Niyazı Berkes hocanın gözüyle Abdülhamit ve dönemi…
Tanzimat Batıcılığına karşı tepkinin… yani Kanun-u Esasi rejiminin kaçınılmaz sonucu Abdülhamit rejimi oldu.
(Tanzimat aydınları ile) Abdülhamit arasındaki çatışma, Batılılaşma ve “biz” ile ilgili meselelerden değil, üzerinde uzlaşılmış olan saltanat ve hilafet anayasası düzeninde egemen iradenin toplumun temsilcisi parlamento mu, hükümet mi, yoksa sultan – halifede mi olacağı meselesinden çıkmıştır.
(...) Abdülhamit’in anayasa karşıtı olduğu sonradan çıkma ve Türk toplumunun karşılaştığı baş meselenin bir anayasa meselesi olduğu sanısının devamından doğma bir şeydir. Bu kişilerin temsil ettiği çatışmalar bu baş meselenin kendisi üzerinde değil, istenen yasalı düzende egemenliğin kullanılması meselesindeydi.
Abdülhamit rejimi, ne eski Osmanlı -İslam, ne de yeni Batıcı- Tanzimat rejimine benzer. (...) Abdülhamit rejimi başka bir “biz” cilik görüşünün yeni İslamcılık anlayışının zaferi ile sonuçlandı. Abdülhamit rejiminin üstün görüşü İslamcılık oldu. Bu rejimin, Türk toplumu için ne felaketli bir rejim olacağını, anayasa reformu ile önleneceği sanılan yıkımın nasıl otuz üç yıl daha süreceğini kimse kestiremedi.
BATI İSLAM UYGARLIĞININ GÖBEĞİNDE
Bütün dünya Müslümanlığında Abdülhamit’in siyasette en bağımsız İslam hükümdarı olduğu sanısı olan devirde Batı, her türlü temsilcisi, her türlü aracı ile bu İslam İmparatorluğu’nun içinde cirit oynamaktadır.
O devirde bir Türk İstanbul’dan Halep’e bile zor giderdi. O da Cevdet Paşa gibi bir devlet adamı ise. Eğer aydınsa, Bursa’ya bile zor giderdi. Eğer halktan ise, en kabadayısı mahallesinin ötesine ancak gidebilirdi.
İmparatorluğun topraklarında asıl trafik Batılıların elinde. İngiliz, Alman, Fransız, Rus mühendisleri, arkeologları, seyyahları, coğrafyacıları, haritacıları, bitki ve hayvan bilginleri dolaşıyor. Ellerinde aletler, dağını taşını ölçüyorlar, haritalarını çiziyorlar, madenlerinden, petrollerinden örnekler alıyorlar. Topraklarını kazarak, tabaka tabaka medeniyetler çıkarıyorlar, altlarında katır, sırtlarında çadır, bizim Müslümanlıkla meşgul aydınlar gibi yol yok, geçit yok demeksizin, el atmadık yer, karıştırmadık köşe bırakmıyorlar. Adamlar hayretler içinde; dünyanın tarihçe, uygarlıkça, kaynaklarca en zengin bir bölgesinin üstünde atıl ve fakir bir millet oturuyor. Bu böyle olmaz, yağma yok demeye başlıyorlar.
Batı, İmparatorluk topraklarının üstünde mühendis, zoolog, coğrafyacı ve madenci olarak ayaklanmış böyle dolaşırken, Batıcıların o kadar özlediği “hürriyet” ile “maarif”e, …karşı olumsuz davranış alabilen devlet, Düyun-u Umumiye’ye yan bakmak şöyle dursun, onun önünde eğilmiş, ondan medet umuyor. (...) Bu Düyun-u Umumiye Türkiye’nin köşesini bucağını, hesabını kitabını Türklerden daha iyi biliyor. Devletin yegane derin nüfuz sahibi olan, eli her yere uzanan teşkilatı; hafiye ve emniyet teşkilatıdır. Onun dışında en önemli işlerde Batı uygarlığının kalesi Düyun-u Umumiye ön safta. Maliye, nafia (bayındırlık işleri) ve önemli yatırım işleri tamamıyla onun sahası. Bütün kaynaklara el konmuştur.
İSLAMCILIĞIN SONUÇLARI
Abdülhamit rejiminin efsaneye ve yalana dayanan ideolojisi göz önündeki gerçeklere rağmen, kahramanca bir inatçılıkla otuz üç yıl sürdü; Türk toplumu Batı uygarlığının şahmerdanı altında sıkıştırıla sıkıştırıla teneke gibi kupkuru, ipince bir hale getirildi.
Türk toplumunu bu hale getirdikten başka toplumsal düşün hayatını da kuruttu; üstelik Batıcılığı da, Osmanlıcılığı da, İslamcılığı da adamakıllı dejenere ederek üçünün de iflasını meydana çıkardı. (...) Batıcılığın da, İslamcılığın da anlamsızlıklarını kavramak isteyenler bu devri her açılardan incelemelidirler, ondan çok şeyler öğrenebilirler. Burada çok kısaca bunları birer birer kaydedelim:
Abdülhamit döneminin Batıcılığı, Tanzimat’ın başlattığı Batılılığın daha da kötüsü olarak devamı oldu. Menderes zamanında olduğu gibi, tüketim Batılılığı şeklinden sömürgenlik Batılılığın sınırlarına kadar gelindi. Batı uygarlığının eserleri sadece dar sınıfların tüketimi için, ulusunun emeği ve mülkünün tabiat kaynakları, Batı uygarlığının kendi üretimi için tüketeceği maddeler oldu. Devlet de, toplum da ekonomide Batı uygarlığının kölesi haline geldi. Peykçilik politikasının kucağında başlayan Tanzimat Batıcılığı, böylece Avrupa uygarlığının ağırlığı altında can verdi.
Abdülhamit döneminin İslamcılığı da aynı derecede iflas etti. Kapıları Batı ekonomisine apaçık duran bir toplumda bir İslam uygarlığı bile kurulamayacağını korkunç bir şekilde ispat etti. İslamcılığın güya Batı siyasi kudretine karşı gelecek diye İslam aleminde yürütülmek istenen kampanyası, Batı uygarlığına karşıt bir İslam Enternasyonali yaratma yerine, Hindistan’a mı olur, Arap memleketlerine mi olur, nereye gittiyse, ne hikmetse, oralarda Türk hilafetine düşman İslam milliyetçilikleri yarattı. Elbette, emperyalist Avrupa’nın valileri, oryantalistleri ve okulları armut toplamıyorlardı.
Abdülhamit dönemi Osmanlıcılığı da iflas ettirdi. Balkanlarda Bulgar, Sırp, Yunanlı ayaklanmaları, Rum kilisesinin azgınlıkları, Ermeni nasyonalistlerinin çete ve tedhiş hareketleri ile çiçeklendi. Türk’ten gayrı bilcümle tab’a-i şahane, Çerkezlere varıncaya kadar milliyetçilik sevdasına koyuldu. Avrupa’da Hıristiyan katliamcısı bir kızıl sultan efsanesi yaratılmasına yol açan olaylarla bütün Türk ulusuna dünya ölçüsünde kötü bir şöhret kazandırıldı. Türk aydını tuhaf bir duruma düştü: İstibdat aleyhine çalışırken kendini başka milliyetlerin istiklal davalarına hizmet eder durumda buldu. En ünlü hürriyet şairimiz, Avrupa tab’alı ve bir Avrupa sefirinin himayesinde olan bir Ermeni nasyonalistinin attığı bombayı takdis eden bir şiir yazmak mevkinde kaldı. “Biz”in ne acayip, ne anlamsız bir kavram haline geldiğini düşününüz! Bu gibi hürriyet şiirlerine karşılık, Türk aydını tek bir devrim şiiri yazamamıştır!”
AYDININ KARŞILAŞTIĞI ANOMALİLER
Fakat Türkiye deki aydın kitlesinin, başka geri kalmış toplumlara kıyasla daha ilerici eğilimde olmasına karşılık, onun çok önemli bir eksikliği vardır: Okumuşlar kütlesi, istediği değişikliklerin yapılmasında kendini etkili yapacak bir kuvvetten yoksundur. Bugün bile birçok geri kalmış toplumların uğraşılarında aydınların gösterdiği örgütlü uğraşı geleneğinden Türk aydınları şaşılacak ölçüde yoksundur. (...) Türkiye’deki aydın ilericiliğinin, toplumculuktan uzak veya toplumculuğun sadece lakırdısı edilen bir doktrincilik olarak kalışı, ona özgü bir anomali olan bireyciliği bundandır. Aydının kendisi toplumsal bir kitle teşkil etmediği gibi, toplumun sınıfları da kendisiyle birlik değildir. Sonuçta aydının işi, sadece bir fikir yayma işi olarak kalıyor. Bu fikirler ne kadar yayılıyor, ne kadar etki yapıyor, bilinmez ve aranmaz, sadece okumuş arasında etki yaptığı muhakkak.
AYDIN ve DEVLET
Aydın toplumsal etkisizliğini anlayınca ister istemez umudunu gene hükümete bağlar ve burada bizim topluma özgü ikinci bir anomali ile karşılaşır: Hükümet ne kadar toplum sınıflarından bağımsızlaşır ise devrim şansı o kadar artar; ne kadar sınıfların etkisi altında olursa bu şans o ölçüde azalır. Bunu, Meşrutiyet devri aydınının “hürriyet” ve bugünkü aydının “demokrasi” ideallerine uygulayarak ifade edersek şöyle olur: Hükümet ne kadar aydının istediği bireyci hürriyeti vermeyen ya da halkın iradesine dayanmayan bir hükümet olursa devrimci olma şansları fazladır; hükümetin hürriyetçi ve demokrasici olduğu zamanlarda ise bu şanslar azalır!…
(...) Uzun yıllar gericinin ilericiye üstünlüğü, ilericinin bireyciliğine karşı başarılı şekilde toplumcu olmasında idi…
(...) İşte bu iki anomali, ilk defa olarak Meşrutiyet devrinde fark edilmeye ve bunun sonucunda ilk defa olarak aydın, kendisi ve halk ile ilgisi konusu üzerinde düşünmeye başladı.
Gerçi Tanzimat döneminde de okumuşlar, hükümete karşı değişiklik uğruna savaşa başlayınca, istediklerini gerçekleştirme kudretinden yoksun olduklarını görmüşlerdi. Avrupa’da bulunan Yeni Osmanlılar, kendilerine para yardımında bulunan zengin Mısır Paşası hükümetle uzlaşıp parayı kesince, ne yapacaklarını şaşırdılar. O zaman anladılar ki kendileri devrimcilik şanslarından mahrumdurlar. Kimisi umudu iyi bir padişahın gelmesine, kimisi iyi bir sadrazamın tayin edilmesine bağlayıp birer birer memlekete dönmeye başladılar. Hiçbirinin hatırına halk gelmiyordu. Çünkü reayalıktan yeni çıkmış halkta siyasi bir rol görmedikleri gibi okumuşun istediği değişiklikleri (bu değişikliklerin İslamlığa tıpatıp uygun olduğuna inandıklarından) halkın da istediğine, ancak hükümletin istibdadı veya cehalet yüzünden bu isteklerini gösteremediklerine inanıyorlardı.
(...) Türk okumuşluğunun asıl folluğu bu devirdir. Bu devrin okumuşlara verdiği vasıflar zamanımıza kadar kaybolmamıştır. Tanzimat’ın peykçilik döneminden sonra gelen Abdülhamid’in sömürgelenme rejimi dört çeşit okumuş kütlesi ve geleneği yarattı:
1- Kapıkulu okumuşlar,
2- Toplumdan kaçan bireyci, hayalci, sanatçı okumuşlar,
3- Tüm köksüzleşmiş yabancı kuklası züppe veya alafranga okumuş,
4- Polisin devamlı ilgisi sayesinde hiç gelişemeyen, göz açamayan ciddi aydınlar.”s
YORUMLAR