Salgın ve edebiyat

En son okuduklarımdan birisi Kurt Vonnegut’un Galapagos isimli kitabıydı. Ayrıca Asimov’un Robots and Empire serisinde de, bilimkurgu olmakla birlikte virüslerle ilgili çeşitli anlatımlar vardı. Sonuçta, insan nerede olursa olsun, galaksinin en uzak köşesine bile gitse, hayatın daha temel bir unsuru olan bazı virüsleri ve mikroorganizmaları yanında götürecek. Onlar, bizden çok daha eski yaratıklar, bizimle birlikte var oluyorlar ve bizden sonra da var olacaklar. Biz mikroorganizmalar olmazsa yaşayamayız ama onlar illa da bize bağlı değiller.

news-details
Deneme

İnsanın salgın karşısındaki tepkilerinin edebiyatta birçok kez yer aldığı, ilk kez aklıma Boccacio’nun Decameron’u ile geldi. Aslında kitaptan çok, film olarak izlediğim kimi sahneler takılıverdi.

Elbette, Chaucer’ın The Canterbury Tales kitabıyla birlikte dünyanın ilk hikaye derlemelerinden birisi olan bu eserde toplanmış yüz kadar hikayenin sadece bazıları filmlere konu olmuştur.

Yaşlı hafızam ara sıra okurken hayal ettiklerimle izlediklerimi karıştırıyor, ayrıca bazı şeyleri hangi dilde okuduğumu da çıkaramadığım oluyor. Yani doğru hatırlamadığım bir şey olmuşsa peşinen özür dilerim.

Her neyse, zihnimde konuyu evirip çevirmeye başlayınca, edebi eserlerde salgınla ilgili epey şey okuduğumu hatırladım. Kalanları birleştirince ortaya epey bir şey çıktı. Salgın çok çarpıcı bir olay olduğu için derin yer etmiş.

DECAMERON

Edebiyat meraklılarının iyi bildiği Decameron 14. yüzyıldaki bir veba salgınında geçer. İtalya’yı perişan eden veba salgınından kaçan yedi kadın ve üç erkek Floransa yakınlarında bir konağa kaçarak birbirlerine ilginç hikayeler anlatmak suretiyle güzel vakit geçirmeye çalışır. Giovanni  Boccacio (1313-1375) bu eserinde salgın günlerinde alıştıkları hayattan tecrit olan insanların moral sorununu tespit etmiş. Günümüzdeki "Covid" salgınında ise çoğunluk için oyalanma vesilesi olan internet ve televizyon olmasa herhalde çok daha ağır psikolojik sorunlar ortaya çıkardı. Dört duvar arasında sıkışmış insanlara hikayeler anlatılıyor ve ne kadar abuk sabuk olsa da onları oyalıyor. Kaç kişi başka şeylerle uğraşıyor veya belgesel filan seyrediyordur acaba.

KIZIL ÖLÜMÜN MASKESİ

Edgar Allan Poe’nın 1842 yılında kaleme aldığı The Mask of the Red Death'de (Kızıl Ölüm’in Maskesi) benzer bir kurguya sahiptir. Burada salgından kaçan Prens Prospero bin kişiyle birlikte sığındığı şatosunda vakit geçirmek için bir maskeli balo vermektedir. Ne var ki bu tecrit fayda sağlamaz ve ölüm insan şeklinde baloya sızar, prens başta olmak üzere tüm davetlileri öldürür. Poe acaba prense niçin Shakesepeare’ın yarattığı bir karakter olan Prospero adını vermişti? Sanırım bunun yanıtını bilemeyeceğiz. Belki hoşuna gittiği için, belki de hiç bilemeyeceğimiz bir atıf yapmak için. Merakımızı gideren olursa makbule geçer. Şu anda aklıma en yatan tez, “prosperity” kelimesinin zenginlik anlamına gelmesinden esinlenmesi ve onu herkesten önce öldürerek salgının ayırım yapmadığını vurgulamaya çalışması.

KOLERA GÜNLERİNDE AŞK

Latin Amerikalı bir yazar olan Marquez’in Kolera Günlerinde Aşk kitabı hafızamdan silinmiş gibiydi. Neyse, kütüphanemin Latin Edebiyatı köşesinde buldum. Orada kolera salgınından yararlanarak kendilerini bir nehir gemisinde karantina bayrağı çekmek suretiyle tecrit eden eski aşıkların derbeder hikayesi anlatılmaktadır. Aslında başta Yüzyıllık Yalnızlık olmak üzere Marquez’in eserleri genellikle bu talihsiz kıtanın hüzünlü hikayeleriyle doludur. Öyle ki, bir süre sonra okuduklarınıza şaşmaz hale gelirsiniz.

THE SCARLET PLAQUE 

Amerikalı yazarlardan söz açılmışken Jack London’un 1912 yılında yayınlanan The Scarlet Plaque isimli eserinden söz etmeden olmaz. Çoğumuz onu Vahşetin Çağrısı ve Beyaz Diş kitaplarından, bazılarımız da Pasifik denizlerindeki maceralardan hatırlarız. Ne var ki bu kez ormanları, karlı tepeleri bırakmış, okyanuslardan da kentlere gelmiş ve hayal ettiği salgın karşısında insanların çaresizliğini ve korkusunu anlatmıştır. Eski çağlarda hastalık bilinmeyen bir afet, Tanrı’nın gazabıydı. Tanrı’nın gazabı denilince, Eski Ahit’de putperestlere ve oradaki adıyla “Rabbın” gösterdiği yoldan çıkanlara gönderilen cezalar arasında en yaygın olanlar açlık ve hastalıktır. Keza, salgın, mahşerin dört atlısından birisi olarak eski kitaplarda yerini almıştır. (The Four Horsemen of Apocalypse). Eskiler, aniden geliveren bu afeti çok iyi bildikleri günahkar hayatlarına bağlıyorlardı.

Daha geriye gidilirse, Homer, Truva Savaşı sırasında Yunanlıların kampında çıkan bir salgının, kötü davranışlarından ötürü tanrıların gönderdiği bir ceza olduğuna değinmektedir. Günümüzde de böyle şeyler söyleyenler çıkıyor ama London’un yazdığı 1912’de hastalıklarla mikroorganizmalar arasındaki ilişkiler artık daha iyi biliniyordu. (İnsanlar en eskiden beri hastalığı kapanların veya cesetlerin ya da ceset atılan suların bulaştırıcı olduğunu anlamışlardı elbet ama nedenini bilmiyorlardı.) Bu durum bilimin bir çözüm bulacağı inancına yol açmıştı. Ne var ki, bilim hastalıklara neden olan mikroorganizmaların bazıları için aşı bulmakla birlikte, bir çoğu karşısında çaresizdi. Çaresizlik, altı yıl sonra ortaya çıkan İspanyol gribinde on milyonlarca insanın ölmesiyle kendisini iyice ortaya çıkaracaktı. Bu illetin dünyada kaç kişiyi öldürdüğü konusunda çok farklı rakamlar gezip durur. 20 milyondan başlar, 100 milyona kadar çıkar. Bilen yoktur. Bu nedenle ben de bir tahmin yapsam afaki olur. Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği yıkım ve açlıkla bünyeleri zayıflamış olan insanların daha çok öldüğü bir gerçektir ama bu hastalık, örneğin açlıktan etkilenmemiş olan Amerika kıtasında en sağlıklı kişileri de ayırıma tabi tutmadan öldürdü. Salgınların böyle bir yanı oluyor. İnsanlar arasında biraz ayırım yapsa bile, sonunda her sınıftan, her kesimden kurban alıyor. Elbette, fikren ve bedenen zayıf olanlar ve cüzdanı zayıflar daha çok gidiyor ama kimsenin garantisi yok. Her halükarda, Jack London, modern tıbbın salgınlara çare bulmakta yetersiz kalacağını öngören kişilerden birisiydi. Salgının dünyayı köklü bir şekilde değiştireceğini öngören distopik bir eserdir ki, günümüzde bu tema çok yaygın bir şekilde kullanılmakta, salgınla uygarlığın yıkılmasından sonra hayatta kalacak az sayıda insanın yaşayacakları kurgulanmaktadır. Film endüstrisi bu temayı çok sevmiş olup, seyirci bolluğu ilgi çekicidir. Herhalde milyonlarca yıl bıçak sırtında hayatta kalmış olmanın getirdiği bir “survivor” duygusuna hitap ediyor. Ya da her neyse.

VEBA

Albert Camus’un Veba’sı elimden defalarca geçti ama okumaktan hazzetmediğim yazarlardan birisidir. Bunun ilk nedeni, ta liseden beri İkinci Dünya Savaşı sonrası egzistansiyalizminden (varoluşçuluk) nefret etmemdi. Bu tepki bende nasıl oluştu bilemiyorum, ama muhtemelen ilk gençlik idealizmi içerisinde itici bulmuşumdur. Eski Ahit’i bile okumuşsun, bari onları da okuyuverseydin diyen olabilir ama kutsal kitapları sonradan ve çok ilginç bir tarih kitabı gözüyle elime almıştım. Halbuki, savaş sonrasının kasvetli varoluşçuluğu, bizim o günlerdeki (1960’lar) dümdüz pozitivist rasyonellik anlayışımıza çok ters geliyordu. O dönemlerin bakışında, her ne kadar sözde hedef insan ise de, bireye odaklanmak bozucu bir şey gibi geliyordu. Her neyse, kitap, Fransa’nın bir vilayeti olduğu dönemde Oran’daki bir salgını anlatır. Şehir tam anlamıyla tecrit edilmiştir ve orada da doktorlar hastalığa çare bulamamışlardır. Zaten bulsalar salgın olmaz veya bu kadar uzun sürmezdi. Camus, bir nevi solculuktan gelmiştir ama yerli ahaliyi adeta yok sayarak Avrupalıların dramlarını işlemiştir. Zaten yerlileri kim takardı. Kimileri 1947 yılında yayınlanan bu kitapta salgının ve otoriter kent yönetiminin Nazi işgalini simgelediğini söylemiş, salgın bitince sevinçle sokaklara dökülen insanların sevinciyle işgalin bitmesi arasında paralellik kurduğu düşünülmüştür.

GALAPAGOS

Kurt Vonnegut’un Galapagos adlı kitabı iki kere okuduğum nadir edebiyat eserlerindendir. Kitapta, dünyada meydana gelen krizin akabinde bu kez çok garip bir virüsle karşı karşıya kalınır. Çok farklı köklerden gelen küçük bir grup Galapagos adalarından birisine sürüklenip orada tecrit olur. Tüm diğer insanlar üreyemez hale düşerken, onlar yaşama devam ederler. Bunu izleyen bir milyon yıl içerisinde bazıları adadan ayrılıp dünyayı keşfe gitse bile, hiç birisi geri dönmez ve  onlar da üreyemediği için insanlık sadece bu adada sürer. Virüs hamilelerin canlı doğum yapmasını engeller. Ne var ki adada kalanlar da giderek değişmiştir. Ağırlıkla balık yakalayarak beslendikleri için fok gibi deniz memelilerine benzemeye başlamışlardır. Elleri bir nevi yüzgeç benzerine dönüşürken, balıkları yakalamak için çeneleri uzar. İhtiyaç olmadığı için, kullandıkları kelime haznesi de çok azalır. Ama, bir milyon yıl sonra bile gençler akşamları plajda gülüp eğlenir ve şakalaşırken bazı açılardan günümüz insanlarına benzerler.

ROBOTS and EMPİRE

Asimov’a gelince, o bir biyolog olmasına rağmen tarihten çevreye ve bilim kurguya kadar yüzlerce kitap ve binlerce makale yazmıştır. Robots and Empire serisinde dünyamızı zehirleyen insanlar yeraltı kentlerinde yaşamaya başlamış, uzaya çıkan ilk dalga yaşama uygun 50 adet gezegende robotlara dayanan ileri uygarlıklar kurmuşlardır. Bunlar giderek farklılaşmış olup, daha mikroplu olan dünyalı insan atalarıyla karşılaşmak istememekte, mecburen muhatap olurlarsa da hastalık kapma endişesiyle onlara dokunmaktan kaçınmaktadırlar. “Spacer” denilen bu ilk dalga insanlarının engellemesine rağmen “settler” adı verilen ikinci bir insanlık dalgası uzaya çıkarak ayrı bir kolonizasyon başlatır. Onların bazıları da gezegenlerine uğrayan uzay seyyahlarını mikrop bulaştırarak öldürme yoluna gitmektedir. “Spacer”lar ise birbirleriyle teması dahi son derece azaltmışlar, anneler çocuklarının bakımını robotlara emanet ederek kendi uzak yerleşimlerindeki yalnızlıklarına çekilmişlerdir. Uzak durmak istedikleri ve dünyamızı yaşanmaz kılarak yok etmek istedikleri ama uzaya yayılmalarını başaramadıkları “settler” grubu daha sosyaldir.

BAŞKA KİTAPLAR

İşte, Eski Ahitten uzaya uzanan kısa bir tur attık,  hepsinde hastalık ajanı olan virüs veya mikroplarla karşılaştık. Daha yüzlerce kitap ve film vardır. Herkesin kendi okumalarından da hatırlayacakları eserler mutlaka vardır.

Salgın konusu edebiyatta ve sinemada korkunun yanı sıra çoğu halde ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile birlikte ele alınmıştır. İnsanlar sosyal ilişkilere ihtiyaç duymakta ama ölüm korkusu nedeniyle başkalarına düşmanlık beslemektedirler. Kimi zaman aralarından idealistler çıkmakta ama genel eğilim tecrit, karşıtlık ve çatışma yönünde olmaktadır.

İster Boccacio’nun kırlara kaçan Floransalı gençleri, ister uzayda yeni uygarlıklar kuranlar olsun, hepsi mikroplulardan kaçmaktadır.

İnsan, kendi vücudu içerisinde, kendisinden çok daha kalabalık olan, çeşitlerinin sayısı bile henüz ortaya konulamayacak kadar çok olan (akıllı tahminler iki yüz bin türden söz ediyor) bir mikrop grubuyla birlikte yaşıyor ve onlara muhtaç ama bazen yeni bir tanesiyle karşılaşıp perişan olabiliyor.

Bu mikroorganizmalarla ilişkimizin yakınlığını anlamaya başlayalı daha iki yüzyıl bile geçmedi. Belki ancak bunu tam anlayınca kendimizi özel görmekten vazgeçerek kemale ereceğiz.

Ama belki de onlar yolumuzu şaşırdığımız için bizi tasfiye edecek, bu güzel eserleri okuyacak kimse kalmayacak.

Ve son belki: bu bir tercih konusu olmayabilir.

Mehmet Tanju Akad
Gerçek Edebiyat

Sosyal Medyada Paylaş

author

M. Tanju Akad

gercekedebiyat.com yazarı,

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..