Biten sigarasını tazelemek için cebindeki kibrite el atmıştı ki aklına resim hocası Eşref Üren düştü. Hoca, ders sonlarında koridora adımını atar atmaz hemen dudağının sağ köşesine Birinci sigarasını yerleştirir, kibrit kutusunu eline alır, birbiri ardına çaktığı çubukları bir türlü ateşleyemezdi. Bir defasında hocaya sormuştu:

“Hocam neden tutuşmuyor?”

“Görmüyor musun?”

“Neyi Hocam?”

“Neyi olacak” diye tekel kibrit kutusunu göstermişti,

“Bunu…”

“Gerçekten anlamadım Hocam!”

“Bak oğlum, bak! Ne var bu kutunun üzerinde? Beş adet kibrit çöpü resmi, değil mi?”

“Evet Hocam.”

“Eee, ne demek bu?”                              

“…”

“Bu bir sigaranın beş kibrit çöpüyle yakılacağının resmidir. Anladın mı?”

İşte o da, ne zaman sigara paketine davransa hocasını anımsardı. Cebine uzattığı elini geri çekti, kısalan sigarasının ateşiyle yenisini yaktı, derin bir nefes aldı, dumanını sol eline üfledi. Mavi duman üşüyen elini ısıtamasa da gelecek otobüsü bekleyecek, yolcuların nefesiyle ısınacaktı.

İşine dört elle sarılan, mevki hırsına kapılmayan, insan harcamayan, sırtını yalnız ceketinin iç astarına dayayan, huzurlu kararlı, âmirine, memuruna saygılı güvenli bir devlet memuruydu. Her gün aynı saatte Kelebek Sokaktaki evinden çıkar durağa zamanında gelirdi. Sabahın ilk ışıklarında hep kalabalık olurdu durak. O sabah da öyleydi.

Yenilediği sigarasından birkaç nefes almıştı ki kalabalık hareketlendi. Otobüsün geldiğinin işaretiydi. Bakışlar, Nene Hatun Caddesine, yokuşun başına doğru çevrildi. 413 numaralı otobüs yaklaşıyordu. Sigarasının filtreli ucunu emzik gibi ağzında çiğnedi ve tükürdü. Sarı bir leke kaldırımın üstüne düştü. Öfkesini tükürür gibiydi…

Otobüsün durmasıyla düşman cephesine hücum eder gibi, itiş kakış otobüse doluştu yolcular. Genç adam sıranın en sonunda kalmış, kapıyla basamak arasında sıkışmıştı. Önündeki, platin saçlı, iri memeli kadının, ağzını burnunu kapattığı atkısının üzerinde fel fecir okuyan gözleri görünüyordu. Kadın önündeki yaşlı adama bir omuz attı! Adam eğer önünde başkaları olmasaydı upuzun yere kapaklanacaktı. “Hoşt” dedi adam. Oralı olmadı kadın. Dışarıyı seyrediyormuş gibi yaptı. Bu arada ortalara doğru her halinden sıkıntılı olduğu yüzüne yansıyan orta yaşlı kısa boylu, tıknaz, kel kafalı adam önündeki bayanın ayakları altına düşürdüğü telefonunu almak için eğilmişti ki, kadının çığlığı ile neye uğradığını anlayamadı. İnsan ruhunun karanlık noktalarını, insan ilişkilerinin “arızalı” taraflarını haykırır gibi “ne yapıyorsun orada be adam” diye haykırdı kadın. Kel kafalı adam, kekeleyerek, “Telefonumu düşürdüm de…” diyebildi.

“Hadi oradan sapık!”

Otobüs Çankaya Caddesi’nden bir yarım daire çizerek Atatürk Bulvarı’na kıvrılırken ortadaki kalabalıkta bir dalgalanma oldu. Yolcular üst üste yığıldılar…

Sekiz yıldır, her yirmi dakikada bir aynı yolu izliyordu otobüs. Cumartesi, pazar ve bayram günlerinde ise, bekle ki gelsin! Sonraki durak Kuğulu Park’tı. Şoför durağı ıskalamış, ileride sert frenle durabilmişti. Durakta bekleyenler otobüse doğru koşuşurken, içerdeki yolcular birbirinin üzerine yığılmış, otobüsün ön kapısı lebalep dolmuştu. Sonuçta şoför inatla açmıştı kapıyı. Sıranın başındaki on yaşındaki bir çocuğun yüzü kadar gergin, kırışıksız, parlak yüzlü, pembemsi yanaklı, küçük kırmızı dudaklı kadın iri simsiyah gözlerini fal taşı gibi açarak avazı çıktığı kadar, “ilerleyin de binelim…” diye bağırdı. Şoför sağına, arkasına doğru döndü, sinek fısıltısı sesiyle “beyler arkaya doğru ilerleyelim, bineceklere yer açalım…” dediyse de kalabalığın adım atacak hali yoktu. Önceki duraklardan bindiği belli olan ortadaki boşlukta pencere önündeki hippi kılıklı, çilli suratlı, kart görünümlü kırmızı meçli kız kulaklığına yansıyan melodiye kendini kaptırmış, bir başka dünyada yaşıyordu sanki. Sonuna kadar açılmış olan ses, kulaklıktan tüm otobüse dağılıyordu:

“…Seni uzaktan sevmek
Aşkların en güzeli
Alıştım hasretine
Gel desen gelemem ki…”

Kız belli ki, Yaşar Güvenir’ in sesinde sevgilisini arar gibiydi. Otobüs yolcuları da aynı duyguları paylaşıyor olmalı ki, yüksek sese aldırmıyorlardı.

Tıka basa dolu otobüs TÜBİTAK durağında durmadı. Sonraki Meclis durağında da inecek binecek yoktu. Doğrudan Güven Park durağına yanaştı. Üç kapısını birden açtı, kalabalık saniyeler içinde boşaldı.

O gün havada hüzün asılıydı…

Selim Esen
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)