Dünyaya henüz en ufak bir katkısı olmayanlar, dünyayı yönetmeye soyunuyor...
 
1970, siyasi beklentiler anlamında hayatımın son mutlu yılıydı. Hala bir umudumuz vardı.

Ertesi yıl, hiçbir şeyin iyiye gitmeyeceğini anlayacak, ona göre düşünmeye başlayacaktık.

Okula gelince, daha ilk derste ekonomi öğretiminin hiçbir şeye yaramayacağını, tamamen palavra olduğunu anlamıştım.

Lisede iken Sweezy'nin Kapitalizm Nereye Gidiyor kitabını okumuş, adeta sarhoş olmuştum. Sanki gözümüzün önündeki bütün perdeler sırayla çekiliyor, ortaya çıkan her tabakada dünyanın sırları tek tek önümüze dökülüyordu. Kitabı bitirdiğimde ezan çoktan okunmuş, gün ağarmıştı.

O yıllarda gece yarısından sabahın beşine kadar Bükreş radyosu en sevilen müzikleri çalar, uçup giden saatleri daha keyifli hale getirirdi. Sonra birkaç saat sızıp, uykulu gözlerle lise çilesini bitirmeye giderdim...

İşte şimdi bu bilgileri derinleştirmek için ekonomi fakültesindeydim. Pekala ne anlatıyorlar. Cebindeki parayla istersen beş kilo havuç, istersen de üç kilo pırasa ile iki kilo patates alabilirsin. Tercih senin. Bir de fiyatlara bakalım. Arz ve talep eğrilerinin kesiştiği noktada...  Ekonomi zaten kıt kaynaklar arasında tercih şeyiymiş... Mutlak bolluk olursa ekonomi olmazmış...

Kıt kaynağı da, pırasayı da şiittiririm. Ne bu lan. O an karar verdim: Alternatif iktisadı kendim öğrenecek, okulda anlatılanları da eleştirecek kadar öğrenip geçecektim. Not ise hiç sorun değildi. Okul güzel, arkadaşlıklar hoştu. Zaten lise arkadaşlarımızla devam ediyor ve yeni güzel insanlar tanıyorduk. Önümde dertsiz tasasız çok az zaman kaldığını seziyorduk. Kader neler hazırlar, bilemezsin...
 
Bu bölümde dersler çok hafif olduğu için ve paso da aldığımızdan her akşam üstü sinemaya gidiyor, ayrıca Onat Kutlar'ın Menekşe Sokak'taki Sinematek derneğine üye olarak klasik filmleri, özellikle politik olanları izlemeye bayılıyordum. Maxim Gorki'nin gençlik yıllarını anlatan üçleme, Potemkin Zırhlısı, 1917'yi ve sonrasını anlatan filimler.

Ama burada da bir sakatlık olduğu anlaşılıyordu. Örneğin, daha sonraları itibaren düşen devrim liderlerinden Zinovyev aptal bir şişko olarak gösteriliyor, Kamenev de pespayeleştiriliyordu. Bunları farkediyorduk ama o günlerde bu muameleyi hak etmediklerinden tam da emin değildik. Sovyet sisteminin rezilliği kafamızda giderek büyüyen bir şüpheden ibaretti. Acaba ne kadarı batı propagandası? Şüphenin baş nedeni yapılan kötülüklerin büyüklüğü idi. Yahu, bu kadarı da olamaz, mümkün değil diyorduk. Meğer, çok daha fazlası, hayal dahi edilemeyecek kadarı olabilirmiş.
 
İnsanı farklı dünyalara götüren bu sanatı seviyordum. Aslında o döneme kadar olan filmlerin pek çoğunu izlemiştim. Daha önce, mesleki staj için gönderilen babamın yanında yurtdışında olduğumuz bir yıl boyunca her gece 24.00'de geceyarısı filimleri (midnight show) kuşağında 1950'lerin, sonra saat 02'de başlayan kuşakta (late late show) 1920'lerden 40'ların sonuna kadar olan dönemin yüzlerce filmini izlemiştim. Herkes uyurken, ben çok kısık sesle bin bir maceraya dalar giderdim.

Gece oturmasına ilkokula başladığım günden beri alışıktım, çünkü tamamen bana ait olan yegane saatler bunlardı. Okulda ders dinlemez, gün boyu ara uykularla idare ederdim. Gece okumalarından da, sinemasından da hiç taviz vermedim. Bu alışkanlığım hala sürer.

1970'lerin ilk birkaç yılından itibaren ipin ucu kaçtı. Şimdilerde filmleri ancak televizyondan izliyorum. 1980'lerde İstanbul'a taşınınca sinema festivalindeki filmlerin ilk yıl çoğunu, ikinci yıl sadece birkaç filmi izledim. Sonra hiç vaktim olmadı.
 
1970'in 15 Haziran günü İstanbul'da büyük işçi eylemi oldu. 16 Haziran'da okuldaydık. Mimarlıktan, şimdi adını tam hatırlayamadığım ama ara sıra sohbet ettiğimiz bir arkadaş, elinde megafon adam topluyor, okulun araçlarıyla Sanayi Çarşısına gideceğiz, direnişi yükselteceğiz diye bağırıyordu. Manyak mısınız? İstanbul'dakiler sendikalı sanayi işçisi, buradakiler dükkan sahibi esnaf, sizi çiğ  parçalarlar dedim. İdari binasının önünde durmuş yaptıkları şeyin yanlışlığını anlatmaya çalışıyorum, ama beni takan yok. Birileri öyle karar almış.

Sonuçta kırmızı-beyaz "et arabası" dediğimiz, ODTÜ'nün alameti farikası eski Amerikan otobüslerine binip gittiler. Ben de binanın önünde öyle kalakaldım. Görün ........ yün eğirme aletini diyerek işime döndüm. Yanlışa asla katılmam desem boş, çünkü ileriki yıllarda bazı yanlışlara boyun eğecektim, her ne kadar aykırı tabiatlı olsam da. O ayrı bir grup psikolojisidir...

Tabii bizimkiler Büyük Sanayi'de iniyorlar. Esnaf levyeyi kapıp bunlara bir dalıyor, pir dalıyor. Sonra polis geliyor. Bir tur da onlardan dayak yiyorlar. Hepsinin kafa göz dağılmış. Hem üzüldüm hem de çok ama çok güldüm. Hani söylemesem neyse. Ama o dönemde sadece genel olarak solcu, belli bir gruba bağlılığı olmayan bir adamı kim dinler. Niçin dinlesinler ki.

Bu arada bir arkadaşımız kayıp, haber alamıyoruz. Ama fazla endişemiz yok. O yıllarda 24, en çok 48 saatte serbest kalırdı herkes. Ertesi akşam üç dört arkadaş bizim evde oturmuş yemek yapıyoruz, kapı çaldı. Bizimki her yeri morarmış içeri girdi. O anki sevincimiz çok büyüktü. Neşe içinde yedik, içtik. Çırakların da ellerine geçeni  kapıp ustalarıyla birlikte nasıl hücum ettiklerini güle oynaya anlatırken kahkahalarımız apartmanı sarstı.
 
Bu arada, büyük bir gurme topluluğumuz olduğunu söylemeliyim. Aslında iki. Her iki grupta da muazzam aşçılar vardı. Ben ortalarda gelirim. Zaten herkesin maşallahı var. Cuma akşamları üç arkadaş gönüllü olur, hangi ev uygunsa önce alışveriş, sonra harika yemekler yapılır, sabaha kadar sohbetle devam ederdi. Cumartesi akşamları ise çoğunlukla briç veya king oynar, erken (yani gün doğmadan) dağılırdık. Pazartesi akşamları, kaybedenler kazananlara çoğu zaman Karanfil sokaktaki Karadeniz Lokantası'nda yemek ısmarlardı ama sohbete katılanlarla grup kalabalıklaşırdı. Güzel bir mevsimin son günleri.

Bunu ara sıra da olsa, 78'e kadar sürdürdük.
 
1970 sonbaharında saldırılar arttı, işler çirkinleşmeye başladı. Ama kendimize o kadar güveniyoruz ki, yani bu kadar olur. Yani, bi başlasak, bir ucundan girip diğer ucundan çıkarız. Ama neyine güveniyorsun arkadaş, neyin var senin? 

Haklıyız, adaletliyiz, halktan yanayız, bilgiliyiz. Daha ne olsun. Bugün olsa "Hadi ya! Amma safsın, hatta süzme salaksın" der geçersin ama o zaman öyle değil işte. Gene de hala çok kızıyorum. Dünyaya en ufak bir katkısı olmayanlar, dünyayı yönetmeye soyunuyor... Ne hakla, ne akılla...
 
Bu arada mutlaka söz etmem gereken bir konu da Türk solunu mahveden Sol Yayınları'dır.

Hiç kimsenin bir şey anlamadan okuduğu çeviriler, insanların kafasını kutulara sıkıştıran şablon kitapları.

1970 yazında yeni çıkmış olan Georges Politzer'in Felsefenin Temel İlkeleri adlı kitabını aldım, ama okuyamıyorum. Tıkanıyor. Sanki leblebi tozu yutmaya çalışıyorum.

Belki de sonradan, yazarın 1942'de kurşuna dizilmesinden sonra eklenmiş olan "aktüel baş çelişki" kavramına geldim. Bunun 1939 yılında Hitler ile Stalin arasındaki hain işbirliğini meşrulaştırmak için ortaya atılan uyduruk bir kavram olduğunu anladım ve hayatımda ilk kez bir kitabı o noktada yarım bıraktım. Oraya kadar okuduğum için de pişman oldum. L'Humanite gazetesinin manşetinin Alman Faşizmine karşı olduğunu, Ribbentrop ve Molotof antlaşmaya imza atar atmaz FKP'nin gizli telsiz istasyonuna gelen mesaj üzerine baskının durdurulduğunu, aktüel baş çelişkinin İngiliz ve Fransız emperyalizmi ile dünya halkları arasında oluverdiğini (ne aktüalite ama), manşetin değiştirildiğini biliyordum. Tüm benliğimle nefret ettim. Kendi bulunduğum hiçbir yerde buna izin vermeyecektim, ama tam gerçekleştiremedim. Ömrüm vefa ederse bunları da anlatırım. İnsan her şeyi anlatamıyor. Kolay değil. Bazı şeyleri kendi zihnimden bile kerpetenle söküp alıyorum.
 
O sene uçup gitti. Hafızamda forumlar, serigrafiyle afiş basmalar, DTCF önünde başlayan Sıhhiye'de arbedeyle biten miting filan var. Çok önemli şeyler değil yani.

Kış aylarında gerginlik arttı. ODTÜ yurtları bir nevi merkez olarak görüldüğü için 5 Mart'ta büyük bir operasyon yapıldı ve okul süresiz kapatıldı. Arkasından 12 Mart Muhtıra darbesi geldi. Toplum kuzu kuzu itaat etti. 9 Mart ise apayrı bir konudur, ordunun genellikle yurtseverlere karşı yapılan sayısız iç tasfiyelerinden biridir.
 
Bu günlerde ben ara sıra Hukuk Fakültesine gider, büyük anfide Anayasa Hukuku derslerini dinlerdim. Bülent Nuri Esen ve Coşkun Üçok sırayla anlatırdı.

Meş'um Mart'ın son haftası olmalı, bir gün Çoşkun Üçok'un dersinde, anlatırken durdu ve çok müjdeli, beşuş bir ifadeyle Nihat Erim hükümetinin kurulduğunu söyledi. Solcu öğrencilerden inanılmaz bir coşku ve dakikalarca kesilmeyen ayakta alkış. Sözde beklenen reformları yapıp demokrasi getirecek, ülkeyi kalkındıracak.

Ben donup kaldım. Dersten çıkınca Kızılay'a kadar yürüdüm ki, belki İsa sırtında haçla çarmıha gerilmeye götürülürken bu kadar acı çekmemiştir. Üzüntümün nedeni olup bitenler değil, bundan umut beklenen solcuların aymazlığı idi.

İşte o an, durumun umutsuzluğu kafama dank etti. Türkiye çoook uzun ve sıkıntı dolu yollardan geçecek, biz de sonsuz çilemizi çekmeye başlayacaktık.

Solcuların aptallığı aynı zamanda kişisel kaderimiz olacaktı ama gene de bundan kaçmayacaktık. Hatta bunu aklımızın ucundan bile geçirmedik.

Yolda bana eşlik eden alçak kara bulutlar, sanki öğle karanlığında sahnenin dekorunu tamamlıyordu.


Mehmet Tanju Akad
GERCEKEDEBİYAT.COM

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)