Yönetmen Tolga Karaçelik’in ikinci uzun metrajlı ve yine ilk filmi Gişe Memuru gibi çok ödüllü filmi Sarmaşık (2015) bir post-modern siyaset ve sanat masalı olarak Akp’nin, bütün muhaliflerin temsilcilerini Silivri’de tutsak edip “ileri demokrasi” söylemleri ve F tipi teşkilatın entelektüelleri aracılığı ile kamuoyunda zihinsel ve politik mistifikasyonyarattığı o “ılımlı yıllar”da çekilmiş olsaydı şayet çok daha bilinir, izlenir, görülür olabilirdi.

Ancak filmin hem Altın Portakal’da yarıştığı dönemde, yani geçen yıl hem de bugünlerde, kimsenin, Akp’nin zulmünü göre göre liberalizmden, eşitlikten, özgürlükten falan bahsetmeye yüzü ve mecali kalmadı. Zira, kendi tezlerini, tezlerinin anti-tezlerini yaşayarak çürüttü bu adam/kadınlar. Bu kez, Altan kardeşlerin Silivri’de mahpus edildiği bir kavşaktayız ve bu önemlidir, zira bunlar, yukarıda söylediğim zırvaların sembolleridir.

Sarmaşık, genel özet itibariyle "Bir armatörün iflas edip ortadan kaybolmasının ardından, deniz hukuku gereği gemide kalmak zorunda olan ve hiçbir yere gidemeyen beş gemici ile bir kaptanın arasındaki hiyerarşik mücadeleyi" anlatmaktadır. Ancak yönetmenin derdi elbette bu değildir sadece. Karaçelik, yarattığı karakterlerle bir başka veya pek çok farklı okumaya açık, yarı-politik bir film çekmiştir. Bu politiklik ise bir siniklikle maluldür. Eleştiriler karşısında, hayır aslında onu demek istemedim, yollu bir sızlanışa hazırdır yönetmen. Onun asıl derdi, soran olursa, “iktidar veya kişilerin psikolojik çöküşü”dür.

Filmin altı ana karakteri var. Çalıştıkları geminin sahibi iflasını açıklayınca, diğer personelin evine dönmesinin ardından, gemide kalıp ücret almayı planlayan beş çalışan ve tabii kaptan.

Kaptan. Hiyerarşik olarak en üstte, ilk ve son kararlar, sorumluluklar ona ait. O ne derse o oluyor. Bazen şefkatli bazen acımasız. Çocuklarını, yani çalışanlarını, hem sevme hem dövme yetkisine sahip. En yüksek otoriteyi, yani devleti temsil ediyor. Paternalist bir siyasal-sosyolojik yaklaşımla çizilmiş bir karakter. Zaten lakabı Bey Baba. Kimse ona Kaptan demiyor.

Baba’nın evlatları ve aslında hasımları; Kamarot Nadir, Usta Gemici İsmail, Gemici Cenk, Gemici Alper. Ve Kürt.

Kaptan, yeni sürecin başında, yani diğer personel gittikten sonra, İsmail’i yanına çağırır ve bundan böyle kendisinin gemide artık “sağ kol” olduğunu söyler.

Kaptan, yine Nadir’e de aynı şeyleri söyler ve gemide olup biten her şeyden kendisini haberdar etmesini, onun gözü ve kulağı olmasını ister. Alper, Cenk ve Kürt’ten bir beklentisi ve isteği ise yoktur Bey Baba’nın.

Zaman ilerleyip yiyecekler tükenmeye ve hepsinin kişisel iradesi zayıflamaya başladıkça düzen bozulur, başta Bey Baba’nınki olmak üzere, mevcut otoriteler sorgulanmaya başlar. Öfke, kolektif bir birlikteliğe değil, tekil savaşımlara dönüşecektir. Savaş başlamak üzeredir. “Cenk”i Cenk ve gemide en iyi anlaştığı arkadaşı Alper başlatır. Peki, ama neden bu ikisi?

Cenk Adana Demirspor taraftarı, lümpen, serseri, üç kağıtçı, tekinsiz, esrarkeş bir adamdır. Alper ise ona göre daha saf olmakla birlikte, onunla kader birliği etmeye her zaman hazır pafküf içen bir taksi şoförü, emekçi. Her ikisi de ortalama Türk vatandaşları olarak imlenmiş yönetmence. Salt iyi veya kötü değiller. Duruma ve çıkarlarına göre yol izlemeye hazırlar. İsimleri geleneksel Türk kültürü ile bütünleşik. Toplumsal-kolektif bilinçaltımızda “biz”i temsil ediyorlar.

Sağ kol İsmail’in tacizlerine daha fazla dayanamıyor Cenk ve bitmeyecek mücadele başlıyor. Filmin başından bu yana Cenk-Alper ile İsmail’in zıtlığı zaten ısrarla vurgulanıyor. Namazında niyazında, işini efendice ve layığı ile yapmaktan başka bir derdi olmayan İsmail ile haylaz, huysuz, gürültücü Cenk’in kapışmalarının üzerinde fazlaca duruluyor. Sebep ise filmin sonunda ortaya çıkıyor; Cenk, İsmail’i başından yaralıyor. Yani “hilafetin ilgası, şapka kanunu, tekke ve zaviyelerin kapatılması, Türkçe ezan, 28 Şubat vb. eylem ve süreçlerle hep ezilen” İslamcı-Doğucu kitlenin bir ferdi, bir kez daha şiddete maruz kalıyor!

Kürt mü? Hiç konuşmayan, iradesiz, ne denilirse yapan, herkese yakın herkesten uzak bir gariban. Ağzı var dili yok. Ezilen Kürt halkının bir mensubu olarak, her zamanki gibi, ilk bedeli o ödüyor. Buhranlı bir anında, Cenk evvela onu öldürüyor.

Bütün bu olanlara dayanamayan, geminin mutfak sorumlusu Nadir, ki Sulukuleli bir Çingene kendisi, odasında sessizce bileklerini kesiyor. Cenk, İsmail’i yaralar ve Nadir intihar girişiminde bulunurken gemide Kürt’ün de hayaleti dolaşıyor. Bununla başlayan gerçeküstü olaylar, İsmail ve Nadir’in yaralarından büyüyen ve gemiyi saran “sarmaşık”larla devam ediyor. Yani ortalama Türk yurttaş’ın öldürdüğü, yaraladığı, kırdığı, üzdüğü İslamcı, Kürt, Çingeneler her şeye rağmen yaşamaya ve mücadeleye, sarmaşık simgesi üzerinden, devam ediyor. Bütün bunlar olurken, Bey Baba, yani devlet ne mi yapıyor; kaptan köşkünde saklanarak bekasını sürdürmeye çalışıyor.

Özet: Gemide, yani Türkiye’de kaptanın, yani devletin himayesinde bulunanlar, yani Türk, Kürt, Çingene, İslamcılar birbirleri ile hiyerarşi ve çıkar kavgasına tutuşmuş ortalama ve makbul olan Türk, diğerlerine kaba kuvvet ile üstünlük kurmuştur. Tez budur. Metaforik dahi olmayan, frapan bir siyasal bakışla, körün gözüne parmak sokarcasına oluşturulan metin, en başta söylediğim, Türkiye liberallerinin otuz yıldır beynimize nakşettiği, Akp’nin yakın zamana dek resmi ideoloji haline getirdiği, çevre-merkez, devlet-sivil toplum karşıtlığı üzerinden temellenen, üçüncü sınıf Amerikan sosyolojilerinden aparılmışbu tezler, birkaç yıl öncesinin aksine kimsenin dikkatini çekmedi, çekmeyecektir de. Zira konjonktür ziyadesiyle değişti, politika ekseni kaydı. Artık seyrettiğimiz, çevrenin merkeze direnmesi değil, ki zaten böyle bir şey yoktu, çevre dedikleri siyasal İslamcı kitlenin önderlerinin toplumun geri kalan kesimlerini, devletin zor aygıtları ile ezişi ve yok edişidir.  

Hal bu iken, Tolga Karaçelik’in yarattığı bu dünya, başka bir bakış ile de okunabilir mi? Bu olanaklıdır ve yönetmen istemeden bize bunun fırsatlarını da sunmuştur.

Her şeyden önce, mevcut duruma, geminin deniz ortasında kalışına, gidişine dönüşüne sebep olan kapitali elinde bulunduranlardır. Devletin de halkların da “sahibi” onlardır. Devlet denilen örgütlenmenin iyiliğini kötülüğünü doğruluğunu yanlışlığını belirleyen de öyle. Çalışanların ücretini ödemeyen de aynı şekilde. Dinlerine diyanetlerine milliyetlerine tiplerine bakmadan herkesi, kendisine faydalı olmaları, yani çalışmaları, üretmeleri, hizmet etmeleri koşulu ile gemisine bindiren, ülkesinde barındıran de hakeza. Ve kazancına engel olaylar gelişince halkları birbiri ile dövüştürmekte bir sakınca görmeyen; savaşların, katliamların müsebbibi de yine sermaye sahipleridir, patronlardır.

Tolga Karaçelik kafası ile bakınca da bizi haklı çıkaracak çok fazla şey var filmde. Devlete yaranmak için her fırsatı kullanan dindar İsmail’e bakarak, zoru görünce gömlek değiştiren, sahtekar, emperyalistlere kul köle dincileri görmemek mümkün mü? Ya da hep susan, tarafsız kalan, topa girmeyen Kürt; acaba 12 Eylül referandumunda, Gezi isyanında iktidar ile arasının açılmasını istemeyen, hatta iktidara isyan edenleri darbecilikle suçlayan Kürt siyasi iradesi ile benzeştirilemez mi? İsteyen öyle isteyen böyle okusun. Moderniteyi eleştirerek aşmaya çalışan bir teoriden doğan sosyalizm taraftarlarının, sanki modernite öncesindeymişçesine, hala toplumdaki etnik ve dinsel bölünmüşlüklerin üzerinden film çekiyor, kitap yazıyor veya bunları tartışıyor olması geriliğin ta kendisidir. İçinde bulunduğumuz zavallılığın ifşasıdır.

Mekanik bir solculuk söylemi üretmek ve yeniden üretmek değil amacımız. İşçiler kardeş, patronlar kalleştir Türk Kürt ayrımı yapmayalım gibi safdillik hele; hiç değil. Egemenleri alaşağı edebilmek çok yönlü bir mücadele gerektirir. Kürt ezilmemiş midir, fazlasıyla ezilmiş, yok sayılmıştır hem de. İslamcı zarar görmemiş, inancı nedeniyle Batıcı laik despotizmin hışmına söylemsel boyutta da olsa uğramamış mıdır; fazlasıyla. Çingeneler, Ermeniler, Müslüman olmayan azınlıklar, inançsızlar dönem dönembüyük bedeller ödediler bu topraklarda; inkâr eder ve unutursak kalbimiz kurusun. Ancak Ermenileri göç ve göç yollarında telef ettiren, Rumları hiç bilmedikleri bir ülkeye gönderen, Alevileri yaktıran, devrimcileri astıranlar… Devleti ele geçiren ve yönettirenler… Beyazı yeşili fark etmez, laiki şeriatçısı fark etmez, hepsi burjuvalar değil miydiler? İş Bankası zihniyeti ile Cumhuriyet’i savaş zenginlerine teslim edenlerle, daha fazla ihale alarak rakibi patronların amına koyduğunu söyleyenlerin bir farkı yoktur. Bunlar daha fazla kazanç için analarının ipini bile satarlar, Anadolu’nun yoksul halklarını dövüştürmekten mi kaçınacaklar?..

Tolga Karaçelik, ilk filmi Gişe Memuru’nda da yine Sarmaşık’taki gibi, harikulade bir konuyu işlemiş ancak yine çarpık bakışı, yanlış bilinci ile işin üstesinden gelememişti. Yetenekli ve zeki biri olduğuna hiçbir şüphe yok yönetmenin. Ümit ederim daha iyi eserlerle yoluna devam eder kendisi.

Son. Ücretli çalışarak hayatını kazanan, futbol seyircisi, içkiyi sigarayı seven, keş, emekçi Türkler, Cenk ve Alper yani; yönetmenin hiç istemeden de olsa, bugün için ne yapmalı, sorusunun cevabının sahipleri olarak karşımızda duruyor. Belki bu ikilinin bir sınıfsal bilinci yoktur ve kavgacı, küfürbazdırlar; ancak isyan etme, ses çıkarma cesaretini haizdirler. Diğerleri kaderine razı iken onlar değildirler. Kürt, Çingene, Müslüman susarken, onlar bağırmaktadırlar.

Çıkış’ın işareti de bunlar değil midir?

Yalçın Küçük’ün söylediği üzere, Marks, Lenin okuyarak değil, mahallenin kızlarına sataşan serserilerle, dayak yer miyim, diye düşünmeden kavgaya giren adamlar olan sosyalistler için, bizim için, az şey midir Alper ve Cenk’in yaptıkları?
 

Alp Giray
Gercekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)