genc-sair-orhan-veli-seli-20260326053705841.jpg


 

 

Yalnızlığın şairi olarak tanınan Charles Baudelaire (1821-1867), “Her nerede değilsem orada mutlu olacakmışım gibi gelir” der. Ardından, “Şiirin Kaderi”ni tarif eder:  

“Ne yaman kaderdir şiirin kaderi! Sevinç içinde de dert içinde de en güzelin peşindedir. Var olabilmek için de olayı aşmak zorundadır. Hapishanede ayaklanmadır, hastane penceresinde çılgın sağlık hasretidir; pis, darmadağın tavan arasına, süs perisi, incelik perisi gibi girer; sadece görmekle kalmaz, onarır da. Her bulunduğu yerde haksızlığa karşıdır.”

Melih Cevdet Anday “Yurdumuzun Gerçekleri” adlı yazısında, sanatkarı küçümseyenlerden yakınır:

 “Bir şiirde, bir hikâyede, bir romanda, bir piyeste, memleketimize ait acı bir gerçek gördüler mi köpürüyorlar; sanatkarı bozgunculukla, yurdunu sevmemekle suçluyorlar.

“Bir düşünelim: Türkiye’nin, bilmem kaç ölçümünde, kabartma bir haritasını yapmak isteyen bir uzmana, ‘Aman, bataklıkları, çölleri gösterme!’ denilebilir mi?

“Her işin başı, bu memleketi, acı tatlı, bütün gerçekleriyle, hayale kapılmadan, olduğu gibi tanıtmaktır. Kimsenin yurt sevgisinden şüphe etmeye hakkımız yok.” (F 2)

Melih Cevdet, Amerikalı zenci şair Langston Hughes’ten (1901-1967) çevirdiği “Bir zenci kız için türkü” adlı şiirde salt renklerinden ötürü çeşitli baskılar altında tutulan zencilerin konu edildiğini belirtir:

“Dixie’de, ta güneyde bir yol,

(Kalbim yaralı, param parça)

Asmışlar karabiberimi

Dört yol ağzında bir ağaca.

 

Dixie’de ta güneyde bir yol,

(Yaralı vücudu havada)

Soruyorum beyaz İsa’dan

Söyle, ne fayda var dua’ da?

 

Dixie’de, ta güneyde bir yol.

(Kalbim yaralı, param parça)

Sevda çırçıplak bir gölgedir

Budaklı, çıplak bir ağaçta.” (F 3)

Langston Hughes

Oktay Rifat da “zenci” şiiri üzerinden, “Şairin Kişiliği”ni ele alır:

“… Ya o zenci şair, Dixie’de öldürülen kara biberinin arkasından yanıp yakılacak yerde sevinseydi, bayram etseydi, biz yine o şiiri güzel söylenmiş diye sevecek miydik? İstediği kadar güzel söylenmiş olsun, insanlık sevgisine, uğraş sevgisine, hürriyet sevgisine aykırı düşüncelerle, duygularla yazılmış bir şiirin bizi ta gönülden kavramasına imkân var mıdır? Dahası var; Sevmediğimiz, beğenmediğimiz, kötü bildiğimiz bir şair günün birinde tesadüfen güzel bir şiir yazsa, bu şiiri, beğendiğimiz, iyi şairlerin şiirleri arasına karıştırmak, o şairin bütün eski kötü şiirlerini bir anda unutuvermek elimizden gelir mi? Demek ki şiirin güzelliğine şairin kişiliği de tesir ediyor. Ben kendi hesabıma bir takım ruhçu, allahcı şairlerin şiirlerine katlanamıyorum. Şiirini okuduğum şairin mutlaka ileri bir insan olmasını istiyorum.

“Şiirin güzelliği söylenişinden geliyor. Doğru söze ne denir!.. Ama iş bu kadarla bitmiyor. Şiirin arkasında birini arıyor gözlerimiz, müşterek derdimizi dert bilen, bizi bu dertten kurtarmak için çırpınan birini.” (F 4)

Orhan Veli Kanık “Halkla Gerçek” adlı yazısında gerçeğe ulaşmayı tarif ediyor:

“Son yirmi beş yılın sahne sanatkarları içinde devamlı olarak hayran kaldığım birkaç kişi vardır. Bunlardan biri Naşit’tir, biri Hazım, biri de Halide. Son zamanlarda üç isme bir de Salih Canar katıldı. Ona duyduğum hayranlığın da devam edeceğini sanıyorum.

“Bu dört sanatkarı niçin bu kadar büyük görüyorum diye düşündüm. Nedir onlarda hoşuma giden? Nedir ortak olan özellikleri? Çok iyi biliyorum, onlarda gerçek olan bir şey var. ‘Nasıl oynarsam güzel olur?’ demiyorlar; ‘nasıl oynarsam gerçek olur?’ diyorlar. Gerçeği de halka bakmak, halkı görmek, halkı duymak suretiyle buluyorlar.

“Demek, tasası gerçek olan sanatkâr, halkı çiğneyemiyor. Halkla gerçek bir daha kucak kucağa.” (Yaprak, 1 Ocak 1949, Yıl:1 Sayı:1, s.2) (F 5)

Görüldüğü gibi;

Her şeyin öznesinde insan var.

Oktay Rifat, “Şairin Düşünürlüğü” yazısında şairi tarif eder:

“Bahçıvan, bağından bahçesinden iyi ürün almak istedi mi, önce tohumdan, fidandan işe başlar. Ceviz büyüklüğündeki bal gibi çavuş üzümünü, tımar edilmiş, gübrelenmiş, aşılanmış kütük verir. Şair şiir yazmak istedi mi, şiirin hünerlerini öğrenmeğe kalkar, kendini hiç düşünmez. Halbuki şiir de bir yemiştir, şairin yemişi. Güzel şiir nasıl yazılır demeden, ben nasılım demeli! Kafası gönlü cılız adamın şiiri de cılız olur. Kafası gönlü ileri adamın şiiri de ileri olur. Belki de ‘İlerilik gerilik benim neme? Şiirim güzel olsun yeter’ diyen şair bulunur. Ama bir düşünelim. Bu söz o şairin kendini yetiştirmediğini, bu yüzden güzel şiir yazamayacağını göstermez mi? Güzellik anlayışı, kâinat anlayışımızın, dünya görüşümüzün, o anlayış ve görüşe aykırı düşmeyen bir bölümü olduğuna göre, belirli bir dünya görüşü olmayan şairin güzellik anlayışından bahsedilebilir mi? Böyle bir şair, şiirde bilerek bir güzelliğe varabilir mi? Şair ister istemez bir düşünür olmak zorundadır, hem de ileriyi gören bir düşünür. Yoksa geri düşüncelerle yoğurulmuş kafa şiire fayda yerine zarar verir. Bu, şairin sadece bir düşünür olmasını istemek değildir. Elbette ki, bir şiir sanatı, bu şiir sanatının da kendine göre bir düzeni vardır. Ama bu düzen, kâinat anlayışımıza, dünya görüşümüze göre ayarlanacağı içindir ki her şeyden önce, şairin bir düşünür olmasını gerektirir. Gel gelelim bu o kadar kolay bir iş değildir. Dil öğrenmek ister, meyhanelerden pılıyı pırtıyı toplayıp kitaplıklara geçmek ister, okuyup yazmak, durmadan okuyup yazmak ister. Ama canım insan da ya şair olmak ister ya istemez. İsterse, kim dedi şairliğin yağma Hasan’ın böreği olduğunu.” (Yaprak, 15 Şubat 1949, Yıl:1 Sayı:4, s.1)

Yazımızı Orhan Veli Kanık’ın genç şairlere seslenişi ile sonlandıralım:

“…Maksadım genç şairlerimize sataşmak değil. Onların en kötüsünün bile

Bir sarışın yaramaz

Aldattı beni bu yaz;

Sevdada karar olmaz;

İşte kumralı geldi,

deyip şair sırasına katılı verenlerden kat kat üstün olduklarını biliyorum. Genç şairlerden beklenen, sadece, el birliğiyle yıktıkları o eski, o sahte, o yaldızdan ibaret şiire karşılık özlü, beşerî bir şiir, bir gerçek şiir yaratmalarıdır. Bunu bugüne kadar biz de gerektiği gibi yapamamışsak çalışalım. Tek, Türk dili de Türk şiiri de insan içine çıkabilecek, bizi Türk oluşumuzla övündürebilecek bir hale gelsin.” (Yaprak, 1 Mart 1949, Yıl: 1 Sayı: 5, s.1)

Selim Esen
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ YAZI

Benzer İçerikler