Türk edebiyatında işbirlikçiler ve hainler / M. Tanju Akad
Eskiden hainler ayıplanır, dışlanır, tövbekar olanlarına bile biraz uzak durulur; an azından bugün olduğu gibi, bir kesim tarafından göklere çıkarılmazdı.
Şiirde ve halk edebiyatında köklü bir geleneğe sahip olmamıza karşın, roman ve modern hikayecilik Osmanlıların son döneminde başlamış, bu dönemin eserleri genellikle çöküş döneminin bunalımını ve acılarını yansıtmıştır. Çocukluğumda okuduğum yazarların hemen hepsi Osmanlı vatandaşı olarak hayata gözlerini açmış ve büyük dönüşümü yaşamışlardı. Onların, yaşadığımız topraklarda hainlik yapanlara nasıl baktıklarını görmek aynı zamanda ülkemizde yaşanan ahlaki çöküşü daha iyi anlamak için mukayese olanağı da verecektir. Eskiden hainler ayıplanır, dışlanır, tövbekar olanlarına bile biraz uzak durulur; an azından bugün olduğu gibi, bir kesim tarafından göklere çıkarılmazdı. Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul (1938) adlı büyük eserinden başlayalım. Romanın kahramanı eski İttihatçı Adnan İngiliz işgali günlerinde çaresiz kalarak, eskiden selam bile vermediği Dilaver’in davetini tartmaktadır: “İngilizler arkadaşları Malta’dan bıraktılar, vakıa. Fakat güvenilmez. Bakarsın, İttihatçıları gene toplamaya kalkarlar; senin evinde basılırsam hakkında iyi olmaz; değil mi birader? Yani iyi düşündün mü? Dilaver acı acı güldü: - Bizim evi basmazlar. - Niçin? - Biz eski Hürriyet ve İtilafçı değil miyiz ya?" Kuntay, burada Dilaver’in Talat Bey’e yaranamadığı için İttihatçılara küsüp Hürriyet ve İtilaf’a girişini, ancak “Moskof Çarı’nın himayesini istemek vatansızlıktır” diye ağzından “münasebetsiz” bir laf kaçırınca oradan da kovulduğunu anlatır. Burada hem ilkesizlik, hem de ihanet anlatılmaktadır. Dilaver gibi, çıkarı neredeyse oraya gidenlere biz de çok rastladık. Hürriyet ve İtilaf, başından beri saf bir ihanet örgütü olarak kuruldu ve zihniyeti kırk yıl içerisinde giderek iktidarla bütünleşti. Altmış yıldır da iktidarda! Ne var ki, bu zihniyetin ihanete yatkınlığı, hatta saf ihaneti yeterince analiz edilmemiştir. Onlar İngilizlere, Fransızlara, Ruslara veya herhangi bir yabancı güce yamanmak için niçin bu kadar hevesli olmuşlardır? Bazı insanlarda belli bir ihanet potansiyeli olabilir ve bu insanlar belli çıkarlar için bu yolda hareket edebilir. Ama yüzde yüz saflıkta bir ihanet için nasıl bir psikoloji gerekir, bunu hala çözebilmiş değildim, ta ki çok yakınlarda eski bir solcu, yeni liberalle tartışıncaya kadar. Amerika’ya teslim olmak ihanettir dediğim zaman nasıl havalara sıçradığını görmeliydiniz. Emperyalizm kelimesi ise adeta aklını oynatmasına neden oluyordu. O zaman anladım ki, bir noktaya kadar (ya da yarım) ihanet olmuyor. Hainler hainliklerini çok iyi biliyor ve ancak bu ihaneti sonuna kadar götürmek suretiyle manevi olarak ayakta kalabiliyor. Abdülhamit Düşerken adlı önemli romanın yazarı Nahid Sırrı Örik de kahramanı olan genç İttihatçı subay Şefik’i padişahın dalavereci vükelasından Mehmet Şehabettin Paşa’nın kızı Nimet ile evlendirerek, onun oyuncağı haline getirir. (Bakınız şu kadınların yaptığına…Filvaki, İstanbullu fettan kızların Rumeli dağlarından inerek iktidarı alan genç subaylara kanca attıkları ve evlendikten sonra onları parmaklarında çevirdikleri o dönemin sıkça görülmüş olaylarındandır ve bunlar arasında Enver ve Hafız Hakkı gibileri saraya damat olarak felaketlerimize daha büyük katkıda bulunmuşlardır). Giderek idealizmden entrikacılığa kayan Şefik, 31 Mart’t olayında arkadaşlarına ihanet ederek tutuklanırken, Nimet de bir Rus gemisiyle iltica etmek üzere Odesa’ya gitmektedir. Burada ihanet daha dolaylı bir şekilde anlatılmıştır. Entrikacılık, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Panorama adlı eserinde (1953-54) çok işlenmiş bir konudur ve özellikle de CHP içerisindeki dolaplardan söz ettiği bölümler ilginçtir. Cumhuriyete en büyük ihanetin bu parti ve partiyle iç içe geçmiş bürokratlar tarafından yapıldığını anlatır. Cumhuriyete karşı kurulan karşı devrimci koalisyonun hiç de yeni olmadığı, cumhuriyetle birlikte başlayıp tek parti döneminde güçlendiğini, birçok tarih kitabından çok daha açık biçimde ifade edilir. İşbirlikçilerden söz edip de, Kemal Tahir’i atlamak son derece büyük bir ayıp olur. O, işgale uğramış İstanbul’u en etraflı şekilde anlatanlardan biridir; öyle ki okudukça öfkeden beyniniz uyuşur gibi olur. Bir Mülkiyet Kalesi adlı eserinde Abdülhamit’in son günlerinden Cumhuriyet’e kadar olan dönem anlatılır. İşgal günlerindeki rezillik için şunları söylemiştir: “İşgale uğrayan bütün memleketlerin asırlardan beri başlarına gelenler tabii bizim de başımıza gelmiş, vatan muhabbetini, millet sevgisini, her çeşit hamiyet ve kahramanlığı o zamana kadar hiç kimseye, bilhassa cephelerde köpekler gibi düşüp ölenlere bırakmayan beyler, paşalar, zenginler, münevverler, alimler, serbest meslek erbabının sivrilmişleri –Tabii hepsi değil fakat yüzde doksansekizi– birdenbire düşmanla sarmaşdolaş olmuşlardı. Düne kadar Türk ordusuna küflü saman, kurtlu bakla vs. veren ve milyonlar kazandıktan sonra bir de harp madalyasına layık görülen müteahhitler, derakap düşman ordusuna en birinci malzeme satmaya başlamışlardı.”! Bunları ve sayfalarca süren devamını okurken Kemal Tahir’in işbirlikçiliği salt “yüksek tabakaya” ait bir şeymiş gibi göstermesinde abartma olup olmadığı akla gelmeye başlar. İstanbul’un “hanımefendileri” düşmanlara her anlamda teslim olurken “yüksek tabaka”nın “ayak takımı” dediği “cahil tabakanın” ise “asra uymak istememesi” (yani işgalle gelen medeniyeti reddetmesi) ve giderek direnişe geçmesi ise acaba fazlasıyla yanlı bir bakış açısının ürünü, ya da sınıfsal bir propaganda denemesi midir? İşbirlikçilerin gözündeki “ayak takımı” acaba “işgale karşı öfkesinde” yalnız mıydı? Ve acaba, Kemal Tahir işgal ordularına teslimiyet yarışında, yabancı zabitlerle birlikte olmak için kıskançlık krizlerine giren yüksek tabakadan evli kadınlar konusunda da aşırı tarafgirliği sürdürüyor muydu? Nitekim, Esir Şehrin İnsanları kitabında da, işgal yıllarında yedi yıl hapse mahkum edilen Kamil Bey içeride yatarken karısı Nermin’i işgalci subaylarla balolara gönderen de odur. Bunları anlatırken, Yakup Kadri ile birleştiği bir nokta daha ortaya çıkar: şayet ölmeselerdi, işgal İstanbul’unun başta gelen işbirlikçilerinin CHP saflarından mebus olacaklarını didaktik (dolayısıyla biraz edebiyat dışı bir şekilde) bir dipnot içerisinde açıklar. Kuşkusuz ki Kemal Tahir’in direnenler ile teslim olanları sınıfsal (ve biraz da seksist) ayırımında abartı vardır. Bunların bu kadar net, “yüzde doksansekizlik” bir oranda saflaşmış olmaları beklenemez. Ama işbirlikçiliğin yaygınlığı ve utanmazlığı sonuna kadar doğrudur ve sınıfsal ayırımında biraz abartı olsa da tespit genel olarak isabetlidir. Direnişin şerefi de emekçiler ve orta sınıfın yurtseverlerine aittir. Öte yandan, işbirlikçilerin salonlarının, milli mücadeleye istihbarat temin edenler için bir kaynak mekan olduğu da gerçeğin ta kendisidir. Orada her şey ihanetle iç içeydi. Bu yazıyı Nazım Hikmet’siz bitirmek düşünülemez. Kurtuluş Savaşı Destanı’nda İttihatçılar ve Almanların 1914-18 arası yiyip bitirdiği İstanbul’un işgal altında artan perişanlığından söz edildikten sonra, Erzurum Kongresi günlerindeki hava anlatılır: “Buna rağmen, İstanbul’da bir çok hanımlar, beyler, paşalar, Türk halkından kesmişlerdi umudu. Yağdırdılar telgrafı Erzurum’a: Amerikan mandası altına girelim diye…” Sıra Sivas Kongresi’ne geldiği zaman “İstanbul’dan gelen bazı zevatın sapsarı yılgınlıklarıyla beraber” ve “ihanetleriyle birlikte, “bir de Amerikalı gazeteci” getirdiklerini yazar: “Ve Erzurum’dan ve Sivaslılardan çok Ve Türk Milletinden çok İşte bu Mister Bravn’a güveniyorlardı” Burada işbirlikçilerin bağımsızlık korkuları ve Amerika’ya yamanma peşinde koşmaları anlatılır ki, aradan doksan yıl geçtikten sonra, bunların giderek emellerine yaklaştıklarını görürüz. Ve insan düşünmeye başlar; Nazım’ın savaşçılarının, Eskişehirli Kerim, Arhavili İsmail, Şaban Reis, Kartallı Kazım, şoför Ahmet ve ay ışığında kağnılarla Akşehir üzerinden Afyon’a doğru ağır ağır akan kafilelerdeki kadınlarımızın nerede olduğunu merak eder. Kanlarıyla kazandıkları bağımsızlığı niçin işbirlikçilere o kadar kolay terk ettiler. Niçin örgütlenemediler. Niçin hala bir yol bulamıyorlar? İşbirlikçilerin akıl hocaları ve utanmazlıklarıyla başa çıkmak için neler gerekiyor? Ve işte günün sorusu: günümüz edebiyatı niçin bunlara dışarıdan bakıyor? Gerçi yeni işbirlikçiler edebiyat cephesinde teşhir ediliyor (bu arada A. Yıldız ve M. Yıldırım’ın büyük emeklerini de teslim edelim), ama bu konular yeni edebiyatımız içerisinde henüz yeterince işlenmedi. Beklentilerimizin birisi de budur. Edebiyat cephesi, ilk yüzyılını henüz geride bırakmış olan bu mücadelede gereken katkısını yapmak için daha büyük bir çaba göstermelidir. M. Tanju Akad Gerçekedebiyat.comMİTHAT CEMAL KUNTAY
NAHİT SITKI ÖRİK
KEMAL TAHİR
NAZIM HİKMET
YORUMLAR