selim-esen-dp-cadi-avi-20260624033405840.jpg


 

1953 yılında…

Amerika’yla yakınlaşma, Senatör Joseph Raymond McCarthy’nin ortaya attığı “Cadı Avı” haberlerinin Türkiye’ye ulaşması, Julius ve Ethel Rosenberg’in casusluk suçlamasıyla yargılanmaları ve 19 Haziran 1953 günü idam edilmeleri, iktidar partisi DP’nin Komünist aleyhtarlığını körüklemesi gibi gelişmeler Türk basınına yeni bir görev yüklemişti:

Dezenformasyon…

Yani, yanlış haber, yanıltıcı haber.

Kızıl Ordu’nun Hitler faşizmini yenmesi, dünyada büyük bir Stalin sempatisi yaratmıştı. Bunun yok edilmesi gerekiyordu. Basın devreye sokuldu. Hergün Gazetesi’nin 15 Aralık 1949 tarihli haber başlığı şöyleydi:

“Rus polisi, imhası zaruri olan şahıslar için hususi davetiyeler hazırlamakta, konserlere ve sanat toplantılarına çağırtmakta, sureti mahsusa da çok fazla ısıtılan salonda terleyen seyircilere dondurma ikram edilmektedir. Bu dondurmayı yiyen zavallılar, evlerine döndükten sonra, kısa bir kriz dönemini müteakip ölmektedirler. Bu öldürücü dondurmaya ‘Stalin dondurması’ adını vermişlerdir.”

Yalan haberde gazeteler adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Tan gazetesinin 20 Mayıs 1949 tarihli sayısında yayınladığı haber ‘akla ziyan’ bir boyuttaydı:

“Lise son sınıf talebesi Osman Doğan ve beşinci sınıf talebesi Ahmet Sandıkçı’nın Kayseri’de henüz tespit edilemeyen bir evde Stalin şerefine kadeh kaldırdığı tespit edilmiştir.”

Öğrenciler tutuklanıp hapse atılmışlardı…

Dezenformasyon’ da Dünya gazetesi de geri kalmadı. 8 Temmuz 1952’de şu manşetle çıktı:

“Dünyada Stalin’den başka Allah yoktur diye bağıran bir sapık yakalandı.”

Stalin’in fiziki görünümüne benzemenin suç sayıldığını da Akın gazetesinin 10 Ocak 1952 tarihli sayfalarından öğrenmiştik:

“İzmir’de yeni komünist şebekesi ortaya çıkarıldı. Stalin modasına göre bıyık bırakan bu şebekenin oldukça geniş bir teşkilata sahip olduğu zannediliyor.”

Yurdun her bir yanından komünistlik üzerine haberler yağıyordu:

“Delirerek karısını ve çocuklarını bıçaklamak isteyen Abbas Öner, polis tarafından öldürülerek etkisiz hale getirilmiştir. Abbas Öner Stalin hayranıydı ve Stalin’in ağır hastalığını duyunca cinnet getirmişti.” (Vatan gazetesi, 7 Mart 1953)

“Stalin’in ölümüne ağlayıp, kara gömlek giyen Erdoğan Kısa adlı kişi mahkemeye verildi.” (Vatan gazetesi, 10 Mart 1953)

İktidarda Demokrat Parti vardı.

DP, Yeter, Söz Milletindir” sloganıyla iktidara gelmişti, Demokrat Parti’yle demokrasiye geçmiştik…

CHP’nin tek parti iktidarı döneminde doğruluk, dürüstlük ve çalışkanlıklarıyla tanınan bürokratlar da hedefteydi… Önce Milli Eğitim eski Bakanı Hasan Âli Yücel’i hedefe koydular:

“Edremit’te Stalin aşığı bir komünist olan 38 yaşındaki Haşim Elmacı, kızıl diktatörün ölümü haberini duyunca, doğrudan köy odasına gitti ve toplantı halinde bulunan köy öğretmenlerine, ‘Ben Hasan Âli Yücel’in çırağıyım. Stalin öldü. Yüreğime hançer saplandı’ deyip asker gibi esas vaziyet alarak selama durmuştur.” (Dünya gazetesi, 12 Mart 1953)

Vatan gazetesi ise 12 Mart 1952 tarihli haberinde Köy Enstitülerinin kurucusu Hasan Âli Yücel’i dolaylı hedefe alıyor, Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’nin ağzından Cumhuriyet aydınına yükleniyordu:

“Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün müzik salonuna havadan kuşbakışı bakınca ‘orak’ şeklindeydi…”

Dezenformasyon sonunda TBMM’ye de sıçradı.

Sinsi komünizm çok tehlikeliydi, milletvekillerinin dikkati çekilmeliydi. 16 Kasım 1951 günü Adalet Bakanı Rükneddin Nasuhioğlu tarafından konuşma yapması için Meclis’e davet edilen yargıç Şevki Mutlugil şöyle konuştu:

“Maalesef hakikattir ki, hemen her gündelik gazetede birkaç tane sinmiş ajan vardır. Bu ajanlar, fırsat buldukları vakit Cumhuriyet gazetesinin geçen Cumhuriyet Bayramı nüshasında görüldüğü gibi en yüksek sembollerimizle dahi istihza etmekten çekinmezler. 1950 senesi Cumhuriyet Bayramı’nda neşredilen Cumhuriyet gazetesinin ilk sayfasında Atatürk’ün alnı üzerinde Stalin’in resmi oluşturulmuştur. Bu bir propagandadır.”

Atatürk’ün Meclisinde konuşuluyordu bunlar…

Ülkenin dört bir yandan Stalin fışkırıyordu:

Milliyet gazetesi, liselerde okutulan astronomi kitabındaki meteor taşlarının ortasında Stalin ve Lenin resimleri tespit etmişti. 9 Mart 1955 tarihli sayısında şu haberi veriyordu:

“Bilhassa Stalin’in fotoğrafı ilk bakışta nazarı dikkati celp etmekte, kalın kaş ve meşhur posbıyıkları derhal fark edilmektedir.”

Zamanla meteor taşının üstündeki resimlerin iki çocuk olduğu ortaya çıksa da matbaacı Şerafettin Çetin çok eziyet çekecekti.

İnanılmaz haberler üretiliyordu…

Şile’de köy öğretmeni Suha Sungur Tanlı, kırmızı renkli toprağın en iyi ve bereketli toprak cinsi olduğunu defalarca öğrencilerine anlatmış ve kırmızı çamurdan Atatürk büstü yapmıştı. Dünya gazetesi 8 Haziran 1952 günlü sayısında haberi şöyle duyurdu:

“Yakayı ele veren Sungur, büstü kırmızı topraktan yapmakta hiçbir gayesi olmadığını ileri sürmüş, başka toprak olmadığı için kırmızı toprağı seçtiğini söylemiştir.”

Topluma korku salınıyordu…

Her yerde, her köşede komünizm sembolleri aranıyordu:

“Saim Kart adında bir sapık, Sultanahmet Parkı’nda oturduğu banktan elindeki çubukla toprağa orak-çekiç çizerken yakalandı.” (Akın gazetesi, 17 Kasım 1952)

“Ankara Bira Fabrikası’nda imal edilen biralardan 150 sandık üzerinde Tekel dairesi rumuzunun, gayet ustalıklı şekilde bazı kısımları kazınmak suretiyle orak-çekiç haline getirilmiş olduğu görüldü.” (Ulus gazetesi, 16 Kasım 1952)

Vakit gazetesi yazarı Haşim Nahit Erbil tam bir komünist düşmanıydı. Devleti sürekli uyarıyordu. Komünizmle mücadele için her yolu mubah saymıştı:

“Politikacı dediğiniz zümre kızıl tehlikeyi her zaman idrak edemez,” diyordu.

Yeni gazete yazarı Sabih Alaçam’ın, Üsküdar Kaymakamı Kemal Koray’la Şemsi Paşa sahilinde incelemelerde bulunurken bir şey dikkatini çekmişti:

“Hazır sırası gelmişken şehrin bütün caddelerindeki resmi, gayri resmi binalar sarı veya açık griye boyanırken, şu rengi bütün İstanbul halkını rahatsız eden Tekel deposunun badanası değiştirilmelidir. Bunun kızıl rengi ortadan kaldırılsın.” (13 Mayıs 1952)

O tarihlerde Behice Boran’ın, DTCF’de sınav kâğıtlarını ‘kırmızı kalemle’ okuyup not vermesi üniversiteden uzaklaştırılmasına neden sayılmıştı!

İktidar borazanı Yeni İstanbul gazetesi 11 Kasım 1952 tarihli sayısında ‘kırmızı’ nın devletin gözünden kaçmadığını yazıyordu:

Yaz aylarında İstanbul’da ve Ankara’da tanesi 75 kuruştan büyük boyda kırmızı mendiller satışa çıkarılmış ve diğerlerine nispetle çok ucuz olduğu için çok fazla rağbet görmüştü. Bu mendillerin üzerinde ilk nazarda hiçbir şey görülmemekte, fakat yıkandıktan sonra üzerindeki kolanın çıkmasıyla beher mendilde yüz kadar orak-çekiç işareti görülmektedir.”

Yuh ki yuh…

Çıldırtan bir başka haber Çiftçi gazetesinin 4 Şubat 1953 tarihli sayısında yer almıştı:

“İskenderun emniyet teşkilatı, burada meydana çıkan çok esrarengiz ve ustaca tertiplenmiş bir casusluk hadisesinin tahkikine başlamıştır. Hadisenin mahiyeti şudur: Dün Muratpaşa köyünde avlanan birkaç avcı bir atmaca yakalamışlar ve atmacanın ayaklarında iki küçük levha bağlı olduğunu görmüşlerdir. Levhalardan birinin üzerinde ‘Finland, Helsinki ve Mous 2001’ kelimeleri yazılı idi. Levhalar emniyetçe tetkik edilirken buna benzer ikinci bir hadise olmuştur. Osman adındaki berber, ava çıktığı sırada cins bir ördek vurmuş ve ördeğin ayağında ‘Moskova 22056’ kaydı bulunan bir levha görerek hadiseden emniyet teşkilatını haberdar etmiştir.”

Vakit gazetesinin 2 Mayıs 1951 tarihli haberine göre de Menemen’de okul bahçesinde bir çalı dibinde ‘kırmızı gagalı’ bir kuş bulunmuştu ve ayağında ‘Moskova 12913 E’ yazılıydı! Kuş hemen emniyete verilmişti…

Kuş haberleri sınırımızı aşmıştı…

Vatan gazetesinin 2 Haziran 1952 tarihli haberine göre, “Fransız Komünist Partisi önderlerinden Jacques Duclos’un otomobilinde iki güvercin bulunmuş, Fransız emniyet makamları bu iki ölü güvercin üzerinde otopsi yapılmasına karar vermişti. Gazete;

“Bunların adi güvercin mi yoksa muhabere güvercinimi olduğuna karar verilecek,” diyordu.

Tanrım, sen aklımıza mukayyet ol!

Âmin…

 Selim Esen

Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ YAZI

Benzer İçerikler