OLAY

Önce olayın nasıl geliştiğini anlatmalıyım. Bilim dergilerini okuyan herkes evrenin eğilip büküldüğünü, mekan ve dolayısıyla zaman içerisinde ışık hızının ötesinde seyahat olanağı sağlayan kurt deliklerini bilir. Ne var ki bunun sadece teorik bir şey olup olmadığı, pratikte bunun içinde geçmemizi sağlayacak vasıtalarının yapılma olasılıkları meçhuldü.

Ta ki bu olayı yaşayıncaya kadar!

Ve kendi çağımızda ilk kez gelecekten (24. yüzyıldan) bir ziyaretçi ile karşılaşıp birkaç günü onunla sohbet ederek geçirdim. (Sanırım sonra iki de müfettiş geldi, ama kesin bir şey söyleyemem, çok kısa kaldılar ve delillerin yok olduğundan emin olduktan sonra gittiler).


Elbette tüm bunları ispat etmem olanaksız. Geride sadece kağıt üzerindeki bazı notlar kaldı ama bunu herkes karalamış olabilirdi. Öte yandan ziyaretçinin elindeki rehbere tek bir kere göz atma olanağım oldu. O kısa bir süre uyurken çok fonksiyonlu minik bir gerecin duvara yansıttığı görüntüler ve sembollerle dolu bir dilden yarım yamalak anladıklarımdan aklımdan kalanları aktaracağım. O ikinci kez uyurken bir daha çalıştıramadım. Zaten ilk seferinde de açmayı herhalde tesadüfen başarmıştım. Bu nedenle konuşmalardan çıkardıklarım daha önemli.


Ben ne kadar meraklıysam, ziyaretçi de aynı derecede sabırsızdı. Sorularımı geçiştiriyor ama kendisi en ince ayrıntıya kadar soruyor soruyordu… Bu dönemi, hatta özellikle Türkleri inceleyen bir araştırmacı olduğunu tahmin ettim ve kısa süre içinde onun sorularını yönlendirerek kendisinden bilgi alabilecek bir kurnazlık geliştirmeyi başardım. Ayrıca bilgi almak için bilgi vermesi gerektiğini de hissettirdim. Onun zamanı bizimkinden değerli değildi herhalde.


Pekiyi onunla nasıl mı anlaştım. Yabancı dillere sonsuz merakım ve toplumbilimle uğraşıyor olmam işime yaradı. Yaygınlaşmakta olan istikbaldeki uluslararası dilin çoğu kelimesi -ve şaşılacak şekilde kavramları- bana yabancı değildi. Ziyaretçi belki de bu nedenle çok kısıtlı zamanını başkalarını bulmak için harcamak istemedi. Bir de, elindeki bilgisayar (artık o dönemde ne deniyorsa) türü aletle birçok kitabımın hala tarih arşivinde olduğunu gördü. Bu benim de hoşuma gitti ama 22. ve 23. yüzyıllarda sadece yedi kişinin bunlara göz attığını (atacağını mı demeliyim) öğrenince epey bozuldum. Daha sonra değerini anlarlar herhalde…


Tanıdığım başka kişileri de sordum ama geçiştirdi. Belki de onlar daha çok referans verilmişse kıskanacağımdan çekindi, ne bileyim işte…Bu arada benim bilgisayarım bir antika olarak çok ilgisini çekti ve biraz oynadı. Eskisini vereyim, çalışma odana koyarsın dedim. Gözleri parladı, ama giderken almadı, ya da alamadan ayrılmak zorunda kaldı.


Her halükarda, bu kurt deliğini kaçırırsa bir daha dönemeyeceğini söyleyerek üçüncü gün aniden çekip gitti. Evin yakınında durup bir sensörle uzaktan tarama yaptıktan sonra arkasından seğirten iki kişinin onunla ilgili olduğunu düşünüyorum (mutlaka geride herhangi bir gerecin kalıp kalmadığını kontrol ettiler). Onlar da melezdi ama Çinliye daha çok benziyorlardı. Ne var ki gözden kaçırdıkları bir şey vardı. Ziyaretçi kağıt üzerine aldığı bazı notları unutmuştu. Bunları dikkatle saklıyorum ve vakit buldukça çözmeye çalışıyorum. İlerlediğimi söyleyebilirim. İstikbalden bir hiyeroglifi çözmek ilginç bir bulmaca oluyor.

İNSANLIĞIN DURUMU

Anladığım kadarıyla 24. yüzyılda insanların neredeyse tümü ırk ve ulus anlamında karışmıştı, ve sanırım insanlığın yaşadığı en büyük gelişme buydu. 21. yüzyılın ortalarından itibaren büyük çevre felaketleri birbirini izlemiş, özellikle kıyılardaki kentlerin çoğu terkedilmiş ve sosyal yapılar dağılmıştı. Nihayet belli adalarda ve dağlık mıntıkalar etrafında tekrar büyük topluluklar oluşmuş ve nüfus dünya için ideal bir rakam olan 1.5 milyara inince tekrar toparlanılmıştı. Urallar, Yeni Kaledonya, Kuzey Ant dağları ve Hindikuş bölgelerinin en önemli merkezler olduğunu anladım. Alaska ve Kamçatka da önem kazanmış gibi görünüyordu. Ziyaretçim Pamir Üniversitesinden geliyordu, bunu ağzından kaçırdı. 22. yüzyılın sonlarında “İki Amerikalar” adı verilen devlet ile “Büyük Asya” topluluğu Afrika ile Avrupa üzerinde son bir savaşa girmişler, sonrasında barış yapılmış ve bir buçuk yüzyıl süren gelişme dönemi başlamıştı ki, ziyaretçim bu dönemin uzak ucundan gelmişti. “Eski yerleşimlerin çoğunu terk ettik, geri kalan yerlerin kirlenmemesi en büyük sorunlarımızdan biri” dedi. Gelecekteki inanç sistemleri konusunda ise fazla bilgi edinemedim. Acaba inançlar birleşmiş ya da yakınlaşmış mıydı, yoksa büyük değişim dönemlerinde her zaman olduğu gibi içlerine kapanıp daha da mı bağnaz hale gelmişlerdi. Muhtemelen iki gelişme bir arada yaşanıyordu. Bir kısım ortak bir insanlık inancına yönelirken, eski (yani ilerisi için eski) inançların çoğunun mensupları irili ufaklı gruplar son bir gayretle savunma yapıyorlardı. Ziyaretçi, işte bu inançların geçmişini biliyor ama bizim çağımızdaki beklenmedik bazı gelişmeleri çözmeye çalışıyordu. Özellikle de Türklerin inanç konusundaki tutumlarını anlaşılmaz bulduğunu saklamadı, buna gerek duymadı. Türk olup olmadığı sordum. Bu tür tasniflerin giderek önemini yitirdiğini, ancak ataları arasında Afrikalı ve uzak Doğuluların yanı sıra birçok Türkün olduğunu söyledi. En çok merak etiği hususu sordum. Buna yanıtı da ilginçti. Türklerin binlerce yıl sürekli istikrarsızlık içerisinde nasıl yaşadıklarını anlamak istediğini, bunun bilimsel hayatının en büyük gayesi olduğunu söyledi. Adeta mideme kramp girdi. Bu benim sadece bilimsel değil, tüm hayatımın gayesiydi.

 

TÜRKLER


Türkler tarih boyunca en farklı inançlara yönelen ve ayrıca en çok devlet kuran, (dolayısıyla da yıkan) bir toplum olarak özel bir ilgi alanı oluşturmaktaydı. Büyük kriz döneminde günümüzdeki devletler dağılınca da, Türkler Avrasya’nın her yerinde (ki en batıdaki 22. yy’da yerli nüfusu çok azalmış olan Batı Renenya-Felemenk bölgesindeki oluşumdu) irili ufaklı devletler kurmuşlar ancak bunlar uzun sürmemişti. Acaba, tüm toplumlar büyük topluluklarda bir araya gelmeseler ne olacaktı.


Kriz ve dağınıklık sonrasındaki toparlanma dönemleri daha çok ilgisini çekiyordu. İlerideki (yani 22. yy’daki) benzer dönemi, Moğol istilası sonrasında ortaya çıkan beylikler dönemine benzetti. Dağılma ve toparlanma Fetret döneminde de tekrarlanmıştı ama 1918 sonrası daha bir ilgisini çekmişti. Savaşta yenilen diğer uluslar, örneğin Almanlar kriz döneminde merkezi otorite etrafında mücadele ederken Anadolu’da sayısız isyan ve başıbozuk çetesi türemişti. Bir araştırmacının Türkleri demir tozuna benzettiğini, elektro mıknatıs güçlü iken toplandıklarını, zayıflayınca da dağıldığını söylediğini ifade ettim. Daha önce duymadığını ama hoşuna gittiğini söyledi. Bildiklerine uyuyormuş.


Ona Anadolu’nun tarih boyunca merkezi otoriteye karşı direndiğini, Osmanlı’nın Balkanları yüz yıl içerisinde çok kolay fethettiğini ama Anadolu’da altı yüzyıl boyunca aralıksız savaşmak zorunda kaldığını konuştuk. Gelmeden önce bu konuları çalıştığı anlaşılıyordu. Hatta Babailerden başlayarak Anadolu’da hiçbir zaman dirlik düzenlik olmadığını, ancak bunun nedenleri üzerinde fikir birliği olmadığını söyledim. O da zaten bunun 24. yüzyılda hala temel bir araştırma konusu olduğunu ifade etti. O kadar zormuş demek Türkleri anlamak!. “Sen geçmişini yoğun şekilde inceleyen bir Türksün, kendi ulusunu anladın mı?” diye sordu. Kem küm ettim ve sonra anladığımı sandığımı ama çoğu zaman şaşırdığımı da ekledim. “Zaten daima şaşırtmışlardır” dedi. Aralarında şaşkınların çok olmasındandır diye düşündüm.


“Osmanlı’nın ekonomi dişi bir devlet olması hakkında ne düşünüyorsun” sorusuyla pat diye bir başka konuya geçti. “Deli misin, ekonomi dışı devlet olur mu hiç” diye yanıtladım. Diyalog şöyle gelişti:


“Ama” dedi, “bütün diğer devletler tüccarlarını ve dış ticaretlerini desteklerken Osmanlılarda böyle bir şey hiç görünmüyor.”


 “Senin söylediğin daha çok Atlantik’e açılan Batı Avrupa ülkeleri için geçerli.”


“Ama Ruslar ve Orta Avrupa ülkeleri de desteklemiş.”


“Bak, Fransa bile epey önem verdiği halde Avrupa merkezli bir bakışa sahip olduğu için dünya ticaretini İngiliz ve Hollandalılara kaptırmıştı.”


“Ama sonuçta gene de Fransızların da birçok girişimleri var.”


“Osmanlılar daha çok tarıma dayalı bir ekonomiye sahip.”


“Çocuk musun, o dönemde tüm ülkeler tarıma dayanıyor. Ayrıca üretimi destekleyen ve koruyan hiçbir tedbirleri yok.”


“Tophane ve barut fabrikaları ile tersaneleri var.”


“Onlar askeriyenin işleri için… Para kazandırmaz ki.”


“Dur bakalım, o kadar çabuk yoruma gitme. Ticaret yollarını korumak için Don-Volga kanalından Kızıldeniz donanmasına ve Seydi Ali Reis’in Hint seferine kadar birçok girişim var.”


“İstersen tekrar düşün, bunlar vergi aldıkları ticaret yollarını korumak için sonuçsuz kalan seferler… Kendi tüccarları adına yapılmış birer girişim değil.”


“Yani, evet… haklısın. Bursa ipeklilerinin ve Ankara sofunun dahi korunmadığını, yabancı rekabet karşısında yıkılmalarına göz yumulduğu inkar edilemez.”


“İşte bu nedenle Osmanlılara ekonomi dışı devlet diyorum. 16. yüzyılda Osmanlı ülkesi kalp paralarla doldu ve insanlar bunların karşılığında malları kaçakçılara verirken devlet ne olduğunu bile anlamadı. İşe yaramayan yasaklarla kaldı.”


“Yavaş ol. Bir kere dünya, Roma döneminin sonlarından beri enflasyonla ilk kez karşılaşmanın şaşkınlığını yaşıyordu. Ayrıca İspanya Peru’dan dağlar gibi gümüş getirdi ama onlar da bunu üretime sermaye yapmadı.”


 “Ne diyorsun. Koloni ticaretini korumak için İngiltere ile savaşa bile girdiler.”


“Devletin Osmanlı’da girişimciyi desteklemediğini kabul ederim elbet, ama bu o kadar belirleyici mi?”


“Mutlak olan, servetin sermaye olarak görülmediği ve yeniden paylaşımda devletin aşırı merkezi bir rol oynadığıdır. 20. yy’da kapitalizm gelişirken de kaynakların devlet eliyle yeniden dağıtımı hep belirleyici faktör oldu...”


“Tabii, başka güçlerin ve ekonomilerin yarattığı etkiden sonra.”


“Bunları tamamen ayırt etmek kolay değildir” diye kestirip attı.


Bu konulardaki bazı bilgilerinin benden üstün olduğunu kabul etmek zorunda kaldım. Ne de olsa ekstra üç yüzyılın bilgeliğini taşıyordu. Bir süre daha, üretimin artması için gerekli olan kültürel ortamı tartıştık. Devletin kuruluş biçimi, hukuk anlayışı, mülkiyet garantisi ve servetin sermaye olarak görülmesinin Avrupa ile en önemli farklar olduğu konusunda anlaştık. Tabii, denizcilik de ürünlerin taşınması ve ticaretten servet birikiminde zamanla artan bir fark yaratmıştı. Ve son olarak Avrupalıların kişi başına daha fazla organik-inorganik enerji kullandıklarını ve tarımda verim artışı sağladıkları da unutulmamalıydı. Bunlar olurken kilise giderek gerilemiş, sonra bölünmüş, elindeki serveti ve toprakları yeni gelişen sınıflara kaptırmıştı. Türkler ise Osmanlılarla mücadele içerisinde dirliklerini yitirmişler ve hiç bitmeyen isyanlarla güçlerini tüketmişlerdi ama hayret verici olan şey yaşam enerjilerinin tekrar ve tekrar yükselmesiydi. Bunun bazen yüzyıllar süren aralarla da olsa tekrarlanması son derece ilginç bir husustu.


“Pekala, amacın nedir, nereye varmak istiyorsun” diye sordum.


“Kestirmeden sonuç olmayacağını bilmelisin” diye yanıtladı. Anlamaya çalışıyorum.”


“Öncelikle neyi, mesela?”


“Mesela, Anadolu ve Rumeli Türkleri’nin önemli bölümü Sünni İslam’dan uzak iken, ve Sünni İslam’ı temsil eden Osmanlı devletiyle sürekli kavga ederken, 20 yy.’ın sonlarından itibaren niçin bu yaklaşıma yöneldiler. Kapıkullarının bir kısmı bile Bektaşilik gibi rafizi sayılan mezheplerde toplanmıştı ve devlet bunlara hoşgörülü davranmak zorundaydı.”


“Devlet kapıkullarına dayandığı ve Türkmenlere karşı sonu gelmemiş savaşları bunlarla yürüttüğü için tabii.”


“İyi de Cumhuriyet kurulunca Sünni İslam, devletin resmi ideolojisi olarak o kadar nasıl güçlendi.”


“Öncelikle, bu kendiliğinden olmadı, güçlendirildi. Ayrıca rakip olan tarikatlar resmen tasfiye edildi ve cemaatler Sünni çizgide yeniden örgütlendi. Türk-İslam sentezi diye bir anlayış kuvvetle empoze edildi. Aleviler bile resmi bir çerçeve içerisinde kabul edilen bir çizgiye oturtulmak istendi ve aralarından çoğu tepeden gelen bu meşruiyeti kabule hazır bir ruh haline girdiler, bunun kendi varlıklarının inkarı olduğunu bile bile.”


Konuşma bu noktaya geldiğinde, (gelecekteki) büyük krizin sırasında bile Türklerin daha çok kendi hesaplaşmalarıyla uğraştıklarını anladım. Bunlar ancak bu kriz içerisinde bir noktaya ulaştırılabilmişti ama ayrıntılarını ağzından söküp alamadım. Ne var ki doğa dengeleri, teknolojiler ve sosyal örgütlenmelerin bütün halkları çok hızla değiştirdiğini, de anladım. İnsanlar yeni hayata ve değerlere hızla adapte olmuşlardı. Acaba alternatifleri var mıydı?


Öte yandan öyle sanıyorum ki Türkler adaptasyon yetenekleri sayesinde yeni toplumların kurulmasında epey etkili olmuşlardı. Ziyaretçim bu dinamizmin köklerini de merak ediyordu.


“Bu adaptasyon Türklere birçok şey de kaybettirmiştir” diye söze girdim. Yahudi olan Hazar Türkleri tarihten silinmiş (nereye gittikleri hep tartışılmıştı), Manihizme yakınlık duymuş olanlar farklı inançları daha kolay kabul etmiş, Altınordu devletinden kalanların Kırım haricindeki kesimi Rus toplumu içinde erimişti ve diğer örneklere bakarsak…” derken lafı ağzıma tıkadı.


“Bunlar gittikleri toplumlara bir şeyler kattılar, esas bu açıdan bakmalısın, mesela önceleri Çin’de, sonra Babür’ün ve ardıllarının Hindistan’da bıraktıkları, önyargılardan uzak bir şekilde incelendi mi?”


“Ama çoğu, tarihlerindeki bu olguya bir talihsizlik olarak bakıyor, örneğin bizde de geçmişimizde derin iz bırakan bazı kültürlerden rahatsız olmadan söz edemeyenler var.”


“Bu yaklaşımlar değişmek zorunda” diye sert bir çıkış yaparken asabileştiğini hissettim. Herhalde bu görüşleri insanlığın ilkel geçmişine ait şeyler olarak görüyordu ve duygularının oynaması, muhtemelen bu sorunları kendi çağında da bir ölçüde yaşıyor olmasına bağlıydı. Yumuşatmak için söze girdim.


“Ona bakarsan, bütün kültürler birbirlerinden bir şeyler aldılar”


“İşte bu. İnsanlık ailesi farklılıklarını eritip yok etmeden gerçek anlamda kurtulamaz.”


“Pekala üç buçuk yüzyıl sonra böyle bir şey oldu mu?”


“Bunu söyleyemem ama bu yönde belli bir gelişme olduğunu ifade etmeliyim.” dedi ve bütün ısrarlarıma rağmen çok somut şeyler öğrenemedim.



Konuştuklarımız bunlardan ibaret değildi elbet ama bunları günümüz koşullarında kabul edilebilecek şekilde formüle etmem gerekir. Muhtemelen kısa sürede yazarım. Biraz düşünmem gerekir (yani onun açık olma konusundaki endişelerini ben de paylaşır hale geldim galiba). Sonuçta attığımız her adım istikbali çok marjinal bir şekilde de olsa değiştiriyor. Ama Türk tarihi hakkında çok konuştuk. Hiç değilse 21. yüzyıla kadar olanları daha rahat aktarırım.


Bu arada söz konusu olayı bazı tanıdıklarıma anlattım. Söylediklerinin içeriğini merak edenlerden çok, “nasıl gelmiş, aracını gördün mü, ne yedi, ne içti” gibi sorularla karşılaştım.


Eh! Bu da biziz işte. Türk olmanın özel yanları var. Bir daha gelirse onlar adına “çoluk çocuk var mı, yenge nasıl” diye sorarım.


Mehmet Tanju Akad

Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)