Türkiye'nin en temel sorunu yerli aristokrasi eksikliğidir.

Geçtiğimiz gün, beni hocası kabul eden; benim de öğrencim bildiğim değerli bir genç arkadaşım olan Batuhan Bozbay ile bir şeyler konuştuk. Kendisi genç bir reklamcı ve batıdaki süreçleri ve düşünce dünyasına yön veren sermaye ve ailesel ilişkileri ve gelişim sürecini iyi takip eder.

Birkaç yüz kişinin önünde uzun analizlerle dolu bir sohbette bulunduk ve madem "Söz uçar, yazı kalır" derler öyleyse belli başlı şeyleri sizin de duymanız adına burada bunların bileşkesini yazmam gerekti.

Bu okuduklarınız biraz sıra dışı olabilir, biraz moral de bozabilir ama bozulsun. Bozulan moral ruhsal gerilimi sağlar ve bir şeyi düzeltmek için bozuğun bozukluğunu kabul etmek şarttır.

Moraliniz inşallah bu konularda hep bozuk kalır ki sorunlu olursunuz ve moralinizi düzeltmek için sorunların çözümüne dair sürekli konuşursunuz. Ben sorunlu biriyim. Siz de olun diye yazıyorum.

Arkadaşlar, Türk toplumu düzelmek istemiyor. 

Toplumlar zora, disipline, koşullanmaya ve hatta eğer fayda vermiyorsa belli yaştan sonra örgün öğretime genellikle kapalıdır.

Toplumları eğitmeniz zordur. Eğitici kadrolar yok olmuşsa, köylüleşmişse, yozlaşmışsa onların eğitiminden de bir şey çıkmıyor. Düzen tepeden inme şekilde getirilir ya da bir yok oluş veya kaos sonrasında şekillenerek, dersler çıkarılarak oluşturulur.

Yani toplumun kendisini düzene sokacak bir öz aristokrasisi de yok. Avam avamlığını yücelttiği için de eksikliklerini göremiyor, açıklarını ve gediklerini de kapatamıyor.

Onlardan oy almak isteyenler de o avamı yüceltmek zorunda olduğundan ne zor olan şey (cehaletin ve disiplinsizliğin ıslahı)için kolları sıvıyor ne de o eksiği görüyor.

Bir seçimde başa gelen bir iktidar da dört beş senelik süreçte koskoca toplumu eğitmeyeceğini biliyor. Eğitme güdüsü gibi aristokratik bir refleks de taşımıyor zaten... Seçmenler ve iktidarlar açısından konuşuyorum, her iki taraf da karşısındaki kişinin geçmişini bilen ama ondan faydalanmak için aptalı oynayan sevgili gibiler.

Türk toplumu, kendisini düzeltecek hiçbir şeyi yapmıyor. Bunun için çaba da sarf etmiyor, inisiyatif almıyor, vasatı yüceltiyor, cehaleti kutsuyor, hiçlik tiyatrosuna alkış tutuyor, ufak ve sade zevkleri abartıyor.

Aptal bir mangal keyfi ya da iki alkol tokuşturmayı yüceltiyor, en basit zevkleri abartıyor, kendine saklaması gereken dini, hayatına kalite katması gerekirken diline doluyor, tarihi süreçte oluşturulmuş her markasını tüketiyor.

Osmanlı armasını bile doblo ve fiorino arkasında görmekten usandım artık. Çünkü avam, avamlığı yüceltir. Aristokrasi ise avamı bir seviyeye taşımaya çalışır. Çalışır ki birlikte çalışacağı insanları ve kadroyu oluştursun ve o toplum içerisinde hedef alınmasın.

Aristokrasi dedik.

Aristokrasi normalde soylular sınıfı olarak bilinse de aslında ekonomi yönetimi ve devlet yönetiminde pişmiş ve bizde eşraf diyebileceğimiz tabakanın biraz daha okumuş ekabirleşmiş halidir.

Aristokrasi ayrıcalıklıdır, aristokrasi babadan oğula geçer, aristokrasi sınıfsaldır ve kolaylıkla geçiş kabul etmez. Bir aristokrat aile tarafından evlat edinilsen de aristokrat ailenin üyesi olursun ama yine de evlatlıksındır.

Aristokrasi bazı ülkeler veya milletlerde örneğin Hint toplumunda kast sistemi ile sabitlenmiş. Avrupa'da ise bu daha çok Kralların yetkilerini paylaştırdığı ve yönetime ortak ettiği soylular sınıfı ile yürümüş.

Bunlar coğrafi keşiflere dek çok fazla kafalarını kaldırıp kilise otoritesine karşı gelememişler ama coğrafi keşiflerle para Avrupa'ya akmaya başlayınca bu sınırsız para ile ticaretin, eğitimin, matbaa ve basın ile medya gücünün verdiği bir ekstra güce daha kavuşmuştur Aristokratlar.

Aslında tüm bunlara kavuşanlar Burjuva sınıfıdır ama Aristokrasi ve Burjuva arasında çoğu kez bir geçişlilik ve ortaklık, hatta sermaye/temsiliyet alışverişi olmuş.

Burjuva sınıf saygı görmek için aristokratlarla evlilikler kurmuş ve burada da hem soyluluk hem de paranın birleşimi yaşanmış. Tepelerdeki evlilikleri incelerseniz bunu sıklıkla görüyorsunuz.

Ülkede ters giden birçok şeyde aslında aristokrasi eksikliğini görmekteyiz. Bu aristokrasinin bıraktığı boşluğu ise Avrupalı ya da ABD'li aristokratların ve burjuvaların Türkiye'deki ayakçıları dolduruyor. Birini hapse tıkıyorsunuz başlıyor yaygara.

Aristokrasinin her ülkedeki tanımı ve oturduğu kitle de farklı. Avrupa'da soylular ve askeriyeyi elinde tutan sınıf ile iç içe geçerken, ABD'de doğu kıyılarına ilk yerleşen aileler kendilerini Aristokrat görür.

Avustralya'da ise böyle bir şey pek azdır, zira Avustralya'ya ilk yerleşenler mahkumlardır ancak bu ülkedeki Aristokratlar Kraliçe adına buralarda geniş arazileri idare edenlerin soyundan gelen ya da asker soylu kimselerdir.

Belki fazla dillendirilmemiş olabilir ancak Türklerde aristokrat kesim eğer biraz rahat bırakılsa idi aslında boğazda yalılarda oturan kitleden çıkacaktı. Çünkü yalıda oturmak için servetinizin bir kısmını paylaşmanız ve bir vakıf kurarak o vakıfla hayır işleri yapmanız lazımdı.

Ne var ki onların da kelleleri sağlam değildi. Nesli devam eden paşalar, soylular bizde maalesef pek azdır. Türkiye'de sistem, devletine hizmet eden paşaların neslinin devam etmesini çoğu kez engeller. Birilerinin damarına basarsınız ve hedef olursunuz.

Türklerin kendi içindeki "beylik" mücadelesi hiç bitmemiş. Anadolu beyliklerinin kendi aralarındaki kavgaları sebebiyle "devşirme" alıp büyütüp başımıza yönetici yapmak Arapların "memlük" köleleri alıp başlarına idareci yapmalarından çok mu farklıdır?

Arap toplumlarında aşiretçilik, Türklerde ise beylik kavgası. Gücü elde tutmak ve diğerlerine hâkimiyeti kabul ettirmek. Kavga bunun kavgası ve iktidar afrodizyakı başka şeye müsaade etmiyor.

Bu kavgadan bir birlik zor çıkar. Kodun en sıkıntılı noktası da belki burada. Osmanlı'da belki bu sebepten güç paylaşımı yoktur.

Geçenlerde Türk Dünyası Dijital Buluşması gerçekleştirdik ve binlerce kişi dinledi. 

Herkeste birbirini çekememezlik var. Türkler birlik olsun isteyenler, Türklerin birliği ile alakalı toplantıya "O neden katılmış?", "Bu neden burada?" mantığı ile geliyorlar.

Bu insanların dilleri Türk olsa da kafaları bedevidir. Bunları yetiştiren bir sistem, bir ekol yoktur. Bunların aldığı eğitimin şekillendiği kurumların da bir aristokratik geçmişi yoktur.

Millet aslında zihniyet açısından başsız ve kendi başına buyruk durumdadır. Beyinler tek tek vardır ama tüm beyinleri çekip çevirecek ve organize edecek bir beyin asla yeterli değildir.

Bir beyin takımı gereklidir. O beyin takımı da asırlarca, yüzyıllarca kurumsallaşmış ailelerin ortak yönetimi ya da kurdukları kurumların modern dünyadaki revize halleridir.

Türkiye'de aristokrasi yoktur. Falan holding, filan holding de bir aristokrasi değildir. Bir şubedir. Montaj işinin verildiği, dışarıdaki aristokratlarca desteklenmiş bir iç şubedir.

Bu şubeler zararlıdır manasında demiyorum ama şubelerin milletin içerisinden çıkmış veya milli sermaye ile bağımsız tutum alabilme iradeleri sıkıntılıdır. Bu iradeyi devletler onlara baskılayamaz bilakis devletler çoğu kez aristokrasi ve burjuvazinin etkisi altındadırlar.

Asırlara direnen kaskatı olan her şeyin buharlaştığı, geleneklerin değiştiği, kutsalların sulandı(rıl)ğı, şehirlerin bozulduğu, bilim yuvalarının tekdüzeleştiği, bilim adamlarının karikatür tiplerden ibaret oldukları, giderek negatife doğru giden toplumların hayatı nasıl iyiye gidebilir?

Giderek ivmelenen bir hızla hareket eden sermayenin girdiği her yeri çokluk, farklılık görünümü altında aynı kıldığı bir dünyada bir toplumun kültürel, politik, entelektüel mirası, yani hafızası nasıl korunabilir?  

Peki ya modern anlamda siyaset felsefesinin en temel sorunu olan tekil çıkarlar ile genel çıkar arasında nasıl bir denge bulunabilir?

Gerçek şu ki, bu soruların cevabı ne yazık ki Türkiye'de olmayan bir olguya dairdir: Aristokrasi.

İspanya'nın en uyduruk şehrine gidin. Merkezde bir saray, etrafta gayet estetik şekilde sıralanmış binalar, opera veya tiyatro binası, sanatla yoğrulmuş binalar... 

İspanyol köylüsü yapmadı bunları arkadaşlar. O ülkenin şehir soyluları ve onların da Kraldan nemalanan ve onun otoritesinin paydaşçıları ve yönetici elit yaptı.

Osmanlı bizim geçmişimiz ve tabii ki severiz, ancak hiçbir zaman okullaşmayı başaramadı ve okuryazar oranı hep düşük kaldı. Doğudaki herhangi bir şehri geçin, İstanbul dışında Osmanlı'da kaç şehirde tiyatro vardı?

Eğlencelik işler halk için bayramdan bayrama kurulan cambaz ve havai fişek sefasından ibaretti ve halk için de böyle sanatsal abidevi binalar ve yatırımlar yapılamazdı.

Deyimi yerinde ise eski Romalıların bile gerisinde idi Osmanlı'daki eğlence kültürü. Çünkü soylu sınıf yoktu. İster kabul edin, ister etmeyin; şehirleri insanlar kurar ama onu sanatsal dokunuşlar ve abidevi yapılarla süsleyenler soylular sınıfıdır.

Bu yüzden Bağcılar gibi, Sultanbeyli gibi, Eryaman gibi Pursaklar gibi son derece uyduruk şehirler kuruyoruz.

Eğitim alanlarımız da belli bir ekolü olmayan üniversitelerden mezun olup dünya görmeden kutu gibi toplu konutlar inşa ediyorlar. Bu konutlarda oturan sanatsız, inceliksiz bir nesil yetiştiriyoruz.

Levent'teki sanatsal mozaiklerle bezeli binaların üzerine klima çakıyoruz. Polonya ve Çek Cumhuriyeti'nin monoton kasabalarındaki gençler mutlaka gitar, flüt bateri bir şeyler çalıyor ve o monoton ortamlarını kırıyorlar. En basiti mızıka çalıyor.

Bizim çocuklarımız birer müzik aletini bile çalamıyor. Varoşlarda büyüyen gençlerimiz birbirini havaya atarak caddelerde araçlarla korna terörü estirerek kutlama yapıyor. Kiminin evde hastası, kiminin yeni doğmuş veya yarın okula götüreceği bebeği var. Ne hakkın var gürültü yapmaya?

Din adamlarımız bile toplumsal ve sosyoekonomik duruma gözlerini kapamış 'her kuşu sevdik bir leylek kaldı' dercesine kaşını alan kızların babalarına mesaj veriyor.

Geçen gün gördüm. "18 yaşında kaşını aldıran kızın üniversiteye giderken o halde, yüreğin parçalanmıyorsa vallahi kıyamet günü cehennem seni parçalayacak" diyor adam. Bir milyon da takipçisi var. Vah ki vah… Kaş yahu kaş! İki üç kıl hücresi eksik veya fazla neye zararı var?

Sokakları köpek dolu, gençleri Allah'a, kadınları erkeklerinin insafına kalmış parklarında köpeklerin yattığı, dokunulmaz hayvanların ve son derece dokunulur insanların olduğu Hindistan gibi bir ülkeyiz artık.

Kuralsızlık tek bir kişinin ağzına bakıyor ülkede. Tarihten gelen yetki paylaşımsızlığı kurumsallaşma eksikliği ile birleşiyor.

Şehirlerde esnaflık kalmamış, kendimizi kandırıyoruz 'ahilik teşkilatı'ydı 'lonca teşkilatı'ydı diye. Bakkal mı kalmış, kasap mı kalmış süpermarketlerden? Bedestendi arasta idi sadece tarihi eserdir artık.

AVM rantı tüm ülkeye hâkimdir. Türkler muhafazakâr falan da değillerdir. Ayasofya kapısını yiyen bir millet olduk. Bir kapıyı muhafaza edemedik.

Muhafaza edeceğimiz en önemli şeylerden birisi tarihi gelinliğimizdi onu da batı âdeti beyaz gelinliğe terk ettik. Oysa kırmızı idi Türklükte gelinliğin rengi.

Muhafaza etmek de aristokratik bir gelenektir. Hala eski tip otobüs ve otomobil üretir İngiltere ve rüküş denilecek giysiler hala yaygındır halkın üst kesiminde.

Ayasofya kapısını yemek şöyle dursun, bir coğrafyacı hocamızın odasına gelen bir öğrenci, rafındaki zümrüt kristalini ısırmıştı. Koparacak aklı sıra…

(İndependent Türkçe)

Dr. Yüksel Hoş
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)