Denizin kıyısında, alacakaranlığa yayılmış sisin içinde yürüyorum. Sanki dünya yeni kurulmuş ya da uzun bir zaman önce terk edilmiş… Tepelerde birikmiş biçimsiz yapılar bile sisin şehre verdiği yabani sevimliliğin koynunda, usta sanatkârların elinden çıkmış görkemli eserlere benziyor.  
Dumana batmış denizden gelen hafif esinti üşümemi çoğaltıyor. İçim eziliyor. Karnım aç.  
Az ötede, on, on beş adım ötemde hasta bir köpek ve başında kötü yürekli bir karga… Karga, bitkin köpeğin kuyruğunu dümdüklüyor. Köpeğin sanki son adımları… Üç beş pati öteye kaçıyor, boz renkli köpek. Karga tacize devam ediyor.  
Kargalardan, sırtlanlardan birde insanlardan nefret ediyorum. İnsan soyu, karga ile sırtlanın karışımıdır aslında. Kötüdür insan, gaspçıdır.  
Elime irice bir taş alıyorum. Kargayı hedefliyorum. Belimden aldığım güçle taşı kargaya doğru fırlatıyorum. Taş, köpeğin başında patlıyor. Köpekten iç parçalayan iniltiler yükseliyor. Köpek ağlaya ağlaya uzaklaşırken, karga o iğrenç kahkahasıyla birlikte boz renkli köpeğin üzerinden yükseliyor. Bir taş daha bulup, fırlatıyorum. Taş köpeğe yakın bir noktaya düşüyor.  
Sakarın tekiyim ben. En iyisi salt küfür etmek… Gırtlağımı parçalıyorum. En kirli sözcükleri yan yana getiriyorum. Kargalardan nefret ediyorum. Zavallı köpeğin canını yaktım üstelik. Sakarın tekiyim ben. O karganın kanını içsem doymam.  
Ettiğim küfürlerden yorgun düşüyorum. Geceyi geçirdiğim çimlerin üzerine yayılıyorum. Denizden gelen motor sesi…  Bu ses beni bir parça da olsa dinginleştiriyor. Yanaklarımdan süzülen yaşın eşliğinde inceden gülümsüyorum.
*****
Geceyi, sisi, yaraladığım zavallı köpeği, martı çığlıklarını, balıkçıları, sakarlığımı, geçirdiğim sinir nöbetini kıyıda bırakıp, birbirine benzeyen yapıların arasında kös kös, biraz da üşüyerek evime doğru yürüyorum. Sis buralarda tıpkı benim gibi varlığını yitirmiş.    
Derken bir fare ile bir kedi çarpıyor gözüme. Fare kedinin üstüne doğru yürüyor. Beni ilgilendiren bir durum değil bu ama nedense öfkeleniyorum. Koskoca kedinin çocuk yumruğu büyüklüğündeki fareden korkması sinirlerimi geriyor. Belki de güdülerim iteliyor beni farenin üzerine. Fakat şaşırıyorum. Fare kaçacağına üstüme yürüyor. Farenin yerine kedi kaçıyor. Ben birkaç adım gerileyip ayağımı havaya savuruyorum, “git ulan!” diye bağırıyorum. Fare, bana mısın demiyor, üstüme üstüme geliyor. Çocukluğumda duymuştum sanırım, farelerin paça altından erkeğin cinsel organına doğru tırmandığını… Müthiş bir tiksinmeyle çiğniyorum hayvanı. Pis bir sıvı akıyor fareden, tiksintimi artıran sesler yükseliyor. Ayağımın ucuyla sertçe bir tekme atıyorum bu yürekli hayvana ama ıskalıyorum. Ayağımın tabanından saç tellerime kadar, özelliklede sağ bacağımda korkunç bir kirlenme hissediyorum.  
Geldiğim yolu geri dönüyorum, sokağın başında az önce açılırken gördüğüm bakkaldan birkaç bira almak için. Önce bir temiz yıkanırım. Sonra da biraları içer, temiz bir uyku çekerim diyerek kendimi sakinleştirmeye çalışıyorum.  Elimde bira dolu torba bakkaldan çıkarken mırıldanmaya devam ediyorum, bundan sonra hayvanlar arasındaki ilişkilere karışmamam gerektiğine dair. Bana mı kalmıştı avcılık özelliklerini yitirmiş sosyete kedisini kollamak. Sabah sabah bir köpeği yaralamış, bir de fare öldürmüştüm.
Vicdanımdaki yarığı küçültmeye çalışırken az önce kolladığım, o yumruk kadar fareden korkan kedinin, zavallı fareyi ıssız bir köşeye bile götürmeden, yol ortasında yemekte olduğunu görüyorum. Bu nasıl bir kancıklıktı. Yoksa dünyanın özünde mi bir kahpelik vardı?

Elimi torbaya sokuyorum. Şişeleri şangırdatmamaya çalışarak şişelerden birini çekiyorum. Şişeyi iyice kavrıyorum ve belimden aldığım güçle şişeyi kediye doğru fırlatıyorum.

Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)