'Tür' edebiyatı olarak denizcilik ve Tristan Jones’in 'Buz'u…

news-details
Kitap

İnsanın denizle meselesi nedir? Ya da denizde aradığı nedir? Denizde insanoğlunu çeken ne var? Huzur içinde karalarda yaşayıp toprağın bereketli bağrından “avantadan”(!) devşirilenlerle geçinip yaşlanıp gitmek varken neden sonu gözükmez enginlere açılır insanlar?! Hayatlarını tehlikelere atarlar?!.. Yetmez defalarca aynı şeyi tekrarlarlar!.. Savaşırlar, dövüşürler, boğuşurlar, sevişirler, didişirler ama asla ondan vazgeçemezler: Denizden!

Basit bir maişet gailesi olmamalı bunun nedeni! Çünkü öyle olsaydı bu maişeti karşılayacak çok daha mümbit ve rizikosuz alanlar bulunurdu. Oysa insan ta en başından beri,  ısrarla o büyük bilinmezliğe yelken açmış ve hep o sonu gözükmez suların, deryaların üzerinde olmak istemiş.  Ve bu sevda hali hazırda şekil değiştirerek ve risk küçülterek olsa da hâlâ gündemde... Dolayısıyla basit bir servet peşinde koşmaca olamaz bu benzersiz tutkunun nedeni. Çünkü peşi sıra sayısız felsefi, varoluşsal, ruhsal, duygusal ve irdeleyici muammayı da beraberinde getiriyor âdemoğlunun denize olan aşkı ve bitip tükenmek bilmeyen bu tuhaf kavgası…

Denizcilik edebiyatı, denizle olan sevdası ekstrem düzeyde abartılı kahramanların serüvenleri ile dolar taşar. İnsanlar bu kahramanların sergüzeştini okumaya doyamaz, onlara özenirler.  Bu, ta en başından beri; antikiteden beri böyle olagelmiştir.

Tristan Jones’in Grönland ve Kuzey denizleri bölgesine yaptığı “seyr-ü sefain”i(!) anlattığı “Buz” adlı eser bu türden “sergüzeşt edebiyatı”nın en rafine örneklerinden biri. Kitap, otobiyografi, anı, seyahat türlerinin melez bir şekilde buluştuğu özgün bir edebi formda kaleme alınmış.  Gerçeklikle bu doğrudan ilişkisi onu daha da ilginç ve okunur kılıyor.

1924 İngiltere doğumlu Taristan Jones tüm yaşamı denizlerde geçmiş bir kişilik. Dokuzunda yalnız başına olmak üzere Atlas Okyanusu’nu yirmi defadan fazla küçük teknelerle geçmiş. Bu serüvenleri sırasında yaşadıklarından yola çıkarak 10 kitap ve üç öykü derlemesi yazmış. Batı yazınında kendisini “tür edebiyatı” bağlamında kabul ettirmiş bir yazar. Yazınsal ilgi alanı ise münhasıran denizcilik... “Buz” adlı otobiyografik anı-romanı en ünlü eseri. Bu eser sayesinde dünyaca tanınmış. Eseri Türkçeye Selahattin Erkanlı başarılı bir şekilde çevirmiş. Kitap Ataköy Marina Yacht Club Yayınları arasında nitelikli bir edisyonla çıkmış.

Buz” kitabı değerini, yazınsal, kurgusal ya da dramatik özelliklerinden değil, bizatihi denize dair gerçekliği en somut ve yalın bir şekilde, tüm ayrıntıları, jargonu, kültürü, efsaneleri, söylenceleri, batıl inançları, âdetleri, gelenekleri, ritüelleri, felaketleri, handikapları, duyguları, pratiği ve maişeti ile birlikte yaşanmış bir büyük serüven içerisinde ayrıntıcı bir şekilde verebilmesinden alıyor.  Yani denize dair gerçekliğin en “brütal” halini içtenlikle yansıtmasından... Eser aynı zamanda denizci ve girişimci İngiliz ruhunun da geniş kapsamlı bir irdelemesi.

Anlatı, İkinci Dünya savaşı sırasında Hindistan’daki Kraliyet Donanması’nda görevli olan Tristan Jones’in savaş bittikten ve İngiltere’ye döndükten sonraki beyhude arayışlarını ve denizcilerde sıklıkla müşahade ettiğimiz “serserilikleri” vererek başlıyor. Doğrusu denizcilerin Liverpool gibi liman kentlerinde geçen, bıçkın, maceracı, alkolle içli dışlı, bitirim, özgür ve kavgacı gündelik hayatını okumak bile fazlasıyla ilgi çekici ve zevkliyken anlatının yavaş yavaş kendine yön çizmeye çalışan ve ne istediğini bilen bir denizcinin gayretlerine evrildiğini görüyoruz. Tristan Jones donanmadan ayrılmış olsa da bir denizci olarak hayatını sürdürmek ve bunun için küçük de olsa kendine ait bir tekne edinmek istemektedir. Çünkü onun yazgısı denizle bütünleşiktir.

Tristan Jones’in tekne sahibi olma süreci boyunca İngiliz hayat tarzı ve denizci bir milletin yaşam algısı hakkında son derecede betimleyici fikirlere sahip oluyoruz. Liman kentlerinde, doklarda, kıyılarda bin bir denizcilik pazarlığının döndüğü, ticaretin coştuğu, en maceraperestlerin en uçuk fikirleri için sponsor aradığı, insanların deli gibi içtiği, sarhoş olup kavgalara karıştığı ama eninde sonunda uzun boylu deniz maceralarına dahil olduğu, kapitalist ihtirasın alabildiğine hüküm sürdüğü, nemli, soğuk ve hırslı insanlarla dolu kentler; savaş sonrası yoksullaşmış, arayış içinde bir orta sınıf ve onları ana kıtadan ayırarak çepeçevre sarmış devasa, hırçın ve soğuk bir okyanus…

İşte böylesi bir ortamda Tristan Jones, yasadışı bazı içki kaçakçılığı işlerine bulaşarak olsa da tekne edinmesi için gerekli parayı buluyor ve yeterli erzakı da temin ettikten sonra üç ayaklı ve bir gözü kör köpeği Nelson’la birlikte Kuzey denizlerine doğru yelken açıyor.  “Buz” kitabında, Jones bize Grönland, Svalbard, Britanya adaları, Kuzey Buz Denizi ve Hudson Körfezi ekseninde müthiş bir denizcilik serüveni yaşatıyor. Ancak bu serüven öylesine tutkulu bir anlatıya evriliyor ki; çılgın yazar edebiyatta işlenmemesi gereken bütün hataları bir arada yaparak, kurguyu, dramatik yapıyı, anlatı insicamı ve yazı düzenini bir kenara bırakıp ta antik çağlardan bu yana yörede yaşamış toplumların; Keltlerin, Gallilerin, İzlandalıların, İrlandalıların, İskoçların, Normanların, Saksonların, Vikinglerin, Eskimoların ve daha nice nice denizci toplumların yaşamlarına dair diskurlar vermeye başlıyor.  Olay tam bir antropolojik ve tarihsel lektüre dönüşürken de tornistan yapıp yine denize dönüyor.

Anlatımdaki bu savrukluk, başıbozukluk ve hesapsızlık okurda iticilik yaratmak yerine bilakis samimiyet unsurunu perçinliyor ve yaşadığı denizleri, ülkeleri ve insanları delicesine seven ve onları derinlemesine bilen bir “maceraperest”in(?) anlatılarına tanık oluyoruz ondan sonra.

Zaten anlatıdaki dağınıklık, tıkanıklık ve rastgelelik ikinci yarıya doğru yazarın bazı kâşifleri egale etmek arzusuyla giriştiği Grönland seferi sırasında, fyortlarda, buzlar arasına sıkışıp kalması ve hayatta kalmak ve teknesini kaybetmemek için verdiği uğraşıyı anlatmasıyla gerçek bir serüven romanına; yer yer coşkun bir pikaresk anlatıya dönüşüyor. Ondan sonrasını da nefes nefese okuyoruz. İzlanda’nın, Grönland’ın ıssız buz çölleri, insan sesi duymanın mucizeden sayıldığı soğuk ve sonsuz bir derya, uzaklarda kaybolan son radyo sesleri, her an baskın veren fırtınalar, kasırgalar, kar yağışları, buz çöllerinde avını arayan kutup ayılarının yarattığı dehşet, mevsimsel soğuma ile fyortlarda sıkışıp kalan teknelerin yıllık erzaklarının tükenmesi, kötü hava koşullarından dolayı sürekli darbeler alan teknenin bakımı, onarımı, kimi zaman toptan kaybedilmesi tehlikesi, denizcilik yaralanmaları ve bin bir mahrumiyet arasında hayatta kalmak için sürdürülen ölümcül bir kavga...

Tristan Jones işte tüm bunları eşine az rastlanır bir denizcilik bilgisi ve lugatçe gerektiren bir üslupla anlatıyor. Kitapta o denli tanımadık, bilmedik, duymadık sözcükler ve kavramlardan söz ediliyor ki zaman zaman metin toptan anlaşılmaz hale geliyor. Bu yüzden kitabın sonuna küçük bir lugatçe mecburen koyulmuş.  Bu lugatçenin de yardımıyla denizcilik dilini çözmeye ve neler olup bittiğini anlamaya başladığınızda gerçekten kendinizi edebiyatın en zor alanlarından biri olan “alt-dil” kurmakta zirve yapmış müthiş bir “surviver” öyküsünün tam ortasında buluyorsunuz ki işbu “surviver” öyküsü hiç de günümüz televizyonlarını şenlendiren cıvık, laubali ve düzeysiz programlarla türdeş değil. Bilakis gerçek bir ölümcül kavga!

Yazar denizcilik edebiyatına dair bireysel izlenim ve duygularla kaleme alınmış bir serüveni yazıya döküyor olsa da işbu alt-kültürel yanı dolayısıyla eseri yer yer yükselmekte hatta kimi doğa betimlemeleri esnasında estetik bir tınıyı yakalayarak yüksek edebiyata yakın bir tarz tutturabilmektedir. Böylesi bir anlatı sırasında eşzamanlı olarak bizleri denizcilik evrenindeki zorluklar, pratik bilgiler, kimi ustalık gerektiren uygulamalar, sezgiler, görgüler, coğrafya ve navigasyon bilgelikleri ile de donatmaktadır.

Fakat eseri daha da fazla ciddiye almayı gerektiren unsurlar yazarın hadiseler sırasında satır aralarına yedirdiği insanlık durumlarında ve denizcilik sevdasının ruhsal tarafına dair doğaçlama yorumlarda yatıyor: O yorumlarda, yazımızın en başında sorduğumuz suallerin bazılarının yanıtlarını da bulabiliyoruz: “İnsanın denizle meselesi nedir?” gibi…

Şöyle ki:

“../…

“Akıllı adamın “yalnız olmasına hiç gerek yoktur. Çaba göstermeye hazır olursak, bizden önce geçmiş binlerce akıllı adamın arkadaşlığını koruyabiliriz. Onlardan öğrenebilir, onlarla gülüp ağlayabilir, onlarla umut edebiliriz ve insanlığın kendini mağarasının köşesinden dünyanın en uzak yerlerine atması sırasındaki yerimizi kavrayabiliriz. Sonra da herhangi birimizin işe yaramaz, hor görülecek, istenmeyen biri olabileceğine inanmamamız gerekir, Damarlarımızda kan ya da yüreklerimizde düşler ya da kafamızda düşünceler olduğu sürece bizler, her birimiz insanlığın, bütünün kaçınılmaz bir parçasıyız. Hepimiz önlenemez bir ruhun, bir gücün, bir iradenin parçasıyız. Zamanın kavranamaz sürelerinden sonra bile, bütün evrenin üzerinde çökmesinden sonra bile var olmaya devam edecek bir ruhun. Biçimini bilmediğimiz bir ruhun; hakkında yalnızca tahminde bulunabildiğimiz bir sezgi sahibi olduğumuz bir ruh.

Hepimizin mücadelesi ruhanî bu birliğe doğrudur. “

…/…

(Buz, Sf. 257-258)

“Buz” altı tarafı denizlerle çevrili iki büyük yarımadadan oluşan ülkemizde maalesef pek gelişememiş denizcilik edebiyatının gıpta edilecek bir örneğini veriyor. Bir “tür edebiyatı” olarak denizciliğin ruhuna iniyor ve denizci bir toplumun ruhsal panoramasını samimiyetle çiziyor.

Böylesi bir “tür” edebiyatının Türk edebiyatında gelişememiş olması ise diğer edebi sorunsallarımızdan çok da farklı nedenlere dayanmıyor. Aslında geçmiş itibariyle bakıldığında Türkler muhteşem bir denizci millet. Piri Reis, Seydi Ali Reis, Katip Çelebi gibi muhteşem denizcilik yazarlarına ve müelliflerine sahip olmuş geçmişte. Ama son yüzyılda denize arkasını dönmüş toplumumuz Cevat Şakit Kabaağaçlı, Yaman Koray, Tarık Dursun K., Rıfat Ilgaz, Sait Faik, Sadun Boro, Vecdi Çıracıoğlı gibi bazı küçük istisnaları bir kenara bırakacak olursak denizcilik edebiyatı adına pek de bir şey üretememiş. Edebiyatımızdaki, sıra dışılar, çılgınlar, aykırılar, maceraperestler, hayalciler, cüretkârlar, cesurlar ve marjinalleri boğan ve cezalandıran; buna mukabil kanona biat etmiş, ana akım mahfillere “ubudiyet”(!) beyan etmiş, yaşamasız ve gayretkeş yazarları taltif eden şarklı uygulamaların bunda payı çok büyük hiç kuşkusuz.   

O yüzden de bizde edebiyat giderek sevimsizleşir ve toplumun alâkasını derc etmekte akim kalırken Batıda hâlâ bu nevi asrî Herman Melville’ler çıkabilmektedir.

(*) Buz – Tristan Jones-Çeviren: Selahattin Erkanlı-Ataköy Marina Yacht Club Yayınları (2005)

(Bu yazı daha önce Varlık dergisinin Ağustos 2020 sayısında yayınlandı.)

Hikmet Temel Akarsu

Gerçek Edebiyat

Sosyal Medyada Paylaş

author

Hikmet Temel Akarsu

gercekedebiyat.com yazarı,

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..