Kapak resmi: Woody Allen - Bananas (1971)
 
 
Çok farklı günlerdi. Ne Alevi lafı vardı ne Sünni.

Kimse kimsenin Türk mü, Kürt mü başka bir şey mi olduğunu ne bilir, ne sorar, ne de merak ederdi.

Ama tabii saflık ve salaklık bizdeymiş. Kimler ve dahi kimler art niyetle aramızda sızmış, sonradan öğrendik. Siyasette iyi niyet ölümcül bir hatadır.

Biz siyasi olarak belki de bu nedenle öldük.
 
Gençlik, salaklığın biraz daha yoğun yaşandığı bir çağdır, ama salaklık bakidir... Salaklığın olmadığı bir dünya son derece sıkıcı olurdu. Öyle bir dünyada 100 yıl yaşayacağıma, salaklık dolu bir dünyada 90 yıla razıyım. Eh! daha fazla vermem, işine gelirse. Ya al, ya git.
 
Devrimcilerin kim olduklarına geçmeden önce dönemle ilgili gözlemlerimden söz etmem iyi olur.
 
1971 olaylarının önemini biliyorduk ama boyutlarının genişliğini çok sonraları anladık. 1980 rejimin bütün temelleri daha o zaman atılmış ve yürütülüşü programlanıp hayata geçirilmişti.

Kızılay'da garip elbiseli tipler dolaşıyor, "dünyayı hayvanlar idare ediyor" diye avazları çıktığı kadar bağırarak bir nevi gazete satıyorlardı. Bunların Fetullahçıların sokağa sürdüğü ilk tipler olduğunu sonradan anlayacaktık. "Sızıntı" artıyor, Cumhuriyet gemisi su alıyordu. Ama bu su henüz ambarlara çıkmadığı için farkında olan az sayıda kişiyi de kimse dinlemiyordu.

Biz de dinlemiyorduk. "Bu çağda böyle ilkellikler istisnaidir, elimizin tersiyle gömeriz" diye düşünüyorduk. Halbuki on binlerce ilerici kadro ülke kurumlarından tasfiye ediliyor, hepsi pırıl pırıl yetişmiş insanların yerini gerici kadrolar doldurmaya başlıyordu. Bunlar azar azar yapıldığı için o sırada çok dikkat çekmiyordu.
 
Bir çok arkadaşımız 1971'i Mamak'ta geçirdi. Okul da tatil olduğu için çıkınca yıl kaybetmeden devam ettiler.

O zamanlar önemli davalar dışında hala vicdanlı hakimler vardı. Hatta 12 Eylül mahkemelerinde bile vardı. 12 Eylül döneminde, bir hakim, aralarında olduğum beş kişiye karşı yapılan bir komployu çapraz sorgulama ile ortaya çıkartıp bizi beraat ettirecekti.

Öte yandan suçsuz bir kişiyi illa mahkum ettirmek için 3 kez mahkeme heyetinin değiştirildiği vakidir. Emirle verilen hükümler vardır. Denizlerin idamı böyledir, yoksa onların yaptığının on katını yapanlar ileride birkaç yıl yatıp çıkacaktı. Ama işler yanlış gelişti. Bunda basının da suçu çoktur. Deniz Gezmiş'i magazin haline getirip hedef yaptılar. Mendereslerin haksız idamının intikamı için yanıp tutuşan sağcı milletvekilleri de üçe karşı üç mantığı ile idamları onayladılar.

Ama siyasi idam riskli şeydir, gün gelir yapanın ayağına dolanır. Bu arada önemle belirtmeliyim ki, ne 27 Mayıs, be de 12 Mart'ta (tabii iş oraya gelirse, 12 Eylül'den 15 Temmuz'a kadar her olayda yabancı parmağı açıktır ama bunların ayrıntıları yeterince ortaya çıkmış değildir.

Yani tarihimizi tam bilmiyoruz. Siyasi partilerin ve grupların arka planda nasıl yönlendirildiğini tam bilmiyoruz örneğin. Bu bilinmeden yazılan tarihin anlamı ne kadardır?
 
1971 yılında okul uzun bir süre kapalı kaldı. Ben de bari bu arada Fransızca öğreneyim diye, o günlerde Ziya Gökalp Caddesinde olan Fransız Kültür Derneğinin kurslarına devam ediyordum.

72 yılı başlarında bir akşam, hava karardıktan az sonra, saat sekiz filan gibi kurstan çıkınca, bizim okuldan olup Dev-Genç liderlerinden olarak forumlarda gördüğüm (bu dizide hiç isim zikretmeyeceğim) kişiyle karşılaştım. Yüzü iyice kararmış ve allak bullaktı. Boş gözlerle yanımdan geçip giderken, büyük bir trajedinin eşiğinde olduklarını düşündüm. Arandıkları malumdu. Valla Kızılay'da iyi geziyor diye düşündüğümü çok net hatırlıyorum. Nitekim bir süre sonra Kızıldere'ye gittikleri anlaşıldı.
 
Kızıldere son derece hatalı bir eylemdi. Birincisi, ne yaparlarsa yapsınlar amaçlarına ulaşamayacakları kesindi. Bu tür iki bin eylem bile olsa, sadece infazı kesinleştirmeye yarardı.

Aslında belli bir akla sahip olan ve Türkiye tahlilleri doğru olan Mahir Çayan'ın bunu yapması, yanında on kişiyi daha boş yere ölüme götürmesi affedilmez bir hatadır. Tahlillerde doğruydu ama eylemle politika anlayışı Türk solunu çıkmaza sokan faktörlerden birisidir ve yanlış bir zihin yapısının yerleşmesine neden olmuştur.

"Eylem kendi propagandasını yapar" yaklaşımı Türk solunun tabutuna çakılan çivilerden birisidir. Açıkça ifade etmek gerekir ki Latin Amerikalı fokoculardan esinlenilmiştir.

1966-67 yıllarında geleneksel komünist partilerin pasifliğine isyan eden bazı solcular bunlardan kopup silahlı eyleme giriştiler. Marigella dahil hepsi birkaç yıl içinde imha edildi. 1970'e gelindiğine bu çabanın umutsuzluğu biliniyordu.

Filipinler ve Sri Lanka'da da benzer umutsuz girişimler olmuştu.

Pekala bu işe niçin boyun eğildi. İlk olarak Mahir Çayan ile teorik tartışma yapacak donatımda kişi yoktu. En yanlış şeyi bile gözünün içine bakarak kabul ettirebilirdi.

İkincisi, politika üretecek veya tartışacak bir kurum, bir örgüt yoktu. Sadece arkadaş örgütlenmeleri vardı.

Üçüncüsü, sıkışmışlardı ve kaçacak/sığınacak yerleri kalmamıştı. Mahir'e yurt dışına kaçma önerileri yapıldığını sonradan öğrendik. Bunu kabul etmeden intihar eylemine girişmiş. Liderin görevi liderlik etmektir. O dönemde ricata liderlik etmesi gerekirdi. Liderlik yapamıyorsan, intihar eylemi yapacaksan niçin yanına o kadar adam alıyorsun.
 
Ortada bir örgüt olmadığı için, bir ricat planı da yoktu. Önce günü gününe, sonra saat saat kaçmaya başladılar. Son çabuk geldi. İstanbul'da yakalanış, Maltepe'den kaçış ve Kızıldere'de son.

Bundan bir süre sonra şimdi hatırlayamadığım bir kişi bana kırmızı pelür kağıdına karbon kağıdıyla daktiloda çoğaltılmış bir tomar getirdi. Heyecanla okuyup iade ettim.

İlk kez Türkiye'nin tam tahlili vardı. Emperyalizmin içsel olgu haline gelmesi ve gizli işgal tespitleri harikaydı.

Ama sonra "suni denge" diye bir kavram ortaya atıyor, bunun kırılarak sistemin yıkılabileceğini öne sürüyordu.

Bir kere "şeyler" suni olabilir ama denge asla suni olmaz. Her denge gerçektir. Olsa olsa çok kısa, kısa veya nispeten daha uzun süreli olur. Fiilen var olan bir toplumsal durum zaten suni olamaz. Kaldı ki, acaba... hangi gerçeklik burada suni olarak yaratılmıştı, belli değildi. En iyimser yaklaşımla bile anlamlandırması son derece zor bir kavram.

Yani bu anlamsız kavram işi bozmakla birlikte, tahliller etkileyici idi. Tahliller doğru olduktan sonra elbette doğru politika kabul edilir, suni denge unutulur giderdi.

Fakat suni dengenin yanına bir de "öncü savaşı" diye bir şey kondurunca hatanın gömülmesi olanaksız hale gelmekteydi. Ancak ortada bir şey yoktu henüz. Olmaması da evlaydı çünkü Çayan grubundan arta kalan birkaç ufak arkadaş çevresinin çoğu da Mamak'a girip çıkmış olup, bir şey yapmaya kalksalar hemen enselenirlerdi. Darbe ortamından çıkılması gerekiyordu, çünkü böyle bir ortamda çalışabilecek ne yapıları, ne hazırlıkları ne de politik tecrübeleri vardı.
 
BÜYÜK KOPUŞ
 
Türk solu daima çok zayıf olmakla birlikte 1970'e kadar iyi kötü bir tecrübe birikimine sahip kişiler yetiştirmişti. Ne var ki, 1965 sonrası Latin Amerika'dakine benzer ayrışma yaşanınca, gençlik kesimi sadece politik kopuş yaşamadı, aynı zamanda siyasi pratik tecrübesine sahip eski kuşaktan yetişmiş kişilerden de koptu.

Elbette bunda silahlı saldırılara uğranmasının payı büyüktür. Silaha itildiler, ama meşru müdafaa ile strateji farklı şeylerdir. Sonuçta öğrencinin ilk çalışacağı taban öğrencilerdir. Öğrenci dışında ilk ciddi saha çalışması yapılıncaya kadar 68 kuşağı gitmiş, 78 kuşağı gelmiş ve onlar da politik tecrübe sahibi olamamışlardı. Olamazlardı, çünkü 68 kuşağının kılıç artıkları bu süreç içinde (ben bir seferinde 55 saymıştım, ama 90 sayan olduğu da duydum) sayısız parçaya bölünmüşlerdi. Böyle parçalanmış bir şeyden düzgün bir şey çıkması olanaksızdı. Zaten çıkmadı. Kaldı ki neyin nasıl yapılacağını öğretemezlerdi, çünkü kendileri de bilmiyordu. Kafalarındaki model sadece onlara lojistik destek sağlayacak, ya da arada sırada sokağa çıkıp bağıracak "kullanılabilecek insanlar" dan oluşan çevreler yaratmaktı.

Bu ortamda, silah politikayı yerdi, çünkü silahtan önce bunu kullanacak akıllı kafalar gerekirdi. Ama bu 1972 yılının konusu olamazdı henüz. Politika olmadan silahın ortaya çıkmaması gerekirdi.

İşte durum tersine gelişti. Silahın politikası aslında politikasızlıktır, politikanın iflasıdır. Politika olmadan ortaya silah çıkarsa, ortamı zehirler. Ama silah heyecan vericidir. Silahı eline alan şöyle bir yekinir. Kendisini güçlü sanır, kullanmaya can atar. İş pratiğe gelince bazıları kullanamaz o başka.
 
Bizim kuşağımız 68 sonrasıdır ama 78'den de öncedir. Adı olmayan bir kuşaktır. Pekala nasıl insanlardı, bu kuşağın solcuları?

Kendi gözlemlerime göre şöyle, belki yeterince kapsayıcı olmamakla birlikte şöyle bir tasnif yapabiliyorum:

(1) Kıbrıs olayları sırasında çirkin Johnson mektubu ve batının tutumundan acı duyan her kesimden anti emperyalist bireylerin bir kısmı sol düşünceye yakınlaşmıştı.

(2) Anadolu'nun dört bir yanındaki cumhuriyetçi-ilerici ailelerin okumuş çocukları. Çoğu Kurtuluş Savaşı'nı desteklemiş aileler. Bunlar çiftçi, memur, asker, teknisyen, öğretmen, nitelikli işçi veya esnaf aileler olabilmekteydi ama ortak özellikleri çoğunun az biraz kalburüstü olmalarıdır. Bir kısmı "eşraf" sayılan kesimdendi ama çoğu da ailelerinin büyük fedakarlıkla gönderebildiği ufak paralar sayesinde okuyabiliyordu. Ayrıca, DP'li ailelerden gelenler de vardı. Yani burada sadece "biraz daha çok olan" kıstasıyla kategoriler oluşturuyoruz.

(3) Muhacir ailelerin çocukları ülke ortalamasının üzerindeydi. Yitirilen vatan parçalarından gelmişler, bu nedenle anti-emperyalist yanları daha bir ön plandaydı. Muhtemelen, Aleviler de ülke ortalamasının üzerinde bir paya sahipti.

(4) Sol grupları kendilerini gizlemek için kamuflaj olarak kullanan etnik gruplardan gelenler. Bunlar birbirlerini bulup iç gruplar oluşturdukça bir yandan sol grupları sabote edecekler, sonra bölünme yaratarak solu bin bir parça halinde etkisiz kılacaklardı.

(5) Okulda solcu görünen ama mezun olduktan sonra iş hayatına atılıp ortadan kaybolanlar.

(6) İşyerlerinde her sözleşmede kendilerini satan sarı sendikacılara karşı devrimcilerin fedakarlığına ve samimiyetine sempati duyan çalışanlar.

(7) Büyük kentlerde varlıklı ailelerden gelip 1960'ların devrimci romantizmine kapılan, bir süre sonra durumu kaldıramayıp geri çekilenler. Aralarından dürüst ama çaresiz bir kesim de çıkmıştır ama azdır.

(8) Kırlardan göçerek gecekondulara yerleştikten sonra kültür şoku yaşayanlar arasında da devrimcilere sempati duyanlar çıkmış olmakla birlikte bunlar en tehlikeli kesimdi ve nereye dönecekleri pek belli olmazdı. Sürekli çalışanlar biraz daha güvenilir bir kesimdi.

(9) Yurtdışında okuyup kendilerini özel sanmaya başlamış perakende kişiler kısa süre CHP veya solcular arasında şöyle bir parıldadıktan sonra kendilerini karşı tarafa atarlardı.
 
Tabiatıyla bunların dışında da kişiler mevcuttu. Solcuların çeşitli garip huyları vardı. Örneğin, "Gariban Şevket" tipli, özellikle taşra kentlerinden gelmiş ve rakı içen adamlara pek bayılırlardı. Onları el üstünde tutarlar, sohbetlerde baş köşeye oturturlar, sanki günü gelince önemli işler yapacakmış gibi bakarlardı. O gün asla gelmezdi ama onlar daima makbul olurdu.

Ya da, akşamları içki masasında devrimci türküler söyleyerek kendilerini bir nevi tatmin ederlerdi ki, bence çok kerih olarak nitelenecek bir şeydi. Böyle durumlarla karşılaşınca sıkıntıdan ölürdüm. Kalkamazsın, katılamazsın, öyle katılıp kalırsın.
 
Şimdi burada 1971-72 yıllarına ait bir profil çıkarmaya çalıştım. Zamanla bu da değişti. Örneğin öğretmen ve memur çocukları o dönemde daha çok devrimci olurken, 1980 sonrasında yurtdışına en çok gidenler arasına girdiler. Devrimci romantik okumuşlar liberallere katılıp işbirlikçi oldular. Etnik ayrılıkçılar aleniyete çıktılar. vs.

İşler kötüye sardı.

Mehmet Tanju Akad
GERCEKEDEBİYAT.COM

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)