Cumhuriyetimizin 60, yıldönümünde, edebiyat açısından, kültürel bağımsızlığımızı ne ölçüde gerçekleştirebildik sorusu, yirmi yirmi beş yıldır sürüp giden “kültür emperyalizmi tartışmasına götürüyor insani, ister istemez.

İletişim araçlarının alabildiğine geliştiği küçülüvermiş, batısı doğusu, güneyi kuzeyi ile burun buruna gelmiş bir dünyada, etkileşmenin kaçınılmaz olduğu bir dünyada salt bağımsızlıktan söz etmek bilmem yerinde olur mu?

Kişilik söz konusu olunca, elbette ki bağımsızlık, bir gerçeği dile getirir, "Bağımsız Türk romanı" deyince, akla Batı, romanından yöntemce, içerikçe apayrı bir roman türü gelir.

Oysa yoktur böyle bir şey. Roman, Batıda doğmuş, Batıda gelişmiştir. Biz bu türü, Tanzimatla birlikte, Batıdan almışız, Halit Ziya'ları, Namık Kemal'leri, Mehmet Rauflar'ıyla birlikte (Ahmet Mithat Efendiyi unutmayalım) bu tür öykünmüşüz.  Fena mı etmişiz? Hayır, bu deneyimler bizi bugünün özgün roman sanatının, Türk roman sanatının eşiğine getirmiş.

Türkün kültürel bağımsızlığı söz konusu olunca, her şeyden önce ulusal kültür bilincini ön plana almak gerekir, Bu bilinç, önce dil konusunda kendini gösterdi. Divan Edebiyatının, sonra Serveti Fünün edebiyatının, Türkçeye yabancı, Türkçenin kaynağından uzak bir dil geliştirmesine tepki, dil bilincinin uyanışına bir başlangıç sayılabilir.

Daha 1911'de, Selânik'te çıkan Genç Kalemler dergisinde, Ömer Seyfettin'in sözcülüğünü üstlendiği Türkçeyi sadeleştirme atılımı, Cumhuriyet döneminin belli başlı kaygılarından biri olmuştur. Atatürk, ülke bağımsızlığının dil bağımsızlığından geçtiğinin bilincindeydi.

Kültürün dil ekseni etrafında oluştuğunu göz önünde tutarak, ülke bağımsızlığı ile kültür bağımsızlığını özdeşleştirmeye yönelik bir tutum içindeydi.

“Bin yıldan beri kafamızı bir demir çember gibi sıkan” Arap harflerinden Türkçeyi kurtarırken (1928), yayın ve yazın alanında bağımsızlaşmaya giden yolu açmış oluyordu. Bugün dil de bağımsızlık büyük ölçüde kazanılmıştır, kültür bağımsızlığı doğrultusunda.

yazko edebiyat vedat günyol

Kültür bağımsızlığını, kültürün ulusallaşması anlamında kullanıyor olmalısınız. Bu bakımdan, yazın yaşamımızda, ulusal yazın diyebileceğimiz tür, başlangıçta, Kurtuluş Savaşı'nı yankılandıran, özellikle de Halide Edib ve Yakup Kadri’nin yapıtlarında Anadolu gerçekleri üzerine eğilen, bu gerçekleri bir ölçüde yansıtan bir yazın akımı filiz verdi. Cephe arkasında da olsa, savaşın bütün yıkımını dile getiren, önceleri ilgisiz, sonra sonra uyanıp dişini tırnağına takarak yurt kurtarıcılarına sıkı sıkıya bağlanan Anadolu insanını tanıtan yapıtlardı bunlar.

Bir başlangıçtı bu. Köyü, köylüyü yakından tanımadan, belki de yerinde görmeden yapılan köy edebiyatı gerilerde kalmıştı. Özellikle 1940'lardan sonra, yeni harflerle eğitim yaygınlaşmaya başlayınca Anadolu insanı ve gerçekleri, duruluğa ulaşan dilimizle yazın ürünleri sökün etmeye başladı.

Ele alınan yalnız Anadolu insanı değildi, bütün 'Türk insanıydı, köyde olsun, kentte olsun, Orhan Kemal'le, Sait Faik'le birlikte kent insanları, “küçük insanlar” giriyordu yazın sahnesine. Türk insanıydı artık, yaşayışı, düşünüşü, davranışı, ruhsal durumu ile ele alınan, Bir yerselleşme, ulusallaşmaydı o sürüp gidecek olan. Dünyaya sırtını çevirmeden, ama öykünmeye de kaçmadan Türk gerçeğidir artık yazınımızda ağır basan. Bir ulusallaşma ve de bağımsızlaşmadır bunun adı. Bunun neresindeyiz sorununa karşılık vermenin zamanı henüz gelmedi kanısındayım.

Evrenselleşme konusuna gelince, bunun üzerinde biraz duralım burda. Evrensel olma demek, bütün dünya insanlarına seslenebilmek, duyguda düşüncede yüreklerini çarptırabilmektir.

Sherwood Anderson şöyle diyor bir yerde: “Bence yazmanın bütün şanı şerefi, bizi kendimizden çıkarmaya ve başkalarını yaşamına girmeye zorlamasıdır. Sonunda, gerçek yazar sevgide alır soluğu?”

İşte, bu insan sevgisidir her yapıtı evrensel yapan. Bu insan sevgisine götüren en kestirme yol, hümanizmden geçer, Hümanist kültürün Türkiye'deki öncüleri arasında Orhan Burian'la Hasan Ali Yücel'i nasıl anmaz insan.

1983 Nobel Edebiyat ödülünü kazanan Marquez'e soruyorlar, Yüz Yılık Yalnızlık'ın ulaştığı başarının gizini, bir avuç dost için yazdığım yapıt her yerde ekmek gibi kapışılmasının gizini araştırmayı tehlikeli buluyorum, diye yanıtlıyor soruyu. Sonra, bakıyorum, bir başka yerde şöyle diyor: “Betimlediğim bir ilçe bir kent değil bir ruh durumudur?”

İşte bu ruh durumu, yankısını bulduğu her yerde benimsendi mi o yapıt evrenselliğe ulaşmış olur.

Yine Marquez, yapıtının özünü, içeriğini şu sözlerle açıklıyor ve diyor ki: Bütün derdim başım, “Tüm zavallı insanlara olan uçsuz bucaksız acıma” duygusudur.

 İşte size evrenselliğin özü içeriği!

Evrenselleşmenin neresindeyiz diye soruyorsunuz bana. Benim bildiğim, Nâzım Hikmet, Aziz Nesin ve Yaşar Kemal ile birlikte, Türk insanından dünya insanına seslenen, o insan sevgisi, o acıma, o sevip sevişme özlemiyle yüklü insan sıcaklığıdır ağır basan.

Evrenselleşmenin neresindeyiz sorunuza, şair Tarık Günersel'in Planlar Kalıntı Olduğu Zaman adı nefis yapıtının bir dizesine yaslanarak karşılık vereceğim. “Şu sıralar vücudumun bilmediğim bir yerindeyim” diyor şair. Ben de diyorum ki, evrenselliğin henüz bilmediğimiz bir yerindeyiz. Saygılarla

(Yazko Edebiyat, Ekim 1983. N: 36. ‘Kültürel bağımsızlığımızın neresindeyiz?’ soruşturmasına verilen yanıt)

Vedat Günyol
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)