Utancın pusulası / M. Topaloğlu
Dünyayı bir tek utanan insanlar kurtarabilir/ İngrid Berkman Etrafındaki her şey öyle hızlı, öyle hoyratça değişmişti ki, yeni hayata uyum sağlamak artık başka bir kadere değil, başka bir benliğe bürünmeyi gerektiriyordu. Önce bir zamanlar içinde anılar biriktirdiği evi dönüştü, yıkılıp yerini soğuk beton bir apartmana bıraktı. Geçmişine ait taşlar sökülürken, hafızası da duvarlarıyla birlikte parçalanıyor, anıları toza karışıyordu. Ardından mahallesi; sokaklarının kokusu, seslerin ritmi, yüzlerin tanışıklığı yok olup başka bir diyara dönüşmüştü. Kent ise, bir zamanlar aidiyetle sarıldığı o kadim şehir, gözlerinin önünde başkalaşıyor; büyürken küçülüyor, parıldarken ruhunu kaybediyordu. Değişen yalnız mekânlar değildi: insanlar da dönüşüyordu. Arkadaşları, komşuları, meslektaşları…… Bir zamanlar onunla aynı değerleri paylaştığını düşündüğü kişiler, yeni düzenin hızına ve yönüne kapılıp bambaşka davranışlar sergiler olmuştu. Modern toplumun getirdiği rekabet, bireyselleşme ve yüzeyselleşme, ilişkilerin sıcaklığını gölgeledi. Onların da bu olumsuz dönüşümden kaçamadığını görmek, üzerine usulca çöken yalnızlık hissini daha da derinleştirdi. İnsanlarla kurduğu zorunlu ilişkiler, bir yük, bir ağırlık, bir zorunluluk hâline geldi. Yüzler çoğaldıkça yakınlıklar azaldı; konuşmalar arttıkça anlam yitirildi. Zaman zaman olup biteni düşünmekten enerjisi tükeniyor, ruhu ağır bir sis altında kalıyordu. Gençliğinde insanların kendilerini geliştirerek daha güzel, daha adil bir gelecek kuracaklarına öylesine inanmıştı ki. O inanç, bir meşale gibi yolunu aydınlatmıştı. Şimdi ise meşalenin sönüşünü izliyordu. Daha acı olan, bu yeni hâlden hoşnut görünenlerin çokluğu, değişimi bir nimet sananların coşkusuydu. Bu durum, bireyin toplumla arasındaki değer çatışmasını daha görünür hâle getiriyor, onu derin bir yabancılaşmaya sürüklüyordu. Ve o, gece olduğunda uykuya sığınamıyordu artık. Çünkü uyanıkken kaybettiklerini düşünmek ne kadar acıysa, gecenin sessizliğinde yeniden hatırlamak da bir o kadar ürkütücüydü. Engin Bey için bir türlü sabah olmuyordu. Bazen zaman, insanın içinde bir yere takılıp kalıyor. Akrep ilerliyor, yelkovan dönüyor ama içimizde hiçbir şey değişmiyor. Yatağın içinde dönüp durmanın bir anlamı olmadığını anladığında, uykusuzluğunun nedenini fark etti: uykusuzluk değil, huzursuzluktu onu ayakta tutan. O huzursuzluk, geçmişin gölgesinden, insanın kendine sormaktan korktuğu sorulardan besleniyordu. Kalktı, birkaç adım attı odanın içinde. Her adımda içinden geçen düşüncelerle, geçmişin yankılarıyla yürüdü. Sonunda pencerenin önünde durdu. Camın ardındaki geceye baktı; karanlık, sanki onun iç dünyasının bir yansımasıydı. Balkona çıktı. Üzerindeki uyuşukluğu, serin havayı soluyup ciğerlerine çektikten sonra atabildi. Uzun zamandır hissetmediği bir gerçeklik duygusu içini kapladı. Hava, sessizliğin diliyle konuşuyordu. Şehir, uykudaydı. Bu kadar sessiz olmasına şaşırdı. Oysa birazdan uyanıp homurdanmaya başlayacaktı; kendi telaşını, kendi gürültüsünü kusacaktı. İnsanlar koşuşturacak, arabalar birbirine karışıp yolları tıkayacak, korna sesleri düşünceleri bastıracaktı. Herkesin kendi gündemi, kendi derdi olacaktı. Okullarına yetişmek çabasındaki öğrenciler öğretmenler, işyerlerini bir an önce açıp para kazanmanın telaşındaki esnaflar. Bütün bu karmaşanın ortasında, aslında herkes aynı sessizliği yaşıyordu. İnsanın trajedisi belki de burada başlıyor. Engin Bey, son zamanlarda düşüncelerinin derinliklerinde sürekli Sokrates’in o bilinen sözüyle karşılaşıyordu: “Sorgulanmamış bir yaşam yaşanmaya değmez.” Bu söz, sanki zihninin kuytularına asılmış bir fener gibi, geçmişe dönüp baktığında her bir anıyı, her bir ilişkiyi, seçimlerini, susuşlarını yeniden aydınlatıyordu. Gittikçe daha fazla düşünüyordu: İnsan, toplumun yerleşik ahlak ve görgü kurallarına uyup zenginlik ve şöhretin güvenli yolundan mı ilerlemeliydi? Yoksa doğasına sadık kalarak, içindeki insani özün sesine kulak verip yüce gönüllü olmayı, gerçeği aramayı ve gerektiğinde zahmetli olanı seçmeyi mi tercih etmeliydi? Bu ikilem, Engin Bey’in içinde sessiz ama derin bir çatışmaya dönüşmüştü. Zira dış dünyanın beklentileri ile insanın kendi iç doğası çoğu zaman aynı yönde akmıyordu. Belki de gerçek yaşam, tam da bu çatışmanın ortasında, insanın kendi vicdanıyla yaptığı o sessiz konuşmalarda saklıydı. Geçmiş adımlarını gözden geçirdikçe, yaşadığı her yakınlığın kıyısında köşesinde saklanan o tanıdık duyguyu fark ediyordu: utanma. Sanki gölgesi gibi peşinden ayrılmayan, sessiz ama etkili bir iz sürücü… Kendini başkaları karşısında her zaman sorumlu hissettiren bu duygunun onu hem koruyan hem de sınırlayan iki yüzü vardı. Utancın sessiz dokunuşu, onu kendine yakışmayan davranışlardan uzak tutmuş, kimseyi incitmesine izin vermemişti. Onu onurlu davranmaya çağıran içsel bir rehber, hayatını daha dikkatli ve daha incelikli yaşamayı öğretmişti. Ne var ki, ruhunun bir köşesinde, utancın ördüğü görünmez duvarın gerisinde kalmış fırsatların gölgesi varlığını hep korumuştu. Belki de bazı sözleri söylemesi, bazı adımları atması, birine yaklaşması, bir gerçeği dile getirmesi gerekiyordu… Ama yapamamıştı. Çünkü o ince, titrek ses hep kulağına fısıldıyordu: “Ya yanlış anlaşılırsa? Ya incitirse? Ya yaralarsa?” Sorular cevapları, cevaplar yeni soruları kovaladıkça enerjisi tükeniyor giderek boş bir çuvala dönüşüyordu. Ne var ki beynini bir türlü durduramıyordu. Engin Bey şimdi, utanma duygusunun kendisine hem kalkan hem de pranga oluşunun muhasebesini yapıyordu. Belki gerçekten de Sokrates’in işaret ettiği gibi, insan, yaşamının bu karanlık ve aydınlık yanlarını sorgulamadan ilerleyemezdi. Olup bitenleri yıllar öncesinde böyle göremiyordu. Gençliğin kör güveni, hedeflerin parlaklığı, geleceğin büyüsü… Hepsi bir sis perdesi gibi gözlerinin önündeydi. Oysa zaman, insanın o sisin içinden geçmesini istiyor. Bir türlü kurtulmayı beceremediği pişmanlık ve huzursuzluk peşini hiç bırakmamıştı. Çünkü insan, yanılmadan olgunlaşamıyor. Belki de olgunlaşmak, pişmanlıkla barışmayı öğrenmektir. Geçmişte tutkuyla sarıldığı hedefleri, arzuları ve değerleri zaman geçtikçe nasıl da değişmişti. Herhalde insanın kendi benliğini tanıması için geçmişin yanılgılarına gerek vardı. Bir zamanlar uğruna mücadele ettiği şeylerin anlamını sorgular oldu. O tutkular, o arzular, o değerler... Şimdilerde hepsi başka bir ışıkta görünüyor. Demek ki insan değişiyor; ama değişim, yalnızca zamanla değil, kabullenmeyle görünür oluyor. Yaşadığı duygu yoğunluğu Engin Bey’i düşünmeden bilgisayarının yanından eksik etmediği kağıt kalemiyle buluşturdu. Bir volkanın ağzından çıkan lav parçaları gibi içinde birikenleri birkaç denemeden sonra kağıda döktüğünde duyguları, yüksek sesle okuduğu bir şiire dönüşmüştü: Sessiz, yakıcı bir yaz güneşi Acı veriyor zamanın değiştirdiklerine bakmak Bak, O sonsuz güneşin parlattığı mekânlar, kokular Zaman tünelinde eriyip gitmiş Hani böyle olmayacaktı dünya Şimdi utanç duruyor ortalık yerde Belki de insanın kendiyle hesaplaşması, hiç bitmeyen bir sabah gibidir. Gecenin koyu karanlığı, ufukta beliren gün ışığının utangaç parıltılarına yenik düşmeye başlamıştı. Gökyüzü yavaşça griden mora, oradan pembeye süzülürken Engin, uykusuzluğun ve iç hesaplaşmasının yorgunluğunu artık taşıyamaz hâle geldi. Günün ilk saatlerinde yenilmiş bir savaşçı gibi tekrar yatağına döndü; belki bir-iki saatlik uyku, zihninin karmaşasını bir nebze dindirebilirdi. Komodinin üzerinde sessizliğin ortasında yankılanan telefon sesi, odanın dingin havasını bir anda yırttı. Engin, ani bir refleksle doğruldu; çalan telefona uzanırken göz kapakları yetersiz uykunun gerginliğiyle kapalıydı. Ekranda beliren isim, son günlerde nadiren arayan eski tanıdıklarından birine aitti: Mesut. Mesut’la aynı eğitimi almış, aynı üniversiteden mezun olmuşlardı. Yıllar önce aynı amfilerde yan yana oturmuş, aynı mesleğin insanları olmuşlardı. Ne var ki hayat onları farklı sosyal çevrelerde yoğurmuş, dünya görüşlerini yavaş yavaş birbirinden ayırmıştı. Uzun süre iki medeni insan gibi sürdürülen bu arkadaşlık, o güne kadar üstü örtülen bazı gerçeklerin ortaya çıkmasıyla sarsılacaktı. Engin, Mesut’u hiçbir zaman tam anlamıyla sevememişti. Onun sakin ama daima hesapçı tavırları, konuşmalarının altındaki ince merak, Engin’de hep bir huzursuzluk yaratırdı. Mesut, az konuşan ama çok şey bilen, hatta bilmediği ve merak ettiği konularda dahi bilgi toplamanın ustasıydı. Karşısındakine önce bilgili ve değerli biri olduğunu hissettirir, ardından “Ben bu konuda pek bir şey bilmiyorum aslında…” diyerek, öğrenmek istediği ayrıntıyı ustaca ağzından alırdı. Bazen de, her şeyi bildiği hâlde, karşısındakinin ne düşündüğünü anlamak için de aynı oyunu tekrar ederdi. Tüm bu oyunların farkında olmasına rağmen Engin Bey, Mesut’la olan dostane ilişkisini sürdürmeyi bir tür zorunluluk, hatta bir görev olarak görüyordu. Mesut’un kendini güçlü göstermesini ve gücü elde etmek için her şeyi göze almasını, çocukken geçirdiği bir kaza sonucu yürüme engelli kalmasının yarattığı ruhsal travmaya bağlıyordu. Buna karşın Mesut hiçbir zaman kabalaşmaz; daima ölçülü ve nezaket sınırları içinde davranırdı. Bu nedenle arkadaşlığı sonlandırmak Engin’e göre bir kabalık, hatta bir nezaketsizlik olurdu. Engin Bey, Mesut’un mesafeli ve saygılı tavırlarının ardında gizlenen hesapları önemsemediği için gereksiz diyaloglara da girmezdi. Telefonun öteki ucundan gelen ses, alışıldık bir neşeyle yankılandı: Engin’in sesi yorgun ve dalgındı: Mesut, her zamanki gibi kendinden emin bir tonda cevap verdi: Engin bir şey söylemek için duraksadığında telefon çoktan kapanmıştı. O kısa görüşmenin ardından odanın sessizliği tekrar geri geldi; yalnızca duvardaki saatin tik takları, Engin’in düşüncelerine eşlik ediyordu. Mesut, son buluşmalarında ayrıntıya girmeden çok karlı bir ihale işi olduğunu kendi adına bu ihaleye Engin Beyin girmesinden söz etmişti. Konuşulacak konu bu olmalıydı. Hiç hoşlanmadığı bu konudan nasıl sıyrılacağını, kırıp incitmeden nasıl hayır diyeceğini düşünüyordu. Mesut haklıydı; daha fazla miskinleşmenin âlemi yoktu. Derin bir esneyişle yatağından doğruldu. Yıllardır yalnız yaşamanın verdiği alışkanlıkla, mutfağa giderken ayaklarının çıkardığı hafif tıkırtılar evin sessizliğinde kayboldu. Kahvaltısını çarçabuk hazırladı; birkaç zeytin, ince bir dilim peynir, demli çay… Aslında pek iştahı yoktu ama ilaçlarını alabilmesi için bu kadarı gerekliydi. Çaydan yükselen buharı izlerken kendi kendine mırıldandı: — Hadi Engin… Daha fazla oyalanmanın anlamı yok. Artık istese de tekrar yatağa girip uyuyamazdı. Güne nasıl başlayacağına karar veremiyor odasında bir aşağı bir yukarı amaçsızca dolaşırken yıllardır açmadığı o çekmeceyi açtı. Babasına ait eski saat buldu. Camı çizilmişti, kayışı yıpranmıştı; ama hâlâ çalışıyordu. Saati avucunun içine aldı, bir an durdu. Saati cebine koyarken “Bu saat hâlâ çalışıyor ha baba…” dedi kendi kendine Zamanı doğru gösterip göstermediğini kontrol etmedi. Bazı şeylerin doğruluğu, rakamlarla ölçülmezdi. Saatin tik takları arasında babasının sessizliği dolandı odanın içine. Babası az konuşan bir adamdı. Engin çocukken bunu çok kez fark etmişti. -Baba, okulda öğretmen haksızlık yaptı, demişti bir gün, öfkeyle. Babası ayakkabısını bağlamaya devam etmişti. -Ne yaptın? -Bir şey demedim. Babası başını kaldırıp kısa bir an bakmıştı ona. -Öğretmeni incittin mi? -Hayır -Doğrusunu yapmışsın bu kadarı yeterli. Başka da bir şey söylememişti. Öğüt vermezdi. Uzun cümleler kurmazdı. Doğruyu, yanlışı anlatmaz; davranışıyla sezdirirdi. Kimsenin onurunu incitecek bir söz söylemezdi. Haksızlık yapmaz haksızlık gördüğünde yüzü kızarırdı. -Baba, niye bu kadar sessizsin bir şey demiyorsun? diye sormuştu Engin bir akşam. Babası, masadaki ekmeği ikiye bölmüş, bir parçasını uzatmıştı. -Bağırmak kolay, zor olan susarken yanlış yapmamaktır Engin o zaman bunu anlamamıştı. Sessizliği güçsüzlük sanmıştı. Şimdi biliyordu: O sessizlik, utancın terbiyesinden doğan bir olgunluktu. Babası ona utanmayı öğretmişti; ama konuşmayı öğretmemişti. Engin bir keresinde. -Biri seni incitirse ne yapacaksın? Babası omuz silkmişti -Önce kendine bakacaksın. Haksızsan utanacaksın. Haklıysan da kendini kaybetmeyeceksin.” Ama “itiraz et” dememişti. “Hayır de” dememişti. “Dur” dememişti. Engin Bey yıllar boyunca bu mirası taşıdı. Başkasını incitmemeyi, haddini bilmeyi, geri çekilmeyi öğrendi. Ama sınır çizmeyi öğrenemedi. Utanç, babasında bir pusulaydı; onda ise zamanla bir zincire dönüştü. Çünkü bazı değerler, aktarılırken eksik kalmıştı. Birden özlemle babasına sarılmanın kendisine güç vereceğini düşündü. Mesut’la buluşmadan önce babasının mezarını ziyaret etmeye karar verdiğinde mezarlığın kapısındaydı. Mezarlık sessizdi; ama Engin Bey için bu yabancı bir sessizlik değil, yokluğun sesi gibiydi. Konuşmuyor ama itiraz da etmiyordu. İnsan orada, söylenmemiş cümlelerin ağırlığını omuzlarında hissediyordu. Babasının hayattayken kurduğu cümlelere benziyordu: kısa, eksiksiz ve insanı durup düşünmeye zorlayan. Taşların arasında dolaşan bu sessizlik, yüksek sesle konuşmayı değil, doğru olanı içinden geçirmeyi ister gibiydi. Engin, babasının yanındayken öğrendiği gibi, burada da susmanın kaçmak değil; kalmak anlamına geldiğini hissetti. Birden mezarlığın sessizliğini rüzgârın yapraklara sarılıp çözülürken çıkardığı ıslık sesi bozdu. Taşın önünde durdu.Fısıltıyla -Sen olsaydın baba. Bugün ne yapardın? Cevap gelmedi. Ama Engin, zihninde babasının sesini duydu; kısa, net, yarım bir cümle gibi: -Peki ya korkarsam? Dedi Engin, ilk kez yüksek sesle. Babası hayattayken söylediği gibi, cevap yine kısaydı. -Korkmak ayıp değil O an fark etti: Babası ona hazır cevaplar bırakmamıştı. Vicdanla baş başa kalabilme cesaretini bırakmıştı. Utancı bir ahlak öğretisi olarak yaşamıştı; Engin ise onu bir kimlik sorununa dönüştürmüştü. Aradaki fark, nesiller arasındaki kırılmanın ta kendisiydi. Bir kuşak susarak direnmişti; diğeri susarak kaybolmuştu. Mezar taşına bakarak. -Ben susmayacağım artık. Ama bağırmayacağım da Cebinden çıkardığı o eski saati koluna taktı. Mesut’la buluşmaya giderken içinden gelen ses adeta ne yapmasını söylüyordu: Nesiller arası aktarım, yalnızca devralmakla tamamlanmıyordu. Asıl sorun, eksik kalan yeri fark edip orayı onarmaktı. Babasından aldığı utanma duygusunu, suskunlukla değil, sorumlulukla taşıyacaktı. İhracat işleriyle uğraşan Mesut’un iş yerine, peyzajı büyük bir özenle tasarlanmış, her köşesinde titiz bir düzenin hissedildiği bahçeden geçilerek ulaşılıyordu. Üç katlı binanın bir cephesi insana dinginlik veren bu yeşil alana açılırken, Mesut’un ofisinin bulunduğu üçüncü kattaki diğer cephe, limanla denizi kucaklayan bir tepenin ucunda konumlanmıştı. Tavandan döşemeye kadar uzanan geniş pencerelerden manzaraya bakmak, daha ilk anda insanın adrenalin seviyesini yükseltmeye yetiyordu. Mesut, iş dünyasında çevresi geniş, fırsatları önceden sezebilen bir adamdı. Kentin yöneticileriyle sıcak ilişkiler kurmayı, iş dünyasının doğasında var olan bir gereklilik olarak görürdü. Engin’in aksine, onun için başarı yalnızca kazanılan para ile ölçülürdü. Böyle düşündüğü için, girdiği son ihalede hazırladığı dosyada gerçeği yansıtmayan belgeler sunduğu anlaşıldığından beş yıl ihalelere girmesi yasaklanmıştı. “Yeterince kârlıysa, yapılması gereken şey her neyse işin bir parçasıdır” derdi sık sık. Engin ise bu yaklaşımı her hissettiğinde içinde açıklayamadığı bir sıkıntı hissederdi. O, insanın değerini cebindeki parayla değil, sözünün ağırlığıyla ölçerdi. Mesut, Engin’i sıcak bir gülümsemeyle ayakta karşıladı; masanın üzerindeki dosyayı işaret ederek oturmasını istedi. Dosya gereğinden fazla özenle hazırlanmıştı. Kapaktaki logo bilinçli bir tasarımın ürünüydü; Engin Bey’in adının ve soyadının baş harfleri stilize edilmişti. Engin dosyaya bakarken, içindeki kâğıtların yalnızca rakamlar değil, aynı zamanda gizli niyetler de taşıdığını hissetti. Bu his, yıllardır içinden hiç eksik olmayan o sessiz rahatsızlığı yeniden uyandırdı. İhale dosyasının teslimine yalnızca üç gün kalmıştı. Bu ihaleye girmesi yasaklanan Mesut, Engin Bey’in kendi adına sürece dahil olmasını isterken, tüm sorumluluğu üstleneceğini ve karşılığında belirlediği miktarı taksitler hâlinde ödeyeceğini tek nefeste anlatmıştı. Engin, dosyaya bakarken aslında neyin altına imza atmak üzere olduğunu düşünüyordu. Mesut geniş pencerenin önünde duruyordu. Limana bakıyor, gemilerin ağır ağır hareket edişini izliyordu. Ellerini cebine sokmuştu. Konuşmaya başladığında sesi sakindi ama kelimeleri, sanki defalarca prova edilmiş gibiydi. — Her şey değişiyor para kazanmanın yolları da çeşitleniyor Engin, dedi. Engin cevap vermedi. Bir yandan dosyayı incelerken, bir yandan içinde tanıdık bir sıcaklık yükseliyordu; utanmanın o sessiz, yüz kızartan sıcaklığı. Mesut’un ne demek istediğini anlamıştı. Dosyanın içinde, yasal sınırların özellikle bulanık bırakıldığı ayrıntılar vardı. “şimdilik görmezden gelinmesi” istenen gerçeklerle örtüşmeyen ayrıntılar. Engin ceketini astığı sandalyesinde kıpırdandı. Mesut hafifçe gülümsedi. Engin dosyaya baktı. Mesut nihayet arkasını döndü. Engin’in içi ısındı. Utançtı bu. Ama bu kez geri çekilmeye zorlayan değil, iten bir utançtı. — Ben bu işte yokum, dedi net bir sesle. Mesut’un yüzü gerildi. Engin cevap vermeden önce nefes aldı. Bu söz, Mesut’un içinde bir şeyi kopardı. Bir anda sakinliği dağıldı; sesi yükseldi, kelimeler birbirine karıştı. Aniden gürleyen bir volkan gibiydi kendini ve ağzından çıkanları artık kontrol edemiyordu. Aksayan yürüyüşüyle odanın içinde durmaksızın dolanırken, sanki yıllardır içinde biriktirdiği her şey aynı anda ağzından dökülmek ister gibiydi. — Dört kardeşin koyun koyuna yattığı soğuk bir odada ders çalışmak ne demek, sabah aç karnına okula gitmek ne demek bilemezsin. Öğretmenin “neden dalgınsın” dediğinde başını öne eğmeyi bilmezsin! -Hiç yamalı pantolon giymediğin için teneffüslerde bile sırandan kalkmadan saatlerce oturmanın utancını da bilmezsin! Engin araya girmek istedi ama Mesut elini kaldırdı. — Hayır, bırak bitireyim. Sesi titredi ama durmadı. - Aksıyorum diye alaya alınmaktan utandığım için hiç kız arkadaşım olmadı. — Ayakkabı boyarken tanıdık birinin geçip seni görmemesi için kafanı yere eğmeyi bilemezsin!… gece kulüplerinde komilik yaptıktan sonra iki saat uyuyup derste uyuklamanın nasıl alaya alındığını da bilmezsin. — Babam “güçlü ol” dedi. Güçlü olmanın ne demek olduğunu sorduğumda kimse cevap vermedi. Ben cevabı sokakta öğrendim. Parası olan konuşuyordu. Parası olan utanmıyordu Derin bir nefes aldı. Sesindeki öfke yavaş yavaş yorgunluğa dönüştü. — Ne yaparsam yapayım geri kazanamadım o duyguyu, dedi kısık bir sesle. — Oysa sen… Ailenin tek çocuğu olarak sevgiyle büyütüldün. İçindeki potansiyelin ortaya çıkması için herkes sana olanaklar sundu. Şimdi bana kolay kazandığın erdemden bahsediyorsun. O an Mesut sustu. Odanın içinde ağır bir sessizlik yayıldı. Para ve maddi güce sahip olmak Mesut’u gösteriş, rekabet ve yapaylık girdabının içine çekmiş boğuyordu. Engin Beyi tanıdığından beri erdemli olmanın eksikliği, elle dokunulmayan dünyasını derinden ve sarsıcı bir kuvvetle harap ediyordu. Dönüp baktığında utanma duygusundan yoksun olmanın ne kadar yıkıcı olduğunu çaresizlikle anlıyordu. Mesut arkasını döndü. Yüzünde ne öfke vardı ne şaşkınlık. Sadece yorgunluk vardı. Engin Bey dosyaya son kez baktı. Sonra ayağa kalktı. Utanç bu kez onu geri çekmiyor; aksine itiyordu. Mesut’un adına utanıyordu. Kendinden utanmakla, başkasının yaptığından utanmak arasında ince ama keskin bir fark vardı. O sessizlikte, yıllardır kaçtığı bir gerçeği hissetti: Utanç, bazen insanı küçültmezdi. Aksine ayağa kaldırırdı. Bedeli yalnızlık bile olsa. Engin yavaşça konuştu. Mesut acı acı güldü. Bir adım daha yaklaştı. Engin’in sesi sertleşti. O an Mesut sustu. Yüzündeki öfke çekildi; yerini çıplak bir yorgunluk aldı. — Belki de haklısın, dedi. Ama ben geri dönemem. Engin cevap vermedi. İçinde, tanıdık bir sıcaklık yükseliyordu; utanmanın o sessiz, yüz kızartan sıcaklığı. Mesut’un bakışları kısa bir an için Engin’e kaydı; o bakışta açık bir talep yoktu ama güçlü bir beklenti seziliyordu. Engin dosyaya baktı. Sonra Mesut’a. — O zaman yollarımız burada ayrılıyor, dedi. Mesut’un bakışları yeniden sertleşti. Engin ceketini aldı. Kapıya yöneldi. Arkasından Mesut’un sesi geldi, bu kez soğuktu Engin durdu. Döndü. Kapıyı kapattığında, içeride kalan yalnızca Mesut değildi. Utançsızlığın sessizliği de onunla kaldı. Ofisten ayrılalı yarım saat olmuştu ki Mesut’tan kısa bir mesaj geldi: “Sana bu kadar yüklenmeye hakkım yoktu. Yanlış anlaşıldığımı düşünüyorum incittiysem özür dilerim.” Engin Bey gülümsedi. Yanlış anlaşılmak, doğru anlaşılmanın ön koşulu gibiydi. Cevap yazmadı. Bu da bir cevaptı İlk kez ne giremediği ihale, ne de kaybettiği para Mesut’u ilgilendirmiyordu. Bir türlü sahip olamadığı değerlerin baskısı, kulaklarında Engin’in sesi ile birleşip bir çekiç gibi beynine inip inip kalkıyordu. Ofisin geniş penceresinden bakıyor ama ne denizi ne limanı ne de manzarayı algılayabiliyordu. Adeta boş bir çuvala dönüşmüş hareketlerini kontrol edemiyor, düşünemiyor pencereye bir yaklaşıp bir uzaklaşıyordu. Engin Bey ise odadan çıktığında, omuzlarında garip bir hafiflik vardı. Kaybettiği bir şey yoktu belki; ama ilk kez, kaybetmemek için sustuğu şeylerin yükü azalmıştı. Utanmanın yalnızca geri durmak değil, gerektiğinde dur demeyi göze almak olduğunu nihayet anlamıştı. Ve belki de sabah, tam o anda başladı. Eve döndüğünde, aynanın karşısında durdu. Yüzünde yorgunluk vardı; ama bakışlarında bir açıklık belirmişti. Toplumun onayına yaslanmadan ayakta durabilmenin bedeli ağırdı, evet. Fakat bu bedel, insanın kendine borcunu ödemesiydi. Utanç, doğru yaşandığında, insanı küçültmezdi; onu fazlalıklarından arındırırdı. Gece, eskisi kadar ürkütücü değildi artık. Karanlık, içini yoklayan bir tehdit olmaktan çıkmış; dinlenmeye çağıran bir durak hâline gelmişti. Utanç ise, onun için bir pranga olmaktan çıkmıştı; bir pusulaydı artık. Ne tarafa bakmaması gerektiğini değil, hangi yönde durması gerektiğini gösteriyordu. Ve belki de gerçek arınma, utanılacak bir şey kalmadığında değil; utanmaktan kaçmadığında başlıyordu. Mesut’la yaptığı sert tartışmaya karşın içinde bir rahatlama hissetti. Bir gece önceki uykusuzluğun etkileri de eklenince bebekler gibi uyuyarak rahat bir gece geçirdi. Uyandığında sabah rutini başlamış ilaçlarını almadan önce yapması gereken kahvaltısını hazırlamaya koyulmuştu. Telefonuna gelen iletiyi kahvaltıdan sonra okurum demesine karşın içinden bir ses iletiyi okumasını istiyordu. İleti meslek odasından gelen kötü haberdi. Mesut bedenini ofisin geniş penceresinden boşluğa bırakmıştı. M. Topaloğlu
Birlikte yaşadığımız şehir, görünürde bizi birleştiriyor; ama içimizde kurduğumuz duvarlar, bizi birbirimizden uzak tutuyor.
Aynı kaldırımlarda yürüyen, aynı havayı soluyan, aynı sabaha uyanan insanlar… Yine de birbirine yabancı. Gerçekte birbirleriyle zorunlu ilişki içinde olmalarına karşın bir ipek böceği örneği herkes kendi kozasında küçük dünyalarının içerisinde hapsolmuş yalnız insancıklardı.
Kimileri gecelerin sessizliğinde yalnız, kimileri kalabalıkların ortasında.
Yalnızlığın biçimi değişiyor ama özü hep aynı kalıyor.
Zaman, duruyor sanki çocukluğumdaki gibi
İçimde ağır bir hüzün dolaşıyor
Bir iz bile kalmamış geride
İyiye, güzele, doğruya akacaktı
Ve ben
Merkezinde olacaktım her şeyin
Çıplak bir insana benziyor
Ona bakmak da utanç
Onun yerinde olmak da
Aydınlanma, güneşin doğmasıyla değil, insanın kendi içini görmesiyle başlar.
Sabah hâlâ olmamışsa, belki de dışarıda değil, içimizde bekleyen bir karanlık vardır.
Ve o karanlıkla yüzleşmeden, hiçbir güneş gerçekten doğmaz.
— “Günaydın Engin, nasılsın? Yine ortadan kayboldun.”
— “Bu gece hiç uyumadım desem yeridir. Kafam kazan gibi, gözlerim yanıyor.”
— “Sen gündüz uyuyamazsın bilirim. Kalk, biraz hava al. Hatta bana uğra, konuşacaklarımız var. Bekliyorum seni. Hoşça kal.”
-Yanlışta kalma
Kısa bir duraksamadan sonra ekledi:
— Bazı şeyler eskisi gibi yapılamaz artık. Kurallar değişiyor. Uyum sağlamayanlar da… geride kalıyor.
— Kurallar değişebilir, dedi. Ama sınırlar değişmez.
— Sınırlar dediğin şey, güçlülerin yeniden çizdiği çizgilerdir. Zayıflar için vardır o sınırlar.
— Bu dosyada olan abartılmış rakamlar dedi, çizgi falan değil.
— O abartılmış rakamlar dediğin bizim ayakta kalmamızı ve gelişmemizi sağlayan gerçekler dedi
Aksayan adımlarıyla yaklaştı.
— Bak Engin, ekonomi dünyası ve ticaret senin vicdanına göre işlemiyor. Uyum sağlamazsan seni ezerler.
— Uyum dediğin şey, kendimi inkar etmekse, göz yummaksa… buna gücüm yok.
— Gücün yok mu? diye sordu. Yoksa cesaretin mi yok?
— İkisi de değil, dedi. Kendimi inkâr etmek istemiyorum.
—Sen yoksulluğun ne olduğunu bilemezsin!
— Ben utanma duygumu, yaşayamadığım çocukluğumun sisleri arasında kaybettim. On beş yaşımdaydım.
Sonra Engin’e baktı.
— Ama kaybettiğin o şey, seni bugün savunduğun şeyden daha değerli olabilir.
— Değer mi?
— Utanmak mı doyuruyor insanı? Utanmak mı kurtarıyor?
— Sen sevgiyle büyüdün. Seçme şansın vardı. Benim yoktu.
— Ben hayatta kalmayı seçtim.
— Hayatta kalmakla, başkalarının üstüne basmak aynı şey değil.
— Ve seni de bu dosyayı imzalamadan buradan gönderemem.
Dosyayı masanın kenarına itti.
— Ve şunu bil: Bu işi reddetmek benim kaybım değil.
— Yanılıyorsun, dedi. Bu hayat seni affetmez.
— Affetmesini istemiyorum. Sadece bana ben kalmaya izin vermesini istiyorum.
— O kapıdan çıkarsan, bir daha bu masaya oturamazsın.
— Oturmak istemediğim masa buydu zaten,
Gercekedebiyat.com



















YORUMLAR