Yitik bir aydınlanmadan ışımalar (2) / Mehmet Ulusoy

news-details
Deneme

Evet, şu can alıcı soruya geliyoruz: Nedir, büyük bir düşünsel-kültürel enerji kaynağı olarak Orta Asya-Horasan hazinesindeki büyüleyiciliğin sırrı? Henüz keşfedilmemiş ve çağdaş kültüre mal edilmemiş gizemini hala koruyan bu benzersiz uygarlıktaki bugüne kadarki tarih bilgilerimizi aşan olağan dışılığı, özgün ve evrensel nitelikleri nasıl yorumlamak gerekir?

Elbette ölü kül yığınlarıyla ilgilenmiyoruz, aksine o uygarlığın ateşiyle, o ateşin çağları aşan, gözleri kamaştıran ışımasıyla ilgileniyoruz. Işımanın, günümüz aydınlanmasına yüksek nitelik ve özgünlük katacak enerjisiyle buluşmanın ve onu çağımızın akıl, bilim ve estetik diline çevirmenin peşindeyiz. Ölü ağırlıkları atacağız, bize dünyayı daha insani yönde değiştirmemize yol gösterecek, geleceğe ışık tutacak kılavuzlar gerekiyor. Şimdi bu büyük özgünlüğün neden ve nasıllarına, yani ışımanın kaynaklarına ulaşmaya çalışalım.

Bir: Horasan / Orta Asya uygarlığının üstünde yükseldiği maddi temeller olarak, en başta, bölgenin ekonomik-toplumsal ve coğrafi bakımdan hem olumlu hem olumsuz ama benzersiz stratejik konumunu vurgulamak gerekir. Bir kere İslamdan en az bin yıl öncesine kadar giden ve genel olarak “İpek Yolu” denilen, dünyanın Çin, Hint, Bizans, Mısır gibi en büyük uygarlıklarını birleştiren ticaret yollarının kesişim noktalarındadır bu bölge ve kentler. Bu nedenle kesişme noktasından çok, yazarın tanımlamasıyla burası bir “kesişim uygarlığı”dır. Bu olgunun, Orta Asya uygarlığındaki, durağanlık değil dinamizm, muhafazakar-gelenekçi kabul değil yeni şeyler öğrenme-araştırma tutkusu, etnik bir bir kapalılık ve kısırlık değil inanılmaz bir kültürel açıklık ve zenginlik, yaşamın her alanında boy ve vermiş bir yarış-rekabet, gelişmiş birey ve hoşgörü kültürü açısından çok önemli ve tayin edici sonuçları vardır.

HORASAN - TDV İslâm Ansiklopedisi

İpek Yolu ticaret güzergahı sadece Çin-Orta Asya-Bizans'tan (Anadolu) ibaret değildir. Çin ve Hindistan'dan gelen yolların, aynı zamanda kuzeye, Hazar (Rusya) bölgesine, güney-batıya, Basra bölgesine uzandığı, her yöne kolları olan büyük ticaret hatları ağı söz konusudur. Bu bakımdan, doğal zenginlikler açısından diğer bölgelere göre belli kısıtlılıklar taşısa da, bütün kültürlerin, farklılıkların, renklerin kesiştiği, dünyada üretilmiş bütün bilgilerin, sanatların, din ve inançların geçit resmi yaptığı, buluştuğu bir merkezdir, bir merkezi uygarlıktır burası.

“Kayıp Aydınlanma” kitabı, bölgenin ticaret, sanayi ve örgütlenmedeki ulaştığı düzeyi çok güzel özetliyor: “Bu kıtalar arası karmaşık ticaretin Orta Asya'daki kültürü nasıl şekillendirdiği düşünülürken bölge halkının derinlemesine müdahil olduğu üç ayırdedici işleve yoğunlaşmak faydalı olacaktır: Birincisi, ticari mal deposu sayılabilecek kentlerin ortaya çıkması; ikincisi, uzak beldelerle bağlantıları olan yetkin bir profesyonel tüccar kitlenin oluşması, üçüncüsü de, yüksek kalitede üretim yapan mahalli sanayi ve üretim merkezlerinin üzerine inşa edilmiş ihracat odaklı ekonomilerin gelişmesi” (s. 90).

Sanayi deyince, en önemli göstergelerinden biri kağıt üretimidir. Arkeolojik kazılar kanıtlamıştır ki, Orta Asya'da, Semerkant'ta kağıt üretimi İslamdan çok önce yapılıyordu. “Arkeoloji MS üçüncü yüzyılda Doğu Türkistan'ın Turfan, Hotan ve Dunhuang kentlerinde kağıt üretimi yapıldığını kanıtlamıştır” (s.95). Araplar bunu 751 Talas Savaşı'ından sonra öğrendiler. Bölgenin yerleşik kavmi tüccar Sogtlar vasıtasıyla bu teknik 751'den çok önce Tanrı Dağlarının batısına, Orta Asyalılara ulaşmıştır. Çin kağıtları dut ve bambu lifinden yapılırken Semerkantlılar daha dayanıklı ve ucuz olan pamuktan kağıt ürettiler. Ve yüzyıllarca Semerkant kağıdı kalitede dünya standardının belirleyicisi olmuştur.

Dolayısıyla ortaçağda dünyanın gerçek anlamda merkezi olan bu Orta Asya kentleri, her kavimden ve kültürden insanın (tüccar ve esnaf - zanaatkar) yerleştiği, yaşam standardı ve konforun (ısıtma sistemi, sulama sistemi, sanat - kültür üretimi ve yüksek beğeni düzeyi vb) tam anlamıyla kozmopolit kentlerdir. Kozmopolitlik, bugünkü anlamda emperyalizm damgalı çürüme ve çöküş kültürünü değil, aksine farklı kültürlerin, kavimlerin, dinlerin içiçe yaşayıp kaynaşmasına ve hoşgörüye dayanan hümanist bir kültürün mayalanmasını simgeliyordu.

Türkler ve Farsların yanında, bugün Asya ve Afrikalıların Avrupa'ya yerleşmesi gibi, özellikle ticaret merkezli sanatlara sahip Çinler, Hintler, Suriyeliler de koloniler halinde, Merv, Belh, Buhara, Harezm ve Semerkant'ta yoğun olarak yerleşmişlerdi. Dünya çapındaki çok yönlü ticaretlerini bu kentlerden yönetiyorlardı. Merv, Belh, Harezm, Buhara, Semerkant başta olmak üzere bu kentler Bağdat'la birlikte dünyanın en kalabalık kentlerini oluşturuyorlardı.

MÂVERÂÜNNEHİR - TDV İslâm Ansiklopedisi

İki: Antik ve ortaçağda uygarlıklar ve kültürler arası bilgi ve teknik alışverişinin taşıyıcı ana unsurunu tüccarlar oluşturuyordu. Büyük ticaret kervanları 19 ve 20 yüzyılın, ülkeler ve kıtalar arası tren katarlarının, büyük gemi ve uçak seferlerinin yerini tutmaktaydı. Hatta, günümüz iletişim teknolojisini de katarsak her türlü haberleşme ve iletişimin, mükemmel kervansarayları, şimşek hızlı atları ve mektup güvercinleriyle, taşıyıcıları, temsilcileriydiler. Bu nedenle, başta tüccar sınıfı olmak üzere çoğu “dihkan” denen bölgenin sermaye ve toprak sahibi zenginleri genellikle entelektüel, akılcı, bilim ve sanatsever kişilikleriyle ünlenmiştir. Kısacası, evrensel bilgiye ulaşım ve yüksek bir bilim-kültür oluşumunun temel dinamikleri bu bölgede toplanmış ve yoğunlaşmıştı.

Arap istilasından yüz yıl önce Semerkant'ı ziyaret eden bir Çinlinin kentteki gençlerle ilgili gözlemi ilginçtir: “[Semerkant] sakinlerinin tamamı tüccar olmak için yetiştiriliyorlar. Bir çocuk beş yaşına geldi mi okumayı öğretiyorlar. Okumayı sökünce hemen ticarete yönlendiriyorlar...”

Okuryazarlık son derece yaygındır ve bu kentlerin hepsinde çok sayıda kütüphane vardır. Arap istilasıyla, özellikle “Orta Asya fethi”nin ve büyük katliamların komutanı Kuteybe eliyle bu kütüphanelerin çoğu ortadan kaldırılmıştır. “Araplar tarafından çok sayıda kitabın yok edilmiş olması” ve daha sonra gelen, Orta Asya ve Horasan kentlerine büyük yıkım getiren Moğol saldırısı nedeniyle döneme ilişkin önemli bilgi ve belgeler yüzyıllar boyu harabeler altında kalmışır ya da yok edilmiştir. Ancak tarih ve arkeoloji araştırmalarında büyük sıçrama yaratan yeni bilimsel teknikler sayesinde karanlıkta kalan bir çok nokta aydınlanmakta ve tarihsel gerçekler yeni yeni ortaya çıkmaktadır.

Macar asıllı Aurel Stein'in bulduğu evraklardan eğitim ve kadının özgürlük düzeyiyle ilgili çok ilginç bilgilere ulaşılmışır. Belgeler arasında, "MÖ. 313'te Dunhuang'taki öfkeli bir Orta Asya'lı kadının Semerkant'taki kocasına gönderdiği bir mektup" da vardır. Kocasına, annesiyle birlikte üç yıldır dağ başında yaşamaya mecbur bıraktığını söylüyor ve veryansın ediyordu: “Ben babamın evinde bile böyle, seninki gibi bir baskı görmedim. Emrine itaat ettim. Annem ve kardeşlerimi hiçe sayarak Dunghuang'a geldim. Eminim ki tanrılar buraya geldiğim gün bana çok öfkelenmişlerdi! Seninle evleneceğime bir köpek ya da domuzla evlensem daha iyiydi!” (s.111).

Mesleğin doğası gereği bilgiyi ve kültürü de ülkeden ülkeye taşıyan, önlerine çıkan her soruna ister istemez mantık ve matematiksel bir yanıt bulmak zorunda olan tüccarlar, İslamla ve keskinleşen mezhep ayrılıklarıyla birlikte toplumsal konumlarına en uygun mezhebi seçmek durumundaydılar. Bu nedenle “Kayıp Aydınlanma”da özellikle, “Orta Asyalılar, günlük meselelere en pratik çözümü getiren ve ticaretin mevcut kurallarına pek karışmayan Hanifiliği tercih etmişlerdir. Ne o dönemde ne de bugün İslam aleminin hiç bir yanında Hanifilik bu kadar benimsenmemiştir” (s.113) vurgusu yapılmaktadır.

Hanifiliğin benimsenmesinde, Starr'ın vurguladığı gibi, bu mezhebin gerçekçi ve bilimi önemseyen Orta Asya ve Horasan toplumları açısından günlük yaşam sorunlarının çözümünde dinsel fanatizmden uzak ve hoşgörülü yaklaşımı tayin edici olmuştur. Öte yandan, yukarıda örneğini gördüğümüz gibi, en az bunun kadar önemli bir etken de, ibadet dahil hayatın her alanında kadının erkekle eşit olduğu olduğu bir kültürde, başka bir sünni mezhebin seçilmesi zaten münkün değildi.

Kitapta kadınlaırın eşit ve aktif rolleriyle ilgili şu önemli bilgiler yer almakta: “Elbette kadınlar mülk edinebiliyor, mirastan istifade edebiliyor ve genelde aile çinde olmak kaydıyla sarraflık yapabiliyorlardı. Musevi şeriatı gibi Zerdüştlükte de miras hukuku  İslam şeriatından daha fazla kadının lehineydi. Şayet önceki gelenek devam etmiş olsaydı, Orta Asya'da kadınlar sadece eğitim ve öğretimde değil, muhtelif alanlarda da güçlenebilirlerdi. Kadınlar genelde Orta Asya siyasetinin perde arkasındaydılar. Arap Orduları yeni dini ilan etmek ve kenti yağmalamak için Semerkant'ın kapılarına geldiklerinde oğlunun adına idarecilik yapan çelikten iradeye sahip bir kadınla karşılaşmışlardı.

“Samanilerin Buhara'da ilmi manada zirveye ulaştıkları onuncu asırda, iktidarda bir önceki hükümdarın karısı vardı. Daha batıdaki bir Orta Asya kentinde kocasının ölümü üzerine başa geçmiş olan 'Hanım' lakaplı bir kadın, acımasız Gazneli Mahmut ile karşı karşıya gelmiş, geri çekilmek yerine cephede karşılaşmayı göze almış ve kendisi kazanırsa devrin en büyük komutanını, Gazneli Mahmut kazanırsa sadece bir kadını mağlup etmiş olacağını söyleyerek meydan okumuştu” (s.69).

Bu kültürün Anadolu'ya yansıması ise, kimi yönleriyle doğrudandır ve kültürel kimliğimizde yerini almıştır. Kimi yönleriyle ise, ancak belli bir sis perdesi gerisinden hayal meyal gözleyebildiğimiz, ciddi biçim içerik dönüşümlerine uğramış, özgün anlamını nerdeyse yitirmiş olarak karmaşık, dolambaçlı yollar, labirentler izler. Bizans, Hitit gibi yerleşik kültürlerin ve İslam üzerinden Arap kültürünün devreye girdiği aşamalı evreler, kesintiler içeren, zaman zaman yozlaşan, dinamizmini yitiren süreçler izlese de sonuçta Anadolu kültürünün ana karakterinin oluşmasında Orta Asya - Horasan mirası belirleyici olmuştur.

Anadolu-Türk kültürünü şekillendiren Yunus Emre, Hacı Bektaş, Mevlana, Kaygusuz Abdal, Pir Sultan Abdal, Şeyh Edebali, Hacı Bayram Veli ve Ahi Evren'in (Nasrettin Hoca) temsil ettiği, Alevi-Bektaşi kültürü ile Sünni Hanefi kültürünün iç içe geçmişliğinin temelinde, merkezde Türk kimliğinin olduğu, Horasan'da başlayıp Anadolu'da devam eden sentezin ve mayalanmanın höş görülü beraberliği vardır.

Anadolu kültürünün ana kolonlarını oluşturan sözkonusu Türk bilgelerinin düşünsel ve ruhsal şekillenmelerine baktığımızda ise, hepsinin de Ahmet Yesevi odaklı Orta Asya-Horasan tasavvufundan beslendikleri görülmektedir. Yesevi ki, İslamın Türk kültürü ve karakterine uygun bir sentez-yorumunu yapan öğretilerinden sonra Türkler gönülden İslamı benimser hale gelmişlerdir.

Bugün de Hanefi-Sünni olsun Alevi-Bektaşi olsun Anadolu ve Orta Asya Türklerinin öz kimliklerini koruyarak benimsedikleri İslam yorumunun birleştirici kişiliği Yesevi'dir. Yavuz Sultan Selim'den sonra başlayan Alevi-Bektaşi Türkmenlere yönelik Vahhabi kökenli Sünni yobazlığın saldırıları artsa da, bütün bunlar temeldeki sağlam birliktelik mayasını bozamamıştır. Bugün de bu sağlam maya, Orta Asya kültürünün temel bir kolonu olan devlet ve onun adaleti etrafında birlik ve bütünlük olarak  somutlaşmakta ve ulusun büyüklüğünün, emperyalizme karşı direncinin ve boyun eğmezliğinin güvencesini oluşturuyor.

 Orta Asya'nın mavi kubbeli incisi: Semerkant

Üç: Bütün evrensel dinlerin ve inançların buluştuğu, yanyana yaşadığı bir yerdir burası. Bu olgu, coğrafi ve toplumsal olarak bölgenin önemli bir üstünlüğünü ve kültürel zenginliği gösterir. Türklerin ve Çinlerin ortak kültürel köklerini oluşturan Göktanrı kültü ve Taoculuk, Hint kökenli Budizm, Orta Asya-Horasan kökenli Zerdüştizm, Manizm, Hıristiyanlik, Yahudilik ve Müslümanlık... Bütün bu dinler ve inançlar Horasan-Orta Asya'da bir arada, yanyana, büyük bir hoşgörü kültürü oluşturmuş, aklın ve bilimin bütün kazanımlarını paylaşarak yaşıyorlardı.

En üst siyasi iradeyi oluşturan Samaniler, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular arasındaki süren egemenlik savaşları bütün şiddetiyle sürse de, bu siyasal güçlerden, baskı ve zorbalıklarını sınırlayan ve kabul etmek zorunda oldukları oldukları çok önemli bir şey vardı: Bilim ve sanatın temsilcilerini yanına almadan, onların koruyuculuğunu üstlenmeden iktidarı sürdürmek ve kalıcı olmak olanaksızdı. Gazneli Mahmut'la Firdevsi'nin öyküsü, yine Mahmut'la Biruni (973-1048) ilişkisi bu konuda öğreticidir. O günkü bilime/bilim insanına büyük saygı ile bugünkü İslam dünyasındaki bilim düşmanı yobazlıklarla karşılaştıralım!..

Bu akılcı, hoşgörü kültürünün Horasan ve Orta Asya Müslümanları açısından canlı kanıtı, Mutezile akılcılığının önderlerinin Horasan kökenli olduğu gibi, yukarıda belirttiğimiz üzere, Sünni mezhepler içindeki en hoşgörülü ve akılcı mezhep olan Hanefiliğin de bu bölgede ve özellikle Türkler arasında yayılmış olmasıdır. Hanifiliğin en önemli ilkelerinden biri, Türklerin daha eşitlikçi geleneksel değerlerinden kaynaklanan kadın-erkek eşitliğine ve bilime verilen önemdir; bu da Türklerin Hanifiliği benimsemesi açısından çok önemlidir.

Horasan'da yaşayan “Tüm bu farklı İrani ve Türki kavimler 'Büyük Orta Asya' bölgesinde karşılaşmış, birbirine karışmış ve erken dönemden itibaren çoğulcu ama gerçek ve farklı kimliklerini de muhafaza ettikleri bir yapıya bürünmüşlerdir” (s.59). Dünyadaki hiçbir başka bölge din konusunda bu denli bir çeşitliliğe ve dinlerin barış içinde bir arada yaşamasına tanık olmamıştı. “Üstelik bu çeşitlilik din merkezli ayrılmış gettolar ortaya çıkartmamıştı. Tek bir kavim ya da bölge içerisinde dahi muhtelif dinlere bağlı olanlar vardı.”

Bu durum, çok önemli bir enerjiyi ortaya çıkarıyordu: Bütün dinlerin ortak ilke ve arayışlarından evrensel gerçeğe, evrensel hakikatlere ulaşma çabası. Toplumsal hayatın getirdiği ve insanların ortaya attığı sorulara çeşitli inançların verdikleri cevapların karşılaştırılması ve değerlendirilmesi süreci Orta Asya'da İslamiyet öncesinde entelektüel hayata bir derinlik, ciddiyet ve farklı görüşlere karşı açıklık kazandırmıştı. Bu durum Aydınlanma Çağı'nda kendini ortaya koyacaktı” (s.127).

Türk ve Fars uluslarının kültürel kimliklarinin önemli bir belirleyeni de işte bu, laik, dinler ve mezhepler karşısında tarfsız, hoşgörülü ve birleştirici yaklaşım ve kültürdür. Laiklik, Batıcı liberallerin ve Siyasal İslamcıların iddia ettiğinin aksine Batı'dan kopye edilmiş bir kavram ve uygulama değildir. Temeli bizim kültürümüzde -Osmanlıda da, Selçukluda da-, zaman zaman bozulsa da özünde var olan laikliğin Batı'dan alınan kısmı sadece kapitalist toplumun kurumlaşmasıyla bağlantılı çağdaş hukuksal içeriği ve biçimidir.

Dört: Bilindiği gibi genellikle büyük uygarlık sıçramaları, yani yeni bir uygarlığın doğuşu, dolayısıyla felsefede, bilim ve teknikte yeni keşiflerin ortaya çıkması, genellikle farklı kültürlerin buluşup kesiştiği, kaynaşıp harmanlandığı mekanlarda gerçekleşmektedir. En içine kapalı gibi görünen Çin ve Hint uygarlıklarının bile üstündeki kabuğun kaldırıp derinliklerine inildiğinde ve dip dalgası olarak sakin ve kesintisiz akan gerçek tarihe şöyle bir baktığımızda bunu açıkça görürüz. Hindistan gibi tarih öncesinin bitki toplayıcısı ve bahçe tarımcısı olan daha yerleşik toplumlarda da büyük sıçramalarda aynı yasa işlemektedir. Hindistan tarihinin MÖ. 2000'ler ve öncesini düşünürsek, büyük kültürel oluşumların ana kaynağı, genellikle dışarıdan gelen -kuzeyden ve batıdan, Orta Asya kökenli, yarı göçebe-savaşçı ve hayvan yetiştiricisi- kavimlerle birbirini tamamlayan çatışmalı birlikteliğin ve kaynaşmanın yarattığı enerjidir.

Orta Asya'da ise bu, yerleşik ve göçebe-tarımcı ve çoban kavim ve kültürlerin sürekli çatışıp kaynaştıkarı son derece dinamik bir süreçti. Birbirinden hem nefret edip hem de aşık olmanın yüksek enerjili gerilimli beraberliğini görüyoruz adeta burada. Türkler Farslarla, Türkler Türklerle, Farslar Farslarla egemenlik için sürekli savaşmışlar aynı topraklarda. Ama birbirinden kopması, birbirini dışlaması mümkün olmayan bu iki kavmin çatışmalı birlikteliğinden bize kalan örneğin Gazneli Mahmut'un Firdevsi'ye yazdırdığı “Şahname”dir. O, her ne kadar Fars ulusal tarihini ve kültürünü yüceltme üzerine kurulsa da, Türk-Fars ortak kültürünü bir çok bakımdan iyi yansıtan bir şaheserdir.

Aşkın diyalektiğini en etkili dizelerle ölümsüzleştiren Şirazlı Sadi'nin ve Hafız'ın, Genceli Nizami'nin, Fuzuli'nin, bin yıl sonra bile etkisinde hiç bir yey yitirmeyen bilgelik yüklü o nefis rübaileriyle Hayyam'ın, Kaşgarlı Mahmut'un, Yusuf Has Hacip'in, Ali Şir Nevai'nin bu coğrafyadan çıkması rastlantı olabilir mi? Dolayısıyla, hem derin kökleri olan ve en ileri düzeyde kendini ifade eden felsefi-düşünsel manevi bir birliktelik, hem de ortak ekonomik-toplumsal zorululukların yarattığ maddi birliktelik birbirini tamamlamaktadır.

İşte, Ort Asya'nın felsefe, bilim ve sanat üreten son derece bereketli kültürel ortamı buydu. “Orta Asya'daki düşüncenin kendisi ile iftihar etmesi gereken alanlarından birisi de sakinlerinden başka hiç bir bölgede görülmeyen ve bitmek bilmeyen bir tutkuyla peşinden koştukları felsefeydi. Kozmopolit, bireyci ve en içten şekilde hümanist olan Orta Asya felsefesi, kendisini eleştirenlerin nazarında ise şüpheci ve dine mugayir ve hürmetsizdi. Felsefe en üst noktasına Aristo'dan sonra “Muallim-i Sani” (ikinci öğretmen) denilen Farabi (872-950) ve birçoklarına göre akıl ile vahyi, mantık ile metafiziği ve Aristo ile Neoplatonculuğu başarıyla harmanlayan İbni Sina (980-1037) ile ulaşmıştı”(s. 54). Şunu da hemen ekleyelim: İslamda akılcılığın en güçlü akımı Mutezilenin kurucuları Orta Asyalı olmasa da en önemli destekçileri ve daha sonra geliştirenler Orta Asya kökenlidir.

İslam öncesi Orta Asya kültürünün en önemli özelliği, eğitimli, matematik bilen, hayata düşkün, yani çileci, öbür dünyacı, ölümsever değil, bu dünyacı ve yaşamsever, özgüven sahibi bir toplum olduğu gerçeğidir. “Çok az kişinin ve bu kişilere hamilik edenlerin boş vakti vardı. Birçoğu bu hürriyetlerinin en azından bir kısmını sanata, musikiye ya da gökbilimi, matematik, tıp ve diğer sahalardaki entelektüel gayretlere adamışlardı” (s.150). Bazıları ise, insanın varlığının amaç ve görevine, insanlığın evren ve zaman ile ilişkisine ilişkin büyük sorunlarla boğuşuyorlardı.

Dolayısıyla bu nitelikleri her yönüyle taşıyan Horasan-Orta Asya'da, yeni şeyler öğrenme merakı, okuma, araştırma tutkusu, bilginin ve bilimin taşıyıcılarına büyük saygı en büyük, en saygın davranıştır, en büyük erdemdir. Orta Asyalılara ve özellikle Türklere has olan konukseverliğin altında yatan neden de, hem en değerli meta/malların hem de bilgi ve bilimin taşıyıcısı tüccar ve onlarla birlikte seyahat eden bilgelere ve diğer bilgi taşıyıcılara olan büyük ihtiyaç ve saygıdır.

 

Anadoluda da günümüze kadar hâlâ yaşayan ve Türklerin temel bir değerini ve karakterini oluşturan bu kültür, Orta Asya merkezli paylaşma kültürünün en tipik göstergesidir. Aynı zamanda Hacı Bektaş, Mevlana, Yunus Emrelerle temsil edilen, Orta Asya ve Horasan'dan taşınan “Anadolu hümanizmi” denen düşünce ve davranışın kökeninde de, yukarıdaki farklı dinler, inançlar ve kültürlerin bir arada yarattığı, fanatizmi, yobazlığı dışlayan, hoşgörü vardır.

Bugün hümanizmi, Batıdaki kökensel anlamı olan “insan merkezli bir dünya”dan, insani içerik olarak kapitalizmi aşan daha ileri ve üst bir noktaya taşımak gerekiyor. Bunun da anlamı, kapitalizmle zirvesini yaşayan emperyalist, sömürgeci, ırkçı ve sınıfsal eşitşizlik ve sömürüye dayanan Batı merkezli yozlaşmış bir hümanizme karşı, Aydınlanma ilkeleri ve akılcılık odaklı, eşitliği ve paylaşmayı yücelten, ırkçılığı ve sömürgeciliği dışlayan Avrasyacı bir hümanizmdir. Kökleri ise, Orta Asya uygarlığı ve kültüründe bütün boyutlarıyla vardır. Özellikle coğafyamız ve ülkemiz açısından vurgulamak gerekir: Çağımızda Aydınlanma ilkelerini, bilimi ve akılcılığı esas almayan bir hümanizm, gerçek anlamda hümanizm olamaz.

Bizde hümanizm dendiğinde kuşkusuz ilk akla gelen Mevlana'dır, Hacı Bektaş ve Yunus Emre'dir. Peki onları hümanizme götüren düşünceler hangi felsefi kulvarda üretilmiştir? Bu kulvar Tasavvuf felsefesidir. Çok kapsamlı ve derin bir konu olan bu alana fazla girmeden kısaca şunu söyleyebiliriz: Tasavvuf,  Emevi-Arap egemenliği ve siyaseti ile bağlantılı İslamın zahiri, biçimsel olanı öne çıkaran kelamcı, katı, dayatmacı yorumuna karşı, merkezini OrtaAsya-Horasanlıların oluşturduğu, eleştirel, akılcı nitelikteki bütün akımların içinde yer aldığı, bir felsefe ya da düşünce sistemidir. Özünü, bireyin aracısız Tanrıya ulaşma isteği ve çabası oluşturur. İbni Siana'nın da içinde yetiştiği ve sempati duyduğu İsmaililik başta olmak üzere, Batıni, Melami bütün düşünce ve inanç akımları tasavvuf çatısı altında yer alır.

Batıni, Melami bir çok tarikatın içinde yer aldığı Tasavvufun kurucularının ve önde gelen düşünürlerinin OrtaAsya-Horasan kökenli olmaları rastlantı değildir. Çünkü, bir çok dinin ve inancın kesiştiği ve yoğun olarak tartışılığı bu coğrafyada en doğru yolun bireyin doğrudan Tanrıya ulaşma yolu olduğu düşüncesi, bu akılcı ve gelişmiş bireyler toplumunda kaçınılmazdı. Ne ilginç bir çelişki ki, teoride, tanrıya akılla değil sezgiyle ve gönül yoluyla ulaşılabileceğini savunan, bu nedenle görünüşte akılcılığı reddeden tasavvufi düşüncenin bin yıllık süreçte geldiği nokta, Sünni ağırlıklı ve tutuculuğun, bağnazlığın merkezi haline glmiş mezheplere ve diğer bir çok tarikata göre, dünyaya daha akılcı, gerçekçi, yenilikçi bakışa sahip olmalarıdır. Kanımca, daha çok ezilmişlerin, dışlanmışların, yoksul halkın içinde yer aldığı bu felsefenin özündeki, bağnazlık, yobazlık karşıtlığı ve hoşgörü kültürü, dünyanın daha gerçekçi kavranmasında tayin edici olmuştur.

(Devam edecek)

Mehmet Ulusoy
Gerçek Edebiyat

Sosyal Medyada Paylaş

author

Mehmet Ulusoy

gercekedebiyat.com yazarı, mhmtulsy@gmail.com

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..