pekiştirdiği, mutlulukların tırmandığı doruklarda yaşanan bir avuç anının, acıların yarattığı yanardağlardan yayılan küllerle örtülmesini, yaşadıkları soğuk günlerde çırılçıplak dışarda kalıp zarar görmelerini istemiyordu. İçinde tutabildiği tek mahkum Sema’nın aşkıydı. Akşam yattığında saat bir olmuştu. Televizyon izlemeyi bırakıp polisiye romanı yazmaya başladığı günden bu yana uykusu düzelmiş ve bebek gibi uyumaya başlamış tüm şikayetleri bir anda sihirli bir el tarafından sona erdirilmişti. Ama uyuyamadı. Bir sağa döndu bir sola döndü. Kalktı, oturdu. Su işti, kola içti ama olmuyordu işte. Düşüncelerini işgal eden olumsuzluklardan kendini bir türlü kurtaramıyordu. Arada bir boğazında oluşan tuhaf bir duygu nefes almasını zorlaştırıyor, kendisini öksürmeye zorluyordu. Bir ara nefes alamadığını farketti ve ölüm korkularının esiri oldu hiç savaşmadan. Yerinden doğruldu ayağa kalktı, odanın içinde volta atmaya başladı ama nefes alamıyordu işte. Balkonun kapısını açtı serin gecenin içine girdi umutla. Burnundan nefes almaya çalıştı. Kesik kesik az az nefes alıp kendisini yatıştırmaya çalıştı. Telefon ettikten sonra hastaneden eve gelmeleri en fazla dört-beş dakika alırdı. Yukarı çıkmaları kendisine müdahele etmeleri hava vermeleri, adrenalin iğnesi yapmaları... belki de felç geçirip içinde bezginlikler dolu bir boşluğun içine düşecek ve tüm ilişkilerin dışına itilerek canlı bütün duygularıyla bağlarını koparmış zavallı başkalarına muhtaç birisi haline gelecekti... Kalbinde bir sancı belirdi aniden. İnce bir sızı yayıldı koluna doğru... Tamam! İşte o gün gelmişti. Son kez bulutlarla kaplı gökyüzüne baktı. Kollarını iki yanına açıp derin bir nefes aldı. Ama aldığı nefes boğazının bir kenarında bekleyen bekçileri geçemedi. Öksürmeye başladı birden... Başka insanların duymasını istemediği için balkondan içeri girip kendini yer yatağının üzerine bıraktı. Bir yudum su içmek istedi ama başaramadı. Öksürük eskisinden de şiddetli bir biçimde geri geldi... Dakikalarca öksürdü, ağzından sular, salyalar akmaya başlamıştı. Gözlerinden yaş geliyordu. Beyni yerinden çıkacak gibi olmuştu. Elli derece güneşte kalan bir insanın yüzü gibi kıpkırmızı olmuştu. Oturma odasının kapısı açıldı gıcırdıyarak. İrem girdi telaşlı adımlarla ”Babacığım iyimisin...”dedi. Yüzünde babasını kaybetmenin korkusunu, endişesini taşıyan titrek bir ses tonuyla “ Cankurtaran çağırayım mı?” Burnunu temizledi, zorla iki yudum su içti.. Bayılacak gibi olmuştu. Gücü kuvveti kalmamıştı. Bardağın dibindeki suyu da içti ve birden geğirmeye başladı uzun uzun... Bir dakika sonra herşey eski halini alıvermiş yarım saattir kendisini bir halı gibi silkeleyip atan öksürük kesilmiş, nefes alması düzelmiş, bir ara deli gibi çarpan kalbi eski çalışma düzenine dönmüştü. Kendisini yoran, içinde depremler, su baskınları üreten öksürük nöbeti ağzından, burnundan, gözlerinden akan korku duygularını boşalttıktan sonra birden duruluvermişti. “İyi misin babacığım..” dedi İrem, babasının güçsüz, titreyen ellerini tuttu. Gözleri yaşardı... O sırada kapının kenarında beliren annesine baktı ters ters: “Babam burada ölüyor senin kılın kıpardamıyor. Sen ne biçin bir insansın be...” “Tamam kızım. İyiyim geçti...” “Ayşe hanım da hastalığında ilk gece senin gibi olmuş...” dedi kapının kenarından... “Sağol güzelim. İyiyim. Sen git uykuna devam et...” İrem, şüpheli gözlerle babasına baktı. “Gerçekten iyimisin? İstersen yanında kalırım...” “Tamam güzelim. Sen git uyumana devam et bende biraz uyumaya çalışayım...” İrem kapıyı kapattıktan sonra annesine sitem eden kızgın sözlerle kapısını çarpıp odasına girdi ve kilitledi. Her an annesinin odasına girip saçma sapan konuşmalarını önlemek, kendi yazdığı ve beğendiği felaket senaryolarının dinlememek, sinirlenmek istemediği için kapısını kilitlemeye başlamıştı. Müziğinin de sesini açıyor ve yaşamlarını çekilmez hale getiren bundan da vazgeçmeyen annesinin sesini duymuyordu. Yanında annesi olan bir yetim gibiydi... Sabah saat yedi sıralarında daldı. Uyurken terlemiş, üstündekiler, yatak çarşafı, yastığı terden sırılsıklam olmuş değiştirilmeyip sıcaklığını yitirince kendisini üşütmeye başlamıştı. Köşesinden beyaz havlu atılmadığı için dokuz raund dayak yiyen zavallı bir boksör gibi su salan muhallebi gibi pelteleşmiş yerinden kıpırdayamıyordu. Sırtının sağ bölgesinde yerleşen ağrılar, durağına yanaşan otobüsler gibiydi bazen boş bazen ise tıka basa dolu. İki gündür sağ böbreğinde de bir başkaldırış hissediyordu ama taş düşüreli iki sene bile olmamıştı. Doktorlar yeni taşın oluşmasının beş seneyi bulabileceğini söylemişlerdi oysa... Dudakları kuruyor ve patlıyordu ateşli, havaleli bir hastalık geçirmişcesine. Her iki dudağının sağ tarafında iki ufak yara oluşmuştu. Sık sık karnı acıkmaya başlamıştı. Daha sık tuvalete gider olmuştu. Tad duygularında hafif bir değişiklik oldunun da farkındaydı. Bir şekerli içtiği çay kendisine beş şeker atmışcasına tatlı geliyordu. Tavuğun yanında yediği acı sivri biberlerin acısını hissetmeyince fazla yemiş ve midesinde bir ağırlık oluşmuştu. Kalktı bilgisayarın başına geçti. Babasının yazdırdığına inandığı romanının final bölümüne bir göz atmak istedi... Rüyalarına giren babası durmadan kendisini yazılanlar ile ilgili uyarıp duruyordu. Ama fazla oturamadı. Sırtındaki ve göğsündeki acı ile ağrı karışımı rahatsızlıklar kendini rahat bırakmıyordu. Kemikleri ağrıyordu. Çok ağır geçen bir grip hastalığının iyileşme sürecini yaşayan birisi gibiydi. Ağzının tadı tuzu kalmamıştı. Herşey birden monotonlaşıp değerini ve sevgisini yitirmişti sanki. Ülkelerini idare etmekten yoksun, bilgisiz ve cahil yönetimlerin kendi becerisizliklerina bir neden bulup algılar yaratarak o isme odaklanarak tüm suçu onun üstüne yıkma çabaları gibi pozitif çıktığı andan sonra vücüdündaki tüm tanıdık ağrıları koronaya yükleme başlamıştı. Bir sigara yaktı... Hastalığa yakalanalı dördüncü gününe giren ve evin içinde telefonla haberleştikleri kızından bir test istedi. 16 yaşına girdiği gün iki aşı olmasına karşın Coronaya yakalanan kızı yüzünde açan gülümsemelerle içeri girdi...” Negatif.. negatif...” dedi rapçılar gibi bir iki hareket yaptı, elindeki testi gösterdi. “Çok sevindim kızım. En azından seni düşünmekten kurtuldum...” “Bana bir şey olmaz babacığım bak korona bile ancak iki gün dayanabildi...” dedi bir şarkı söyleyerek odasına döndü. Belden yukarsı kaburgalarının yarısına kadar ağrıyordu, sancılanıyordu, tuhaf duygular yaşatıyordu kendisine bir de üstüne eklenen ve can sıkıntılarının çölleştiği düşüncelerle testi yaptı. Pozitifti... Bir sigara yaktı. O kadar dikkatli olmasına karşın, son bir aydır evden çıkmadan yaşamasına karşın, hastalığın kendine teğet geçeceğinden eminken kızının annesinin dışardan alıp getirdiği Korona ile tanışmak zorunda kalmıştı. Daha önceden aşı olduğu için sevindi... Sabahleyin kalktığında bütün vücüdü pelte gibiydi. Ağzı kurumuş, dudakları çatlamış, akşamdan krem sürdüğü dudağındaki yara patlayıp tekrar açılmıştı. Kalktı banyoya girdi. Yüzünü, gözünü yıkadı, dişlerini fırçaladı. “Hazır mısın kızım?” “On dakika daha babacığım...” Çekmecesinden aldığı İbuprüfen 600’lük hapın yarısını kırıp çayıyla içti. Ölmeden önce babasının, son onaltı yıldır da kendisinin kullandığı İtalya’da imal edilmiş Kaşmir yün siyah paltosunu giydi beklemeye başladı... Sonra kendisi gibi siyahlar giyinmiş kızıyla evden dışarı çıktı. Dışarda şiddetli esen rüzgar ahmak ıslatan yağmuru havada yakalıyor ve beklemediği bir anda nereden geldiği belli olmayan damlaları savuruyor, ürpertiler yaşatıyordu. Temiz hava bir anda başını döndürdü. Gözlerine perde iner gibi oldu. Adımlarını yavaşlattı... “Maske takmana gerek yok babacığım...” “Neden? Kızım şu an insanlara Korona bulaştırabilirim...” “Yok baba! Açık havada bulaşmıyormuş...” “Kim söyledi?” “Öğretmenimiz...” “Olsun ben insanlık görevimi yapayım da...” Alış veriş merkezindeki test merkezinin kayıt yerinde tek başına çalışan Türk kızın önünde onbeş kişi bekliyordu. “Yanmışık..” İrem, elindeki telefonu test merkezinin kapısındaki QR kodu üzerindeki karekodu tam görecek şekilde tuttu kısa bir süre sonra birşeyler yazdı. “Tamam baba ben kendimi kayıt yaptım...” dedi. Test merkezinden içeri girdi. İlkokuldaki aşı günlerini anımsadı birden. Bir iki gün önceden haber verilirdi kendilerine ve heyecanlarının içine kaplayan korkulu bir bekleyiş başlardı. O gün geldiğinde elinde koskocaman iğnelerle sınıflarında öğretmen kürsüsüne yanlarına getirdikleri aşı ve aşı malzemelerini yerleştiren bir doktor ile hemşire aşıları masaya dizerken öğretmen sıraya girmelerini söyleyince kimse ilk olmak istemez ve kuyruğun en arkasında yer almaya çalışırdı. O zaman bir kahraman gibi ortaya çıkar ve ilk aşıyı olurdu gözlerini kapatmadan. Sonra zafer kazanmış bir komutan edasıyla çantasını alıp sınıftan çıkardı. Ağlayanları, annesini isteyenleri, kaçmak isteyenleri, aşı olmak istemeyenleri geride bırakarak. Kayıt yerinde çalışanların sayısı ikiye çıkınca kuyruk birden eriyiverdi. Merkezden girip testini yaptırdı ve kendisini bekleyen kızının yanına gitti. “Ben bir kahve içeyim...” Kampstan kendine bir kahve aldı. 2,50’ye satılan Lattenin fiyatı 2.80 olmuştu;alıp dışarıya çıktı. Meteroloji Köln’de Kar fırtınası beklendiğini açıklamasından sonra Noel ve Yılbaşında özlemlerini ertelemek zorunda kalan çocuklar her yıl olduğu gibi bir kez daha hayal kırıklığına uğramışlardı. Böyle gidersen beyaz bir Noel görmeden büyüyecekler, evlenicekler ve bu kez çocuklarıyla bekleyeceklerdi beyaz noel gecesini... Şiddetli bir rüzgar, kuruyan ağaçları budamış yaya kaldırımları ağaç dallarıyla dolmuştu. Açılan şemsiyeler ters dönüyor, kopuyor, sahiplerinin elinden kurtulup salıncak gibi yükselip alçaldıktan sonra ıslak caddeye düşüyordu. Sarı mantolu, kot pantolonlu genç bir kadın terse dönen şemsiyesinin peşinde koşturup duruyordu. Pardesülü, montlu, kabanlı, kısa kollu, kısa pantolonlu insanlar alışveriş merkezine giriyorlardı. Kahvesinden bir yudum aldı. Altı çocuklu, dört kadın ve kısa boylu, sadece çenesinde sakalları çıkan koyu esmer bir Suriyeli aile oturduğu ekmekçinin karşısındaki cafeye girdiler. Girer girmez de dışarı çıkmaları bir oldular. Son salgın yasaklarından haberi olup olmadığını soran Türk sahibine nefret dolu seslerle kendi dillerinde bir şeyler söylediler ve hışımla alışveriş merkezine yöneldiler. Geldikleri yörelerin edinimlerini, alışkanlıklarını devam ettirme istemleri Almanları rahatsız ediyor ülkeyi idare eden politikacıların kendilerine sormadan Almanya’ya girmesine izin verdikleri kara derili, cahil, bilgisiz, görgüsüz, sapık, tecavüzcü, mafya üyesi, terörist olarak gördükleri göçmenlere olumsuz tepkilerini göstermekten kaçınmıyorlardı. Onlar ülkelerine bu tür göçmenlerin gelmesini istemiyorlardı. Nema-İma diyerek Sumo güreşçisi gibi yürüyen şişman, çirkin, ufak gözlü bir Bulgar göçmeni geçti esmer güzeli kızıyla. Oturduğu kahveye yaklaşan iyi giyimli, elinde fotokopisi çekilmiş bir resimli haber küpürü tutan, otuzyaşlarında, beyaz yüzlü bir kadın yaklaştı ve para istedi kendisinden. Kadını on metre uzaklıkta yolun kenarındaki bisiklet parkında bekleyen adama baktı bir süre, olumsuzca başını salladı. Önce acı siren sesleri sonra da dört itfaiye aracı ile iki polis arabası geçti caddeden ıslak sesler çıkartarak. Erkeği sarı, eşi ise kırmızı kadife eşofman giymiş bir zenci aile, ellerinden tuttukları iki ufak kızıyla alışveriş merkezinin önünde durdular. Adam kadın ile birşeyler konuştu. Sonra yanlarından ayrılıp postahaneye doğru yürümeye başladı. Afrika örgüsü yapılmış uzun saçları kırmızı kurdela ile tepesinde birbirine bağlanmıştı. Yürümekte zorlanan yaşlı bir Türk kadını kendisine eşlik eden tombulca, kendisinden çok daha genç, bakışlarında kurnazlıklar taşıyan kadına, “Bana bu pastalardan yapıcaktın..”dedi eliyle Kampsı işaret etti. “Biliyorum ama evdeki işlerden bir türlü zamanım olmuyor...” dedi genç olanı baştan savma bir tonla. Kırmızı ışıkta bekleyen yeşil renkli bir arabadan arap müziği taşıp ıslak caddelere yapıştı. Bir sigara yaktı. Kahvesi yarılanmıştı. Saate baktı. Sabahleyin evden çıkarken içtiği ağrı kesici tesirini göstermiş kendini daha iyi hissetmeye başlamıştı. Kahveden bir yudum daha aldı. Ilınmıştı. “Yaa baba şimdi yine kızacaksın biliyorum ama son kez tırnaklarımı yaptırmak istiyorum...” dedi kızı, elindeki telefonu uzattı, çeşitli renklerde ve uzunluklardaki tırnak modellerini gösterdi. “Bak benim tırnaklarım kadar...” dedi, en kısa olanları işaret etti. O sırada yanlarına kızının hoşlanmadığı babası polis olan arkadaşlarından son günlerde beraber vakit geçirdikleri kız geldi...” Dikkat et Koronaya yakalanmak istemiyorsan yaklaşma bana ..”dedi ondan hoşlanmadığını vurgulayan bir ses tonuyla. Kız her zamanki ciddiyetiyle, “İstemem. Danke..”dedi. Kızına sigaraya alıştırmak isteyen kıza baktı ters ters. Kızını tırnak yapma ısrarından vazgeçiremiyordu. Bir kez daha kırmak istemedi. İstediği parayı verdi. “Son kez. Bundan sonra bu konu benim için kapandı...” “Dankeschön babacığım..” dedi İrem, alış veriş merkezindeki Asyalıların manikür ve pedikür bakımı yapan dükkanına doğru yanında sevmediği kızla beraber yürümeye başladılar. O sırada Kampsın kapalı bölümünden elinde telefonlar genç bir Türk kızı çıktı... “Benim nerede olduğumu, kimlerle olduğumu biliyorsun...” “Bıktım senin şu kıskançıklık krizlerinden...” “Senin bana sahiplenmenden... Sen sus ben neden susacakmışım ki?” “Sus diyorum sana. Senin yüzünden yerimden kalkıp dışarı çıkmak zorunda kalıyorum...” “Sen ne biçim erkeksin be...” “Her iki dakikada bir arıyorsun, mesaj gönderiyorsun... Arkadaşlarımla sohbet etmeme izin vermiyorsun...” “Ben uzatmıyorum sen uzatma... Kapat o zaman neden kapatmıyorsun...” “Sen uzatırsan bende uzatırım...” “Eğer öyle düşünüyorsan allah senin belanı versin...” “Sus konuşma benimlen...” “Ben sana yalan söylemiyorum...” “Hayır. Ben sana hiç yalan söylemedim ama sen beni yalan söylemem için zorluyorsun...” “Tamam kardeşim ben sana devamlı yalan söylüyorum o zaman. Sen alıştırdın. Üzüm üzüme baka baka kararırmış...” Kadın sesini etraftaki insanların duyabileceği kadar yükseltti ve bağırdı, “Kapat diyorum sana... kapat.. kapat hemen...” Sigarasını kül tablasına söndürüp, telefonu cebine koyduktan sonra kendisini içerde bekleyen iki kız arkadaşının yanına gitti. Düşünceliydi... Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), korona pandemisinin başladığı 2020 yılında dünya çapında anksiyete, (Anksiyete bozukluğu olan kişilerde, yoğun, sürekli devam eden bir endişe hali ve günlük hayatta rastlanılan durumlara karşı korku vardır. Panik atak krizleriyle de kendini gösterebilir. Bu duyulan aşırı endişe, kaygı, panik durumu günlük aktivitelerin süregelmesini sekteye uğratır.) bozukluğu ve depresyon vakalarında yüzde 25'lik artış kaydedildiğini bildirmişti. Her geçen gün artan anksiyete bozukluğu ve depresyon vakalarının temel nedenlerinden biri, pandemiye karşı alınan kısıtlayıcı önlemler ve sosyal izolasyonun getirdiği yoğun stresti. İş yerindeki kısıtlamalar ile insanların aile içinden daha az destek aramaları, yalnızlık hissi ile kişinin kendisi ya da yakınlarıyla ilgili duyduğu enfeksiyon, hastalık ya da ölüm korkusu, ölüm vakaları karşısındaki üzüntü ve mali endişeler de eklenince sadece insanların sağlığı değil yaşam biçimleri de değişmeye boşanma sayıları çoğalmaya başlamıştı. Yerinden kalktı. Test sonucunu almak için alışveriş merkezine girdi. Merkezin önü her zamanki gibi kalabalıktı. Daha önce test yaptırıp sonucunu almak isteyenlerin beklediği sıraya girdi. Almanya'da ilk koronavirüs vakasının tespit edildiği 27 Ocak 2020 tarihinin üzerinden iki yıl geçerken, koronavirüse yakalanan 9 milyon 200 binden fazla hastanın arasına kendileri de katılmıştı. Toplam nüfusun yüzde sekseninden fazlası iki doz aşısı olan toplumda aşı olanların hastalığa yakalanması şaşkınlıkla karşılanıyordu. İnsanlar sohbetlerine, kaygılardan uzak seslerle nasıl pozitif çıktıklarını anlatıyorlardı umarsızlaşan ses tonlarıyla ama dünya tarihine geçecek bir dönemden, unutulmaz anılarının arasına katıp bir ömür boyu konuşacakları, torunlarına miras bırakacakları günlerde yaşadıklarının farkına varmadan. Sıra kendisine gelince test sonuçlarını dağıtan kız pozitif olduğunu görünce Robert Koch Enstitüsü'ne gönderilen PCR testinin yapılması için kendisini tekrar test merkezine götürdü. Yarım saat önce kendisine test yapan çember sakallı görevli. Girdiği kabinede burnuna çubuğu iyice sokup üçe kadar saydı. Sonra boğazına sokup üçe kadar saydı. “Tamam gidebilirsiniz.” dedi. Beklemekten canı sıkılmış sinirlenmişti. Hemen eve gitmek istemedi. Serin ama ılık bir günü ortalamışlardı. Kafasında yazdığı polisiye romanının finalinin çeşitlemek için durmadan ayni öğeleri üreten ve düşüncelerini kirleten, yaşamına girmek için son bir aydır kendisini kuşatma altında tutan ve nefretini arttıran kadın ile ilgili tüm duyguları beyninin üretim merkezinden kovarak uzaklaştırdı ve final için yaşamın en taze malzemeleriyle doldurdu. Hep ayni yüzleri görmekten bıkmıştı artık. Yoksulluğun hüküm sürdüğü getto semtinde özellikle son dönemlerde artan Arnavut çetelerine karşı tedbir amaçlı olarak semtin çeşitli yerlerine polis kameraları konmaya başlanmıştı. Caddenin sol tarafında ikaz lambalarını yakıp park eden belediye arabasının üzerinden yükselen asansörün üstünde iki kişi yeni dikilen direklerin en üst kısmına kameraları takmışlar ayarlarını yapıyorlardı. Nimet Döner’in önünden geçti. Pide fiyatları de diğer günlük yaşamda tüketilen diğer malzemeler gibi pahalılanmıştı. Köşedeki eczanenin önünde durdu. İki tane türk kızı çalışıyordu. Kibar, anlayışlı, yardımsever kişilikleriyle kendilerini sevdiren ve ilaç ihtiyacında ayaklarınızın sizi istemdışı götürdüğü semtteki onlarca eczaneden biriydi ama bu semtin en eski eczanesiydi...Yayalara yeşil yandığında mitinge giden ancak birbirlerini tanımayan bir grup halinde karşıya geçtiler... Lukas Podolski’nin Mangal döner dükkanı ile DM mağazasının önünde yataklar serilmişti. Semtin evsizlerinden üç kişi sahip oldukları bir avuç eşya ile dükkanların önüne kendilerine bir dünya kurmuşlardı. Yatakların başucunda kırmızı mumlar duruyordu. Dört köşe bir işlemeli kutunun içinde bozuk paralar birikmişti ama çoğu centti. Yataklardan birisinin yerlere yayılmış beyaz bir örtüsü vardı. Lacivert-bordo karışımı kalın bir yorganın kenarı caddeye taşmıştı. Hemen yanındaki yatağın çarşafı pembeydi ve üzerinde yeşil, beyaz bembe gül desenleri olan ince bir battaniyenin kenarında koyu yeşil kalın bir battaniye daha duruyordu. Güvercinler yatakların kenarında yiyecek bulmak için dolaşıyorlar yatakların üzerine çıkıyorlardı. Tam DM’in önünde duran yatak en fakiri olandı. Eski çaputların üzerine s bir çarşaf, beyaz ve gri iki tane ince battaniye ile üstünkörü örtülmüştü. Başucunda bir torba ile içinde çorapları olan ayakkabıları duruyordu çamurlu ve eskimiş... Boş yataklara bakıp insanlar umarsızca geçmeye devam ediyordu. Yabancılar Alman evsizlerine para yardımı yapmıyorlardı. Onlar etrafta çete halinde dolaşan Roman dilencilere yardım etmeyi tercih ediyorlardı. Yaşlı ve genç Almanlar ise para yardımı yerine kendilerine çorba, döner alma teklifinde bulunuyorlardı. Alman hayvanseverler köpekleriyle dilenenlere, köpek maması alıp veriyorlardı... Tuna Manavından geçerken dışarda sergilenen meyvelere, sebzelere baktı ama ilgisini çekmedi. Alışveriş yapmadığı bir yerdi. Kodi’nin yanından geçerken durdu. İçeri girdi. Serçeler ve diğer kuşlar için iki paket yem aldı. Çıktı Paşa’nın kahvesine doğru yürümeye başladı... Bu gün karantinadan önceki son günüydü. Belli mi olurdu? Birden herşey olumsuzlaşır ve milyonlarca insanın katili olan salgın kendinin de canını alır ve biterdi. Belki de yaşamının son özgürce dolaşımıydı. Belki bir daha görüklerini bir daha hiç göremeyecek ve ölüme teslim olucaktı. Akşam zor kurtulmuştu... Canı sıkıldı. Sigara içmek istedi ama vazgeçti. Yürürken sigara içmiyordu yıllarca. Kahvenin boş masalarından birine oturdu. Çantasından kağıt kalem çıkardı yuvarlak masaya bıraktı... Cafe’den çıkan genç, beyaz tenli, durgun ve donuk bakışlı genç bir kız latesini getirip masaya bıraktı...” Teşekkür ederim..” dedi. Şeker atıp karıştırdıktan sonra bir yudum aldı. Dudaklarına yapışan tatlı köpükleri yaladı dilinin ucuyla. İki yudum daha aldı. Sıcak ve istediği gibiydi. Ama içtiği dört yudum latteden sonra karnında bir ağrı hissetti, gurultular geldi… Kuaförün yan duvarına yapıştırılan Afişe takıldı gözü. -Yazar Buluşması- diye bir gün tertiplenmişti. Yazarların adlarını okumaya başladı. Bilal Civelek, Mehmet Küçük, Gülnüz Çalıkoğlu, Mustafa Öncül, Hakiki Kabakçı, Kevser Baysal, Halil Gülel, Kahraman Tazeoğlu ve Alişan Kapaklıkaya isimlerini okudu. Hiçbirini tanımıyordu. İçeri giriş 15 Euroydu. Güldü kendi kendine. Bu isimleri görmek için 15 euro ödeyenleri merak etti bir an, gözlerinde canlandırmak istedi. Biontech kurucusu Uğur Şahin iki dozun Omicron karşısında tam aşılı olmak anlamına gelmediğini söylemiş güçlendirici dozun üç ay sonra yaptırılması gerektiğini vurgulamıştı. Şahin'e göre dördüncü doz da gerekli olacaktı. "Eğer Omicron görüldüğü gibi yayılmayı sürdürecek olursa üç aydan sonra güçlendiriciyi vermek bilimsel açıdan mantıklı olur" açıklamasını yapmıştı. -Almanya'da Aralık'ta 5,3 olarak ölçülen enflasyon ilk tahminlere göre Ocak'ta 4,9'a gerilemişti. -Rusya ile Ukrayna gerilimi tırmanıyordu. ABD'nin, Ukrayna'yı işgal için Rusya'nın bahane yaratmaya çalıştığı iddialarının ardından, İngiltere de Rusya'yı Ukrayna'ya yönelik dezenformasyon kampanyası yürütmekle suçlamıştı. İngiltere Dışişleri Bakanı Liz Truss, bu şekilde Rusya'nın Ukrayna'yı istikrarsızlaştırarak, işgalini haklı çıkartacağını ifade etmiş twitter hesabından yaptığı paylaşımda. "Rusya saldırganlığına son vermeli, tansiyonu düşürmeli ve ciddi görüşmelere açık olmalı" demişti. -Fransa'da aşısızlara dışarıda yeme-içme yasağı geliyordu. Fransa'da korona önlemlerini sertleştiren yasa tasarısı parlamentonun alt kanadından geçmişti. Macron'un aşı olmayanların hayatını zorlaştırmak için elinden geleni yapacağını söylemesi ülkede tartışmalara neden olmuştu. - Almanya Sağlık Bakanı Lauterbach, gelecek haftaların oldukça zorlu geçeceğine işaret ederek, Omicron’un son varyant olmayacağı uyarısında bulunmuştu. Alman virolog Drosten ise pandeminin 2022 sonunda bitebileceği müjdesini vermişti. - Almanya'nın birçok kenti, bir kez daha korona önlemlerine karşı düzenlenen gösterilere sahne olmuştu bir kez daha. Cumartesi günü düzenlenen gösterilerde, çok sayıda eylemci başta Hamburg, Düsseldorf, Schwerin ve Fürth olmak üzere, farklı şehirlerde düzenlenen büyük çaplı gösterilere katılmışlardı. - Almanya'da sahte korona aşısı belgesiyle restoran ve alışveriş merkezlerine giriş yapmaya çalışan veya eczanelerde dijital aşı kimliği almaya çalışanların sayısı gittikçe artıyordu. Alman Protestan haber ajansı EPD'nin ilgili bakanlıklar, eyalet emniyet müdürlükleri ve polis arasında gerçekleştirdiği bir anket, tespit edilen sahte aşı belgelerinin sayısının 2021 yılının sonunda büyük bir artış gösterdiğini ortaya koymuştu. Polis bu nedenle özellikle yabancıların yoğun olarak yaşadıkları semtlerdeki test merkezlerine baskınlar yapıp denetlemeye başlamıştı. O sırada kahvenin sahibini gördü; sağ eli boydan boya alçılanmıştı. Kendisine yaklaştı. “Merhaba Onkel” dedi “Merhaba.” “Geçmiş olsun...” Suratını buruşturdu acılı bir gülümsemeyle, “Banyoda düşüp kolumu ve kaburgalarımı kırdım...” “Çok geçmiş olsun. Dikkatli ol lütfen! Biliyorsun ölümlerin büyük bir çoğunluğunu beklenmeyen ev kazaları oluşturuyor...” “Haklısın ama oldu bir kere...” Eşiyle oğlunu bir trafik kazasında kaybetmişti. Geçen yıl ise eşinin hatırası –Paşa- isimli köpeğini kaybetmişti bir kaza sonucu. Şimdi ise banyoda düşüp kolunu ve kaburgalarını kırmıştı. Bir tesadüf olabilir miydi? Ölümün soğuk luğunu hissetti birden ve ürperdi. Yerinden kalktı. Cebinden çıkardığı parayı uzattı. İyi günler dileyip Cafenin yanındaki boşluktan parka doğru yürümeye başladı. Karanlıkla, aydınlığın iç içe yaşadığı bakımsız alkoliklerin, uyuşturucu bağımlılarının, hayat kadınlarının parsellediği bol ağaçlı bir parktı. Geceleri her köşede kendisine eroin iğnesi yapıp damarlarına zerk ettikleri zehirle kendinden geçen bakımsız, yorgun yüzler çoğalıyordu. Eroin ve uyuşturucu parası bulabilmek için gencecik vücutlarını 10 Euroya 20 Euroya satmak isteyenlerin, köle satışı yapılan pazarlardaki gibi kendisini sundukları bir yerdi. Anlaştıkları birisiyle karanlığın içine giriyorlar, işlerini bitirip birşey yaşanmamışcasına tekrar müşteri beklemeye başlıyorlardı... Polis baskınlar yapıp kendilerini parktan uzaklaştırıyor ama bir saat sonra park eski devinimine tekrar kavuşuyordu. Ailelerin çocuklarını getirmekten korktukları, çekindikleri yeşil alanın içine girdi. Sol tarafta iki kişi banka yatmışlar üzerlerine de ince bir battaniye ile örtmüşlerdi. Bakımsız güvercinler yıllardır değiştirilmeyen çocuk oyun alanının kumları içinden yiyecek çıkartmaya çalışıyorlar, birbirleriyle kavga ediyorlar, havalanıp birbirlerinin üzerlerine konuyorlar ama kumun içinde aramalarına son vermiyorlardı. Güneş ışınlarının ağaçlardan öksüz bölümünde on tane kadar park ahalisi heyecanlı tartışmalar içindeydiler. Hepsinin elinde içki şişeleri ve yollardan topladıkları izmaritler vardı. Bazılarının yanında ise kendilerine hediye edilen çorba ve döner paketleri duruyordu... Kuşatıldıkları karanlıklardan kurtulmak isterken yaşamın kayalıklarına çarpıp yaralanmış, hayallerini, umutlarını Ren nehrinin kirli akan sularına kaptırmış, boşlukların derinliklerinde açılmış kuyularda her gün ölüp her gün dirilen, bir ölüm eğitiminden geçer gibi ölümün bütün ayrıntıntılarını ezberlemişler, belleklerine yerleştirmişlerdi. İçkilerinin sayısını sıkıntıları ve bezginlikleri yönetir olmuştu. Sorunlardan kaçar gibi yolunu değiştirdi... Eve geldiğinde boş bir ev ile karşılaştı. Memnun oldu. Rahatladı. En azından o kadının yüzünü görmeyecekti. İnsanın tüylerini diken diken eden sesini duymayacak, sinirlenmeyecek, iç çatışmalarını başlatmayacaktı. Yaşı ilerliyor ama umutların filizlendireceği yarınların umutlarından bir türlü vazgeçemiyordu. Vücudundaki rahatsızlık devam ediyordu ama ilginç bir şekilde tensel uyarıları birden zirveyi zorlamaya başlamıştı. İki de birde sigara molası yapan düşüncelerinin arasına girip -beni unutma- diyorlardı kendisine. Yarı çıplak bir kadın vücudundan yayılan şehvet dolu hayallerin içinde oluşturduğu ırmaklardan akan ve aktığı yerde vücut bulan kadın tenlerindeki tüylerin arasında koşup duruyor başkaları ele geçirmeden kucaklayıp bir köşeye saklanıyordu yeni yangınlar başlatarak... Balkona çıkmadan semaverin altını açtı. Hasta olmasının yarattığı bilinçli tedirginlikler kendini esir almıştı ve istediği gibi yönlendiriyor başında ufacık bir ağrı oluşsa hemen korona suçlanıyordu. Ama doğrusu hastalığı bu kadar hafif atlattığı için hem sevinçli hem de memnundu. Kendine bir çay koydu bir de sigara yaktı keyifle ve yeni tanıştığı Azerbaycan’lı sanatçı Hiss’in, -Bela- clibini açtı. Ufak tabureyi alıp balkona oturdu. Kendisini gören kargalar çığlık çığlığa bağırmaya başladılar. (Fotograflar: Erdem Buyrukçu) Erdem Buyrukçu
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR