'Yeni Türkiye’de muhalif olmak

news-details
Eleştiri

Yazar Orhan Gökdemir, üç yıl önce bir kitap fuarında kendisine 2003’te kaleme aldığı Aydınlanma Tarikatı adlı kitabını uzattığımda şaşırmış ve bir zamanlar böyle kitaplar yazabildiklerini, şu an ise daha gündelik olana sıkıştıklarını, zira iktidarın basitlikleri ile uğraşmanın daha fazlasını engelliyor olduğunu ima etmişti.

Bir yıldan fazla bir zamandır, Kemal Okuyan’ın TKP’sinin haber sitesini, Sol Portal’ı yönetiyor olan; adı geçen çalışması başta olmak üzere (ki o kitap beni gerçekten çok etkilemiş ve ideolojik olarak pek çok sorgulamaya sevk etmiştir) yazdıklarından çok şey öğrendiğim Gökdemir’in o gün söylediklerine katılmamak elde değil. Bu gerçekten çok önemli bir tespittir.

Tabii, Okuyan’dan bahsetmem de boşuna değildir. Kendisi bilindiği üzere, tarihsel TKP ile hiçbir organik bağı olmamasına rağmen, en hafif deyimle bir el çabukluğu ile bu örgütün ismini, “Türkiye Cumhuriyeti devletinin onayı ve izni ile” kendine mal eden Sosyalist İktidar geleneğinin “her zaman” yöneticisi olan iki üç kişiden biridir.

Orhan Gökdemir ise, bir dönem tarihsel TKP’nin politik mirasçısı olmak iddiasıyla mücadele eden, yukarıdaki olay yaşandığında Okuyan ve ekibineen şiddetli itirazı üreten bir grubun çıkardığı Fabrika dergisinin yazı kurulu üyelerinden, yazarlarındandır.

Hayat böyle, şimdi yoldaş oldular ve AKP’ye değilse de Cumhuriyet Halk Partisi’ne karşı kol kola mücadele veriyorlar. İşin tuhafı, yine Fabrika’nın yayın kurulu üyesi ve yazarı Zeki Tombak ise, bugünlerde bir taraftan HDP’ye çalışırken bir taraftan da Kemal Kılıçdaroğlu’na güzellemeler yapmakla meşgul.

Her ne ise, Orhan Gökdemir’in söylediğinden yola çıkarak benim için asıl soru şu: Bugün Türkiye’de muhalif olduğunu iddia edenler, gerçekten bu iddialarını temellendirebiliyorlar mı? Cumhuriyet tarihi boyunca hep var olan, dahası hep iktidar olan niteliksiz, kurnaz, ilkesiz sağ partilerin en güçlü ve en tehlikelisine karşı gerçekten bir alternatif sunabiliyorlar mı? Karşısında yer aldıklarının seviyesinden uzaklar mı yoksa oyunu onların çizdiği sınırlar içinde mi oynuyorlar?

Önce şunu not etmek isterim ki, bağımsız ve muhalif olduğunu iddia eden bazı yazarlarda son birkaç yıldır sıklıkla görülen genel eğilimlerinden birisi, iktidardan çok muhalefet yapılarını eleştirmek, daha açık konuşalım, bunlara saldırmaktır. Nasılsa maliyeti çok düşük ya, bir internet sitesi kurmak, eş dost sekiz on kişi toplanıp akıl, mantık gözetmeden başta CHP’ye, sonra sol yapılara akıl vermek belki eğlencelidir, ego tatmin edicidir ama ahlaki değildir.

Bugün direniyor olan herkese asgari derecede saygı elzemdir. Bunu vurguluyorum.

Ancak, muhalif olduğunu söyleyen ve maalesef sayısı da çok az olan televizyon kanalları, basılı gazeteler ve internet sitelerine bakıncagörülen durum da pek iç açıcı değil. Bunu da söylemeden edemiyorum.

Her sabah erkenden kalkıp işe giden, sömürülen emekçiler, işsizler, yoksullar, gençler yani on milyonlar konuşamıyorken, bir şekilde konuşma şansına sahip “kadrolu muhalif”lerin seviyesi, muhalefet ettiklerinin seviyesinin sadece azıcık üzerindeyse, bundan daha üzücü ne olabilir?

Havuzun dışında kalan gazetelere, Cumhuriyet, BirGün, Sözcü gibi yayınlara bakalım mesela.

Bunların kadrosunda bulunan ve geçmişten bu yana politik çizgisini her şeye rağmen koruyan, her dönemde mücadele etmiş, bedel ödemiş dürüst insanları tenzih edelim önce.

Ama bütün ömrünü, merkez medya denilen, eski Türkiye’nin para babalarının sahibi olduğu yayınlarda geçirmiş, o yılların çok partili ve kaotik ikliminde, oligarklar arasındaki çekişmede denge unsuru olarak yazma çizme olanağı bulan, kendilerine sunulan alanda cici demokratlık yapan, çok yüksek ücretlerle çalışan ancak Türkiye’deki düzenin altyapısal olarak değil ama politik düzlemde yeniden tasarlandığı yıllarda işini kaybeden onlarca, yüzlerce köşe yazıcısının bu gazetelere sığınıp birden “cesur kalem” kesilmelerini neden hiç kimse yadırgamıyor?

Senelerce çalıştıkları gazetelerden iktidarın baskısı ile kovulan, itibarsızlaştırılan ve bugün yoğunlukla Sözcü’de mevzilenmiş kişilerin bir tek kez eski patronları Aydın Doğan’a olumsuz bir şey söylemeyi bırakın, sitem ettiklerini duydunuz mu?

Duyamazsınız, çünkü bu ekonomik-politik sisteme, kapitalist düzene değildir bunların itirazları; bu düzenin dışında kalmalarınadır. Hayalleri mi? Sarıldıkları CHP’nin iktidarı alması ve sonrasında eski imtiyazlarına tekrar kavuşmaktır.

İsimler üzerinden gitmek istemezdim ama sormak gerekiyor: Az çok kitap okuyan, haber takip eden bir bireyin Mine G. Kırıkkanat’tan öğreneceği ne olabilir Allah aşkına? Tele 1 ve Cumhuriyet yöneticileri, kendi seyircileri, okurları arasında Kırıkkanat’ı cebinden çıkaracak binlerce insanın olduğunu bilmiyorlar mı?

Ayşenur Arslan mesela. O, bu mahalleye sonradan taşınmıştır aslında. Aydın Doğan’ın kıdemli çalışanlarını teker teker işten attığı zamanlarda CNN Türk’te program yapmakta, doksanlı yıllarda çalıştığı ATV’deki “özgürlük ortamı”nı her fırsatta tatlı tatlı anlatmakta sakınca görmez asla. Kerameti nedir, bugüne dek hangi tespiti, analizi ufkumuzu genişletmiştir Arslan’ın, bilen bize de söylesin diyeceğim ama demek bizim idrak edemediğimiz çok marifeti var ki, BirGün’de köşe yazar, canı isterse Tele 1’de, canı istemezse Halk TV’de çalışır. Reytingse reyting…

Madem televizyon bahsine geldik, devam edelim. Gerçekten büyük baskılara rağmen yayıncılık yapmaya çalışan ve sadece bu yanıyla bile saygıyı hak eden birkaç televizyon kanalına sahip çıkmak elbette ki önemli. Pek çok kez yaşadık; deprem, askeri operasyon, silahlı saldırı gibi olaylarda, sosyal medya mecraları kısıtlanıyor ve milyonlarca insan gerçekleri sadece bu iki üç kanal sayesinde öğrenebiliyor. Bu kanalların emekçilerine teşekkür etmek borcumuz.

Ancak, sadece ve sadece biraz daha fazla izlenebilmek için, politik çizgisi belirsiz, ilkesel duruşu çok dert etmeyen ama yüz ve isim olarak fazlasıyla tanınır, bilinir kişileri ekrana taşımak, seyirciye saygısızlık değil midir?

Halk TV, RTÜK tarafından kesilen cezaları ödeyebilmek için kitap pazarlamacılığına soyunmuş, öğrencilerin harçlığına, emeklilerin üç aylığına ortak olmak peşinde. Bunu da anlarız, tamam, dayanışma önemli. Ama insanlar pazar alış verişinden artırıp size destek veriyorsa, Enver Aysever programına Yeşim Salkım’ı davet etsin diye mi?

Sormayacak mıyız: Sky Türk’te, Remzi Kitabevi’nde, CNN Türk’te, Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde, Doğan Kitabevi’nde, BirGün’de, Cumhuriyet’te, Halk TV’de, Tele 1’de, Tekin Yayınevi’nde… Aysever’in nasıl bir politik hattı vardır ki hem büyük sermaye kanallarında hem “solcu” yayın organlarında peş peşe veya aynı anda yer alabiliyor?

Gürkan Hacır’ın programlarında sıkça karşımıza çıkan, Elfin Tataroğlu mesela. Dünya iyisidir, şahane bir insandır belki, yanlış anlaşılmasın; ama annesinin DSP milletvekili olması, kendisinin CHP’de üye ve yönetici olarak bulunması dışında, ne gibi bir vasfı vardır, ben çözemedim.

Yine bahsi geçen iki TV kanalı arasındaki transfer savaşlarının etkili figürlerinden biri... 12 Eylül darbesini takip eden karanlık yıllarda, erotik fotoğraflar basarak yarım milyon tiraja ulaşan Tan gazetesinin önemli kişisi, merkez medya denilen yayınlarda yıllarca çalıştıktan sonra “Uzan’ların sesi” olan, çoktan emekli olup Didim’de yazlık alıp istirahate çekilmesi gerekirken Tele 1’in sahip çıktığı Can Ataklı… İyi konuşur, ağzı laf yapar, cesurdur denilebilir; e iyi de yetmedi mi daha, biraz da başkası konuşsun yahu! Kırk senedir hiç yorulmadı mı Can Bey?

Adını andıklarımla hiçbir kişisel problemim yok, Allah hepsine selamet versin. Yanlış bir şey söylediysem de peşinen özür dilerim. Tekrarla ve ısrarla, derdim şu: Evet despotizm, nepotizm, çıkarcılık, ilkesizlik, grupçuluk, hizipçilik, adam kayırmacılık… İktidarda bunların hepsinden eser miktarda mevcut.

Peki ya buna itiraz ettiğini söyleyenler pür-i pak mı?

Türkiye’de düzen içi politika mücadelesinde bir suni denge var. Son ve en uzun süren iktidar döneminde de bu denge oldukça kurumsallaştı. Muhalefet etmek, basın yayın organlarında köşe kapanların zihinsel aktivitesine dönüştü. Muhalefetin içeriği de buna paralel nitelik kaybına uğradı.

Bu düzene itirazı olan, okuyan yazan, üniversite mezunu herhangi bir genç, yukarıdaki isimlere sunulan olanakların binde birine dahi sahip olamaz. Çünkü muhalefet organları tıpkı iktidar gibi, bir grup yazıcı ve konuşucu dışında herkese kapalıdır.

Size düşen sadece bunları izlemek, bunların söylediklerini retweet etmektir.

Bu işlerden Yılmaz Özdil kadar anlayacak değilsiniz ya!

Denilebilir ki düzen içi muhalefete esir miyiz? Değiliz elbette. Başka bir dünya, başka bir Türkiye isteyen sosyalistlerin yayınları var mesela. Belki orada biz de sesimizi çıkarabiliriz. Çıkarabilir miyiz? Deneyin bakalım, Marksist-Leninist teori ile herhangi bir toplumsal gelişmeyi analiz edip herhangi bir sol yayına gönderin. Bakalım ne olacak?

Yüzde seksen olasılıkla, yazı gönderdiğiniz sol yapıya dâhil olmadığınız için yazınızı okuyan bir kişi bile olmayacak. Okuma zahmetine katlanan birisi olursa da yazınızın içeriği, o yapının güncel söylemleri, çıkarları ile çeliştiği için ikinci bir kişiye dahi okutulmadan silinecek. Bu ilk okur yazınızı beğenir, ikinci üçüncü kişilere okutursa da, helal olsun, doğru söylemiş denilecek ama yazınız yine yayımlanmayacak. Üstelik size bir teşekkür maili bile gönderilmeyecek.

Peki, başka bir seçenek yok mu, örneğin güncel siyasete ilişkin, herhangi bir örgüte bağlı olmadan yayın yapan internet sitelerinin kapısı çalınamaz mı? Çalınabilir elbette. Eğer siz bu sitenin editörlüğünü yapan kişiyle bir ilişki kurmuşsanız ve yazınızı onun onaylayacağı tezler üzerinden şekillendirirseniz ne âlâ, az da olsa yazınızı yayımlatma şansına sahip olabilirsiniz.

Ama böyle yapmaz, kendi düşüncelerinizi özgürce kaleme alır, aynı yazıda belki de hiç kimsenin hoşuna gitmeyecek şeyleri dile getirirseniz en baştan kaybedersiniz. Sizin o makaleyi yazabilmek için onlarca kitap okumanız, saatlerce bilgisayarın başında oturmanız, hafta sonunuzu harcamanız falan kimseyi ilgilendirmez.

Daha önce o sitede kırk tane yazınız çıksa da fark etmez, kırk birincisi istişareye gerek bile duyulmadan reddedilir.

Siz birini saygı sınırlarını gözeterek eleştirmişsinizdir örneğin ama o kişi yazınızı yolladığınız sitenin editörünün arkadaşıdır. Yine kaybettiniz. Editör, belli ilkeleri gözetmek kaydıyla sitesini kamuya açma olgunluğundan uzaktır çünkü. Yazının yazarını bağladığını bile bilmez. O site onun krallığıdır, siz kimsiniz ki?

Şimdi buradan yola çıkıp iktidar her türlü toplumsal ve bireysel ilişkide gözlenir, yeniden üretilir diyerek akademik solculara göz kırpacak değilim elbette. Ama sorun maalesef biraz da bu.

Muhalefet edenlerin pek çoğu iktidarda olamadığı için muhalefet ediyor.

Muhalefet edenlerin pek çoğu başka muhaliflere tahammül göstermiyor.

Muhalefet edenlerin pek çoğu muhalefeti başka muhaliflere karşı yapıyor.

Tamam, biz yazmayalım, konuşmayalım, eyvallah. Her yer sizin olsun. Ama merak ettiğim şu: Orta yolcuları falan bir kenara bırakalım, yukarıda andığım bazı solcuların, sabahtan akşama kadar düzene sövüp düzenin ilişkilerini bu kadar kolayca içselleştirmesi nasıl mümkün olabiliyor?

Geçtiğimiz yıl Sabah gazetesinin muhalif diye bilinen kişilerle röportaj serisi vardı, hatırlanacaktır. O gazeteye her ne sebeple olursa olsun konuşmak günahtır, bu ayrı. Ancak solcular burada bile adam seçtiler biliyor musunuz? Sabah’a konuşan Ahmet Ümit’e hep beraber sövdüler, Şükrü Erbaş’a azalarak yüklendiler, en sonunda Fazıl Say’a ise kıyamayıp susuverdiler.

Evet, 2001 yılında, “ABD Afganistan’ı iyi ki bombalıyor, belki bu sayede Afganlar medenileşir” cümlelerini yazan, Cumhurbaşkanı’nı sahnesine davet edip elini öpen Fazıl Say’ı, “Babasını tanırız, iyi solcudur” diyen TKP’liler, eleştiriden muaf tuttular. Aynı Sol Portal’da Ekrem İmamoğlu’na ise “dinci ve sağcı bir iş adamı” sıfatını uygun gördüler.

Nasıl, bu işler çok güzel değil mi yoldaşlar? Var mı bu konulara aklı eren?

CHP burjuva partisi öyle mi, orada siyaset yapabilmek için para lazım, güç lazım. Peki, bunu eleştiren sosyalist partilere bakın, hangisinde özgür bir tartışma ortamı, özeleştiri sistemi var? Ufacık bir örgüt de olsa onun liderliğini kimseye bırakmayan, otuz yıldır hep başyazar, hep MK üyesi, hep editör, hep parti sözcüsü olarak eşinip duranların “tek adam” rejimine laf etmesi size de komik gelmiyor mu?

Yeni Türkiye’de muhalefet böyle oldukça, iktidar neden başka türlü olsun ki?

Alper Erdik
Gerçek Edebiyat

Sosyal Medyada Paylaş

author

Alper Erdik

gercekedebiyat.com yazarı,

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..