Thomas Mann'ın ailesi de lanetli gibiydi...

20. yüzyılın en önemli Alman yazarlarından Thomas Mann, otobiyografik öğeler içeren, bir ailenin dört kuşaklık öyküsünü ve çöküşünü anlattığı başyapıtı Buddenbrooklar ile dünya çapında üne kavuştu. 1929'da Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülen Mmann, 1936 yılında Alman vatandaşlığından çıkarıldı. Cansu Yılmazçelik'in K dergisinin 9. sayısında 'İki Ailenin Hikayesi' başlıklı yazısı romanı ve Mann ailesinin romanla ilişkisini de anlatıyor.

news-details
Deneme

Köklü, kültürlü ve varsıl bir ailenin zaman içinde eriyip tükenmesini  izlersiniz Thomas Mann'ın, Buddenbrooklar adlı kitabında. Geçen yıllarla beraber yaşlanan kuşakların, hayatın karşısında giderek ezilmelerine, parçalanmalarına rağmen yine de aile adlarının ihtişamına, varlıklarının ve dış görünümlerinin sarsılmazlığının devamına nasıl da tapındıklarını okursunuz.

Ticari hayatında yaşından umulmayacak başarılar kazanan çok yetenekli bir tüccarın, Konsül Thomas Buddenbrook'un,  kazandığı bu başarıların altında kaldığına, sonunda elde ettiği her şeyden korkmaya başladığına, doyumsuz bir böcek gibi yerleşen ürkekliğiyle her gün biraz daha yetersizleştiğine ama yine de "aile adına gölge düşmemesi için" sustuğuna, neredeyse hiç ama hiç konuşmadığına, kendini kimseye anlatmadığına şahit olursunuz.

Buna belki 'onur’ dersiniz, belki 'gurur' ya da belki 'kendine karşı duyarsızlık'...

Ama ne derseniz deyin, bunun adı her ne olursa olsun, ölmeden önce de ölündüğünü hissedersiniz okuduklarınızla; bir insanın bütün vücudu ruhuna direnerek yaşamaya devam ederken gözlerinin ölebileceğini düşünür ve hayatı doldurmak için gösterdiğimiz çabaların bazı durumlarda daha da büyük bir boşluk yarattığını görürsünüz...

Hayal kırıklığı, hiç durulmayan garip bir ruh çalkantısı ve belki derinden gelen bir ürperti duyarsınız içinizde kendi hayatınıza bakıp...

Ama elbette bu kitap yalnızca Konsül Thomas Buddenbrook'u anlatmaz size, Buddenbrook ailesinin dört kuşağını, tüm zaafları, gereği tartışılabilecek, ama tamamen insan olmanın yan etkileri gibi ruha yapışan heves ve hırsları, mutlulukları ve hüzünleriyle tanırsınız sayfalar boyunca.

Kalabalık aile, kuşaklar değiştikçe kurtlanmış bir meyve gibi çürürken, onca farklı ada rağmen bu adlardan hiçbirini unutmadan, olağanüstü güzel biçimde betimlenmiş hiçbir görüntü ya da manzarayı kaçırmadan, kitabın başlarında küçük bir kız olan Tony'nin yıllar içinde çoğalan, âdeta her biri diğerini doğuran hayal kırıklıklarına karışırsınız siz de. Başımızdan geçenlerin her birimizi nasıl da değiştirdiğini ve yola çıktığımız çocukluk ve ilk gençlik yıllarımıza oranla ne kadar da başkalaştırdığını düşünmeden edemezsiniz.

Ya da Buddenbrooklar anlatılırken özellikle üzerinde durulan bu kuşağın diğer üyelerinden biri olan Christian'ın, sorunlu bir çocukluğu olan 'küçük Crischan'ın. Londra'nın ya da kim bilir dünyanın başka nerelerinde sürdürdüğü yaşamında, tiyatro salonlarında, aktristlerin ve kitabın saygın kahramanlarının diliyle 'düşük' kadınların peşinde serserilik ederken arada bir vicdanının sesini dinleyerek ya da aile üyelerinin baskısına dayanamayarak 'bir baltaya sap olabilmek için' nasıl da baştan kaybedilmiş bir biçimde çabaladığı, ama hemen sonra içinden çıkılamaz o kişisel kısır döngüsünün içinde bunalıp her şeyi bırakarak çekip gittiği, sonra geri döndüğü, sonra yeniden gittiği gözlerinizin önünden akıcı bir biçimde yan yana getirilmiş kelimelerle akıp gider.

Christian’a bakıp en zayıf olanın, kendinden, sağlığından. hayatından en fazla yakmanın aslında ”en güçlü olduğunu, en uzun zaman hayatta kalabildiğini" görürsünüz hayretle.

Ve belki Buddenbrooklar'ın, sizin için, bir kitabın okunduğu zaman kadar süren ama yıllara yayılan acıklı çöküşü, sizi yepyeni bir bakış açısına kavuşturur sonunda, bazı şeyleri gereğinden daha fazla umursamaktan vazgeçip o zamana dek umursamadığınız 'kalan şeyler'e biraz daha ilgi duyarsınız...

THOMAS MANN BUDDENBROOKLAR'I 21 YAŞINDA YAZDI

Hayata ilişkin pek çok bakış açısını bir arada ve son derece yalın bir biçimde ortaya koyduğu bu kitabı yazmaya başladığında sadece yirmi bir yaşındaydı Thomas Mann...

Ve üzerinde beş yıl çalıştığı kitabının ona, sonsuza dek kutsanacak bir başarının kapılarını ardına kadar açacağını öngörememişti belki de...

Herkes 'hayatının roman olduğunu' iddia eder ama kim bu romanın başarısını tahmin edebilir ki?

Buddenbrooklar'da kendi ailesini anlatan Thomas Mann da aile içinde aforoz edilmesi tehlikesini göze alarak onlarla ilgili merak konusu olan pek çok şeyi açıklığa kavuştururken romanın edebiyat alanında kendisine kazandıracağı yaşından ağır prestiji ve başlangıçta Almanya'da, sonra da dünya çapında yakalayacağı satış rakamlarını hesaplayamamış olsa gerek.

Roman yayımlandıktan kısa bir süre sonra önlenemez bir humma gibi sarmıştı okurların içini, insanlar durmadan bu aileyi konuşuyor, romanı almakta geç kalanlar neredeyse utanç duyarak kitabevlerine koşuyorlardı.

Yayımcısı bu durumu daha da alevlendirmek ve kendi kârını katlarken yazarının ününü de aynı cilayla kaplayabilmek için elinden geleni yapıyordu. Bu çabanın kaçınılmaz sonucu, BuddenbrooklaR’da anlatılan karakterlerin Thomas Mann’ın ailesinde temsil ettiği kişileri bir liste halinde kitapla birlikte satışa sunması olmuştu.

Thomas Mann'ın annesi bile oğlunun yazdığı romanda kendi hayat hikâyesinin anlatılmamış olmasına içerleyerek tamamen kendi hikâyesini anlatan bir kitap yazdı yıllar sonra.

Genç Mann, kendisi gibi bir yazar olan ağabeyi Heinrich’in yanında İtalya'dayken yazdığı romanının çıkardığı armonik gürültüden hoşnut ve nihayet bir konuda ailesinin diğer üyelerinden daha üstün olduğunu kanıtlamış olmanın sevinciyle gülümsüyordu.

Ve bir yandan da ölmeden hemen önce tüm aile bireylerini başucunda toplayarak her birine öğütler veren babasının, iki oğlunu da yazar olmaktan men eden kısa söylevini hiçe saydığı için duyduğu vicdan azabını da bertaraf edebilmişti bu sayede. Romanının basımından yirmi sekiz yıl sonra, elli dört yaşındayken İsveç Kraliyet Akademisi tarafından Nobel'le kutsandığında aynı şeyi düşünmüş olmalıydı; 'iyi ki yazar olduğunu'...

Her ne kadar kendisi gibi babasının son öğüdüne uymayan ağabeyi Heinrich ile sonradan onun gölgesinde kaldığını iddia ederek ters düşecek olsa da romanın yazıldığı dönemlerde aile mirasından kendilerine kalanları İtalya'da tükettikleri sırada iki kardeşin birbirine oldukça yakın oldukarı bilinir.

Kaderin tuhaf bir oyunu gibi Mann ailesinin hayatı da...

Onlar da tıpkı Buddenbrooklar gibi, tıpkı kitabın alt başlığında yazdığı gibi zamanla 'çöktü’ler çünkü. Azaldılar, nefretle kirlendi ilişkileri, kardeşlerin birbirlerine duydukları aşırı 'yakınlık'la zehirlendi, iki kız kardeşin intiharıyla kana bulandı ailenin günlüğünün tutulduğu kapkara, büyük defter ve Thomas Mann’ın kuşağını saran günahlar aynı biçimlerinde Mann’ın çocuklarının hayatlarına da sirayet etti.

Mann’ın altı çocuğundan üçü kendisi gibi eşcinseldi. Sonradan intihar edecek olan oğlu Klaus, çocukken tuttuğu günlüklerde, babasının tacizlerini anlattı. Bir türlü kimseye anlatamadığı bu tatsız durumdan kurtulmak için günlüğünü evin değişik yerlerinde unutmuş gibi yaptı.

Nihayet Bayan Mann bunları okuyunca evdebüyük bir kriz yaşandı ama her şey çok kısa bir sürede unutuldu. Annesi geçirdiği sinir krizinin ardından bu olaya gözlerini kapattı ve oğlu Klaus, bundan sonra hep fazla hassas, biraz hastalıklı ve zayıf bir oğlan çocuğu olarak kaldı; insanlardan beklediği aşırı ilgiyi ablası Erica'da bulan Klaus, Erica’nın hasta babasının bakımı için kendisinden biraz uzaklaştığını hissettiğinde buna dayanamadı; hava gazını açıp bileklerini keserek intihar etti.

Oğlunun intihar haberini bir konuşması sırasında alan baba Thomas Mann, kaldığı otele döndükten sonra günlüğüne "bunu annesine nasıl yapabildi?" diye yazdı kızgınlıkla. Kendisinin hayatı boyunca bastırdığı eşcinselliğini olanca açıklığıyla yaşadığı için oğlundan tiksindiği söylenen baba, oğlunun cenaze törenine de katılmadı. Oğul Klaus aile adını lekelemişti ona göre.

Ablası Erica ile arasındaki ilişki her zaman biraz sırlarla dolu olan Klaus'un intihar etmeden önce Erica'ya yaptığı akıllardan silinemeyecek son iyilik de Mann ailesinin kişisel ilişkiler bakımından şaibeli hayatına yakışır biçimde bir skandal olarak hatırlanacaktı. Klaus, lezbiyenliğini saklamayı başaramayan ablası Erica'nın adını ve tiyatro kariyerini temizlemek için onu kendi sevgilisiyle evlendirmişti. Her ikisi de eşcinsel olan evli çift kısa bir süre sonra ayrıldıklarında, Klaus ve Erica yeniden yan yana gelip uzun süren bir dünya yolculuğuyla yaralarını sarmaya çalıştılar.

Ama ölüm bu aileye her zaman fazlasıyla yakın duracak ve içlerinden birini daha almadan bu intiharlar silsilesinin sonu gelmeyecekti. Klaus'un intiharının ardından Berkeley'de profesör olan küçük kardeşleri Michael de babasının vasiyetine uyarak ölümünün yirminci yılında Mann'ın günlüklerine yayına hazırladıktan hemen sonra gizemli bir şekilde intihar etti.

Ama Mann ailesinin garip kadersizliği bununla da bitmedi. Mann’ın ikinci oğlu Golo ile diğer küçük kızkardeş Elizabeth, eşcinsel olan Golo’nun sevgilisinin evinde öldüler. Mann ailesinin Thomas Mann'dan olan kolu, geride iki kız çocukla sürecek gibi görünse de baba kütüğünü benimseyen bizim gibi toplumların tabiriyle 'kurudu'...

Tıpkı "Buddenbrooklar" gibi...

Cansu Yılmazçelik
Gerçek Edebiyat

Sosyal Medyada Paylaş

author

Gerçek edebiyat

gercekedebiyat.com yazarı,

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..