Şurası kesin ki, estetiğin ne olup ne olmadığı konusu yüzlerce yılın sorunudur. En eskilerinden başlamak gerekirse, Antik Çağ düşünürlerinin konu üzerindeki çalışmaları elimizdeki temel kaynakların başında gelir. O noktadan hareketle, Orta Çağın skolastik yaklaşımını geçtikten sonra günümüze değin belli başlı önemli felsefecilerin, anılan sorun üzerine kuramlar ürettiğini yeniden belirtmeye gerek var mı bilmem. Yalnızca adlarını listelemek bile, değişen zaman içinde konunun değerinden bir şey kaybetmediğinin açık kanıtı sayılabilir.

Buradaki temel sorun, güzelin ne olduğu yanında güzele ulaşmanın yollarını araştırmak olsa gerek. Başka bir anlatımla, estetik, sanat aracılığıyla dünyaya bakışın ve onu yorumlamanın farklı bir adıdır. Yorumlama sırasında yapılan açıklama elbette özneldir ve sanatçının bakış açısını yansıtır. Ancak, sanatçıyı çağının ortak bilinci sayma gibi bir yaklaşımı akılda tutarsak o zaman burada sözü edilen öznelliğin bir ölçüde toplumsallığı da içeren bir özellik göstermesi kaçınılmaz olur. Bu işi yaparken de, tutulan yol ve yöntemlere etki eden etmenlerin nedenlerine eğilmek gerekiyor galiba.

Dönemlere göre değişen değer yargılarının bulunması doğal. Onlardan söz ederken, o çağa özgü ekonomi, politika ve dinsel eğilimlerin belirleyici etkilerini göz önünde bulundurmanın gerekliliği de açıktır. Giderek, belli bir coğrafyada yaşayanların sahip olduğu kültürel yapılanmadan söz etmek zorunluluğu bile var. Elbette anılan etmenlerin estetik üzerinde doğrudan bir etkisi görünmeyebilir. Çünkü onun kendi iç dinamiklerinin, yasalarının olduğu bilinmez değil. Bu anlamda estetiği, kültürel oluşumun özel bir alanı olarak kabul etmeliyiz. Nasıl ki kültür, belli bir coğrafyada yaşayan insanların ortaklaşa kurup ortaya koydukları bir yapılanmanın adıysa, aynı koşulların bir estetik anlayış doğurması da kaçınılmaz bir olgudur. Biraz karmaşık gibi görünse de ilerleyen bölümlerde ne demek istendiği konusu daha açık olarak anlatılacaktır.   

Başlarken, yapıttan yola çıkarak, onlar üzerinden biçimleme ve dışavuruma dayalı yorumlamanın sistematize edilmesinin ilk aşama olacağını belirtelim. Ayrıntıları üzerinde durulacak bu söylemin. Söz konusu işlemin, içinde filizlenip boy verdiği toplumdan etkilenmesini normal karşılamalı. Yapıt, üzerinde doğup geliştiği toplumun kültürel yapısından önemli özellikleri içerir. Bu etkinin yansıması doğrudan olmasa bile, uzak çağrışımlar anlamında kendini duyumsatır. İşin o noktasında sanatın evrensel kuralları eşliğinde ortaya konan yapıt, üzerine eklemlenen bireyselliğe bürünmüş olarak doğar. O bireysellik, sanatçının öznel duyuş ve düşünüşünün, algılarının sonucunda var olmuş kişilikten başka bir şey değildir. Sonuçta, ortak bilinç diye bir kavram var orta yerde. Toplumsal bilinç de dediğimiz şeyin, bireydeki tekil bilinçten yola çıkarak onu aşan bir yapı gösterdiği bir gerçekliktir. Bu aşamada, bir dönemin yapıtları incelendiğinde, içerdiği değerleri yorumlarken o yapılanmalara değinmeden geçmek doğru olmayacak. En azından, sanatçının yapıtında, yaşadığı dönemiyle ilişkilerinin izdüşümleri yansıyacaktır.

 Mademki dönemlerden söz ediliyor, o halde, karşılaştırmalı bir yöntemle aynı dönemde farklı coğrafyalarda ortaya çıkan benzemezliklere değinmek gerek. Aynı şekilde zaman etmeninin rolünü de göz önünde tutmalı. Eşzamanlı eğilimler olduğu kadar, değişik zaman aralıklarındaki ilişkilerin önemini, unutulmaması gerekenlerin arasında saymalıyız. Sanırım esas sorun tam da bu noktadadır. Çünkü tarihsel sürecin ritmi her toplum için ayrı hızda seyreder. Gelişmişlik düzeyi bir ölçüde bunun kanıtı sayılabilir. Orta Çağı yakalamış ve aşarak bugünlere gelmiş bir toplumuyla, yine, günümüzde yaşayan ama o dönemlerin düşünce yapısından kurtulamamışlarını başka nasıl açıklayabiliriz yoksa? Denilecektir ki, bugünün dünyası teknolojinin gelişimiyle büyük sıçramalar yaparak toplumlar arası eşitsizliği –görünürde- büyük ölçüde gidermiştir.

Kültürel düzey farklılıkları bir yana, teknolojinin olanaklarına erişim bir yana. Bu ikisinin, çoğunlukla ve bilinçli olarak birbirine karıştırılarak bir tür eksikliği kapamada kullanıldığı biliniyor. Özellikle geri kalmış toplumlarda çokça başvurulan bir savunma mekanizmasıdır bu yöntem. En gelişmiş teknolojik donanımları kullanmanın uygarlaşmayla eş tutulması, ancak pazar durumuna düşüldüğünü gizleyen bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Görünürde çağdaşlığı çağrıştıran böyle bir yaşam modelinin ortaya koyup geliştireceği bir kültürel yapılanma olmayacağı açıktır. Çünkü özünde felsefesiz bir kültürün yaşama ilişkin söyleyeceği fazla bir şeyler olamaz. Hele estetik gibi daha yoğunluklu bir kültürel alanın, ancak yerleşik değerler içinde var olacağı bilinen bir gerçeklik. Söz konusu kavramın gelişip üzerinde yorumlar yapılabileceği toplumların belli bir yetkinliğe ulaşmış olması kaçınılmaz bir olgudur. Batı düşününde ortaya çıkan skolastik estetik bile dinsel köklerine sıkı sıkıya bağlılığına karşın kentlileşme süreci içinde düşünülür ancak. Günümüzün moda deyimiyle, zamanının “muhafazakâr” anlayışını simgeleyen söylemler Aquino’lu Tomaso’nun (1225-1274) sözleriyle açığa çıkar. Kuşkusuz bu tarihten daha gerilere uzanan dönemlerdeki adları göz ardı edemeyiz. Daha önce başka bir yerde değinildiği gibi idealist görüşün savunucusu Platon’a (İ.Ö. 427-347) göre bu dünyada görülen her nesne daha önceden var olan bir İdea’nın taklidinden başka bir şey değildir. Gerçek böyle olunca bunların yeniden anlatımına gitmek yansımanın yansıması sayılacağı için geçersiz sayılır. Aristoteles, (İ.Ö. 384-322) bu düşünceye karşı çıkar. Çevremizde gördüğümüz nesneler bir gerçekliktir ona göre. O nedenle de sanat gerçekliğin taklididir. (Mimesis) Anımsayalım, Rönesans’ın büyük ustalarından Raphael (1483-1520) “Atina Okulu” adlı resminde izleyicinin dikkatini bu düşünsel çelişkiye toplar. Kalabalık figürlü tablonun merkezinde yer alan Platon idealist düşüncenin simgesi sayılabilecek bir hareketle gökleri imlerken, sığındığı metafiziğe göndermede bulunur. Aristoteles ise, asıl gerçekliğin bu dünyada olduğunu vurgulamak için eliyle yeri, üzerinde yaşadığımız dünyayı gösterir bizlere.

Aquino’lu Tomaso’ya dönersek, o da güzelliği meydana getirenin düzen olduğunu vurgular.

Yeniden Platon’a bir gönderme yapmakta sakınca olmamalı. Düşünürün kurmayı düşlediği ideal “devlet”ine şiir ve şairin (sanatın) girmesi yasaktır. Kısacası sanata yer yoktur orada. Benzer bir eğilim olarak dikkatleri çeken, İslamlıktaki, şairlerin cehennemlik sayılma anlayışının köklerini de burada aramak gerekmez mi acaba?   

Anlaşılacağı üzere günümüzde uç veren ve yeni gibi görünen tartışmaların kökü çok derinlerden geliyor. Sanatın uzun tarihi içinde dönemlere göre eklenen görüşlerle zenginleşen konu, günümüzde dallanıp budaklanmıştır. Çağdaş estetiğin gelişen teknolojiyle ilintili yeni sanat akımları karşısında gösterdiği tavır ayrı bir incelemenin konusudur.

 Bugün gelinen noktada ortaya salınan “muhafazakâr estetik” konusunu anlayabilmek için nasıl bir ortamda gündeme getirildiğinin doğru anlaşılması gerekiyor. Bu sözlerin öncesini, muhafazakâr kültürün artık yerleşti(rildi)ği anlamına gelen bir anlatım süslüyordu galiba. Doğrusu, “muhafazakâr”lıkla hedeflenin arap-islamik öğretiler olduğu anımsanırsa yeniden Platon’u anımsamamak yanlış olmaz. Adı geçen öğreti, aynen Platon gibi, bu dünya gerçekliğini yadsır görünür. Kitlelere öğütlenen, bu dünyanın geçici olduğu ilkesi doğrusu pek hoştur. Gerçekliğin yerine sanal kavramlar koyarak onu gerçeklik olarak sunmak her şeyi tepetaklak etmekle eşdeğerde bir görüşten başka bir şey değil çünkü. Şimdi, içinde bulunulan gerçekliği yok sayarken bunu yalnızca yönetilenlere öğütlemek nasıl bir mantığın sonucudur acaba? Çünkü öne sürdükleri bu görüşe inanmadıklarının açık kanıtı yaptıklarının hesabı sorulduğunda ancak allah’a hesap vereceklerini söylemelerinde yatar. Sanal bir hesap verme yeri olduğunu söyleyerek kendilerini buradan kaçırıp, o görünmez, bilinmez yere erteletmelerine karşın kendileri gibi düşünmeyenleri gerçek mahkemelerde yargılatıp cezalandırmalarının ardında yatan şark kurnazlığını görmemek olmaz. İşte bu durum, tıpkı Platon’un bu dünyadaki nesnelerin daha önceden var olan bir İdea’nın taklidinden başka bir şey olmadığı görüşüyle örtüştüğünün ve ondan etkilendiğinin açık kanıtı değil mi?

Bizde son zamanlarda moda olan bir eğilim var. Her durum ve olgu için önüne bir niteleme sıfatı koyarak sözde daha farklı bir anlam yüklenmeye çalışıldığı dikkatlerden kaçmıyor değil. Estetik konusu da böyle oldu. Yetkili bir koltukta oturan kişinin “Muhafazakâr kesimin nasıl bir demokrasi anlayışı varsa muhafazakâr estetik ve muhafazakâr sanat normlarını ve yapısını oluşturmak gibi bir yükümlülük içindeyiz.” sözleri belleklerdeki yeniliğini kaybetmedi daha.  Bu anlatımdan yola çıkan bazı yazarlar da anılan kavramları irdeleyici yazılar yazdı. Çünkü ilke biçiminde sunulan bu söylemin içinin doldurularak kamuoyunun alıştırılması zorunluydu.

Öncelikle muhafazakâr kesime şırıngalanmaya çalışılan demokrasi anlayışının hangi kaynaklardan beslenerek bugünlere geldiğinin belirlenmesi gerekiyor. Söz konusu demokrasi, soğuk savaş dönemi propaganda sisteminden payını alarak islamik güçlerin kuvvetlendirilmesine dayanan bir anlayış. Farklı bir anlatımla söylersek, islamın (genelde Orta Doğu çıkışlı diğer dinlerin de), insanlığın köleci toplum dönemindeki tüm özelliklerini taşıyan yapısı nedeniyle uluslar arası yayılmacı politikaların aracı gibi kullanılması asıl hedeftir. Konumuz olan politikanın kökleri 1940’lı yılların ortalarına dayanıyor. Sovyetler Birliği’ni yıkmak için harekete geçen ABD kendisi için iş görebilecek en uygun taraftarı aradığında bulmakta gecikmez. Avrupa’nın birçok ülkesinin belirtilen saflarda yer almasına karşın en sıkı taraftar Türkiye’ydi. Bu süreçte pergelin sabit ucu Türkiye olmak üzere, geniş bir çember içine alınan ülkelerin radikal arap-islamik bir yapıya dönüştürülmesi sürecinde ülkemize vurucu güç görevi yüklendi. Kuzeyden kuşatılması sırasında CIA ve Vatikan işbirliğiyle gerçekleştirilen “Balonla İncil Projesi”nde Demirperde üzerinde havada salınan 10.000 balonun içinde İncil vardı.(1) Proje, Kongre’nin 14 Haziran 1954 tarihli yasası ve onayıyla uygulanmıştı. Buna karşılık Türkiye’den de güneydeki Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan gibi dönemin Sovyet Cumhuriyetleri içinde yer alan ülkelerine diyanet işleri başkanlığı aracılığıyla çok sayıda Kuran  gönderildiğini (2) 1990’ların ilk yarısı içinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın açıklamalarından öğrenmek olası.  

İran’la başlayıp Afganistan ve Pakistan’ın katıldığı süreç islamik söylemlerin iktidara taşındığı dönem oldu. Ardından 90’larla birlikte hızlanan süreç içinde Yugoslavya’dan başlayan ayrılıkçı öğelerin kışkırtılması parçalanmayla tamamlandı. En son olarak güneyimizdeki eksende yer alan geniş bir yay içindeki ülkeler bu oyuna itilmek zorunda kaldılar. Tüm bu hareketlenmelerde rolümüzün hiç de azımsanmayacak ölçüde olduğu bir gerçektir. Çünkü Nato’ya bağlı kalabalık ordunun, bu bölgelerde, yeri geldiğinde kullanılması gerektiği (barış adına?) biliniyor. Bölgenin jeo-stratejik yapısı nedeniyle arap-islamik yapıya dönüştürülmesinin nedenleri sayılamayacak denli çok. Öncelikle dinin yapısı gereği, –yok denilmesine karşın- kurulan ruhban sınıfı aracılığıyla kitlelerin yönetimi kolaylaşacak, talepleri kısıtlanabilecekti. Bu nedenle her ilde, her bölgede birer tarikat örgütü ile şeyhlerin yerleştirilmesi kaçınılmaz oldu. Başka bir deyişle, yerleşip kökleşmelerinin önü devletçe açıldı. Böylelikle her örgüt kendi etki alanı içinde kalan insanların mistik duygularla dönüştürülmesine katkı sağlayacaktı. Yöneticiler, kendilerine bu görevi veren dış güçlere ne denli Muhafazakâr/İslamcı olduklarını kanıtlamak için türbanlı eşlerini her kamusal alana, dış toplantılara götürdüler. Buradaki esas amaç da kendilerine verilen rolü ne denli benimsedikleri yanında topluma örnek model olarak öncülük etmekti. Ancak bilinmesi gereken şey, eğik düzlemde kayan bu yapılanmanın giderek hızlanmasıydı. Birkaç yıl önce Pakistan’daki molla ayaklanması bunun açık kanıtıdır. Ülkenin islamik şeriat sistemini beğenmeyenler daha katı, daha koyu bir şeriat uygulaması için silaha sarılmışlardı. Demek ki sistemin değişmesiyle birlikte bundan sanata düşen payın da etkilenmesi söz konusuydu. Bunun en somut örneği Afganistan’da yaşanacaktı. Amerika’daki Dünya Ticaret Merkezi binalarına 9 Eylül 2001 tarihinde yapılan saldırıdan birkaç ay önce Molla Muhammed Ömer’in Afganistan’daki bütün heykellerin yıkılması yolundaki fetvası üzerine dev ölçekli Bamyan Buda heykelleri havaya uçuruldu. Tüm dünyadaki sanata duyarlı çevrelerin, heykellerin yıkılmaması konusundaki uyarıları sonuçsuz kalacaktı. Çünkü, dogmatik düşünce sistemleri için kendi donmuş kalıpları dışında başka hiçbir anlayış ve duyuşa yer yoktur. Hele sanat gibi düşünce kalıplarını zorlayarak geniş açılımları hedefleyen bir alan bu tür anlayışlar için en büyük tehlikedir.  

Bu noktaya bakmakta yarar var. Ruhban sınıfın olmadığı söylenen arap-islamik görüşte bir mollanın buyruğuyla ülkenin en önemli sanat yapıtları yok edilebiliyor demek ki. Başlangıçta görece çağdaş bir toplum olan Afganistan, ABD ve ona bağlı güçlerin el atmasıyla muhafazakâr bir yapıya dönüşmüştü.

Bizim de içinde yer aldığımız coğrafyanın insanları için muhafazakârlığın, radikal İslam eğik düzlemine girmek olduğu açıktır. Her ne kadar geleneklere bağlanmak, geçmişiyle olan bağlarını kuvvetlendirmek gibi söylemlerle açığa vurulsa da gerideki asıl amacın toplumda radikalleşmeyi öncelediği ortaya çıkan örnekler aracılığıyla açıkça görülüyor. Bu amacın gerçekleşebilmesi için topluma yön verebilecek aydın kesimin sindirilmesi ya da yok edilmesi gerekiyordu. Anılan kitlenin kamudaki varlığı ortadan kaldırılarak yerine aynı dinsel örgütlerden yetişmiş elemanların alınmasıyla bir adım atılmış oldu. Yukarıdan aşağıya zincirleme düzenlemelerle kadrolaşmanın tamamlanması sonucu uygulamaların, dinsel göndermeler esas alınarak yapıldığı bir gerçektir. Söylemlerle de beslenen bu yapılanmada islamik sözcüklerin kullanımı toplumda belli bir yöne doğru akışı sağladı. Ülkenin bugün geldiği noktada rastlantısal birkaç söylem örneği vermek durumu yeterince açıklayabilir sanırım: “Diyanet’in hazırladığı projeyle imamların cami dışına çıkarak mahallelerdeki diğer sorunlarla ilgilenmesi”,  “Şanlıurfa’da 13 sivil toplum örgütünün tesettür çağrısı”, “Milli Eğitim Bakanlığı’nın öğretmenler için hazırladığı kitapta sorunların çözümü için imamla ilişki kurulması”, “Süreyyapaşa Hastanesi Başhekimi’nin bayram mesajında allah’ı baştabip ilan etmesi”, “Atatürk Hastanesi’nde yatan tarikat örgütü lideri için üst katın tümüyle Vip kapsamına alınıp kırmızı halıyla kaplanması” vb..Bunlar son birkaç aylık dönem içinde gazetelere yansıyan haberlerden bazıları.

Bu örnekler bize ülke ikliminin nasıl bir yapıya dönüştürüldüğünün resmini veriyor. Çağdaş eğitim yerine dinsel söylemlerin öne çıkarıldığı bir yapı öne çıkarılıyor. Muhafazakârlıktan hedeflenen niyetin geleneklerin korunmasından çok, arap-islam değer yargılarının topluma egemen kılınması olduğu açık bir gerçek.

Söylemeye gerek yok, dogmatik düşünce, kalıplar halindeki sözlerin yinelenmesi esasına dayanır. Aklın kullanımına gereksinim duyulmaz. Olabilecek tüm sorunlar çözüm yerine yasak ve günah gibi kavramlarla ertelenir. O nedenledir ki, örneğin, Türkiye’nin 3’te 1’i kadar sahili olmasına karşın Somali halkı açlıktan kırılır. Çünkü oradaki egemen tarikat örgütüne göre balık eti yemek günahtır. Böylesi bir çerçevedeki durumu daha iyi görmemizi sağlayan başka bir araştırmaya bakalım: Washıngton’daki Pew Araştırma Merkezi Din ve Kamu Hayatı Forumu tarafından yapılan araştırmaya göre dünyadaki Müslüman nüfusu 20 yılda yüzde 35 oranında artacak. Bu kapsamda Türkiye’nin nüfusunun 2030 yılında 89 milyon 127 bin olması öngörülüyor. “Küresel Müslüman Nüfusun Geleceği” başlıklı raporda Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerin, dünyanın en yoksul ülkeleri arasında yer aldığı belirtiliyor. Buna göre gelişmiş ülkelerde ortalama gayri safi milli hasıla 33 bin dolar iken İslam ülkelerinde 4 bin dolarda kalıyor. (3)  Bu rakamlara bakılırsa adı geçen ülkelerde nüfusun hızla artmasıyla, yoksullaşmanın yükselmesi arasındaki ilişki görmezden gelinemez. Belki de geniş halk kitlesinin yoksullaştırılması esas hedef bu ülkelerde. Çünkü yoksullukla terbiye edilen toplumlar ütopik bir cennet düşünün peşine daha kolay düşecektir.

Böyle bir çerçevede yetiştirilmesi hedeflenen insan modeli yasak ve günahlarla kıstırılmıştır. Ayrıca düşünmesine gerek yoktur, çünkü onun yerine karar veren dinsel söylemlerle sarmalanmış bir lider modeli vardır zaten. Toplumdaki her kurum aynı sistemde bir araya getirilirken sanatın dışarıda tutulması onların mantığına ters düşecektir. Bu nedenle muhafazakâr kesimin demokrasi anlayışına uygun muhafazakâr estetiğin oluşturulmasına sıra gelmiştir artık. Nedir o estetik denirse, sanata karşı yasakçılığın hedeflendiği bir anlayış demek yanlış değildir kanımca. İslam üzerine araştırmalarıyla tanınmış Louis Massignon (1883-1962) bir araştırmasında şu saptamayı yapıyor: “Kuran’ın kesin olarak şekillerin temsilini yasak ettiği ileri sürülmektedir. Araştırmalarımla vardığım sonuç ise, Kuran’da böyle bir yasak olmadığını gösteriyor. Yalnızca birkaç Hadis, Müslüman’lara şekil sanatlarını yasak etmektedir.” (4)  

Buradaki yasak kararı, işin içine kadın girdiğinde müstehcenlik olgusu ile sarılarak başka bir boyuta taşınmakta. Böylelikle yasaklama kararı, geleneklere aykırılık ve müstehcenlik nedeniyle yaşama geçirilmiş oluyor. İşin bu noktasında gelinen yeri savunma amacı taşıyan bir manifesto içine düşülen kararsızlığı bir güzel anlatmada. Özgürlüğün ve özgür ortamların her sanatçı için kaçınılmaz olduğunu ön şart kabul ederek “ama” diye çekincelerini ortaya koyar. Başka bir maddede devlet eliyle kontrole karşı çıkar ve din eksenli olmadığını savlar. (5)

Durup düşünelim bir dakika. Son yıllarda sanat eksenli yaşananlara bakıldığında burada yazılanların tam tersi uygulamalar karşısında olduğumuz açık değil mi? Dinsel dualar eşliğinde yıkılan heykeller, sergi açılışlarında basılan galeriler, müze salonlarında geri plana itilen nü resimler ve en son tiyatrolar üzerine oynanan kapatma oyunlarına bakıldığında bir anti-sanat döneminde bulunduğumuz anlaşılıyor. Yukarıda değinilen zaman kaymalarını anımsayalım. Bir tür ikono-klastik dönemde gibiyiz. Avrupa’nın geçmişte yaşadıklarına gecikmeli bir eşlik etme. Başka bir deyişle onların geçip geride bıraktığı karanlık dönem bizi 21. yüzyılda karşılıyor.

Hemen belirtmekte sakınca yoktur. Müstehcen kavramı yalnızca bize özgü değil. Her ülkenin değişik dönemlerinde söz konusu kavramın gerisine gizlenerek sanata karşı yasaklamalar getirilmiştir. Ancak, yasaklamaların oransal artış gösterdiği toplumlara bakıldığında baskıcı yönetimler gerçeğiyle karşı karşıya olduğumuz anlaşılır. Orta Doğu kaynaklı dinlerden Yahudiliğin kitabı Tevrat’ın Tanrı’sına göre resim yapmak yasaktır. “Ne yukarıda gökte, ne aşağıda yerde, ne de yerin altında suda bulunanın resmini yapma, onlara tapma ve hizmet etme. Çünkü ben senin Efendin ve Tanrı’n, kıskanç bir Tanrıyım.” (Çıkış 20, 4) Hristiyanlık ve onu izleyen İslamlık, Yahudiliğin kurallarını bünyelerinde eriterek sürdürdüler. Hristiyanlığın sancılı bir dönem sonrası reform geçirmesindeki en önemli etmen Avrupa kültürü üzerinde gelişmesidir. Anılan süreçte, dinin yayılmasında resim ve heykelden yararlanılması ön planda olmuştur. Doğaldır ki, din ve sanatın karşılıklı beslenerek zaman içinde yayılmasında bu işbirliğinin önemli bir yeri vardır. İçinde yer aldığı yeni düşünsel yapının, bu dinin Orta Doğu değer yargılarından kurtulmasındaki rolü yadsınamaz. İslamlık, kurtulamadığı kendi topraklarındaki yerleşik kültürün tüm değer yargılarını taşıdığı için eskiden kalma hükümlerle sanata bakmak zorunda kalmıştır. Ondaki resim ve heykel karşıtlığının kaynağı, bu nedenle, tam olmasa da Tevrat’takine benzer.

Geçmişin oluşumlarına şöyle bir baktıktan sonra günümüze geldiğimizde görünen durum nedir?

‘90’larla birlikte yeniden düzenlenmeye çalışılan Orta Doğu ülkelerinin yeniden ve bu kez daha radikal yönetimlerin buyruğu altına sokulması gerekiyordu. Bir dizi başkaldırı, baskı ve güç gösterileriyle çekidüzen verilen ülkelerin aydın ve ilerici düşünenlerinin saf dışı bırakılarak toplumun kültürel düzeyinin geriye çekilmesiyle toplum dinamikleri kitlelerin elinden alınarak bir avuç yöneticiye geçti. Düşünenlerin baskı altına alındığı yerde doğaldır ki, toplumsal zekânın sınırı alt düzeylere inecektir. Bundan sonra, dogmatizmin kucağında soru sormayan, düşünmeyen ve “biat” eden kalabalıkları yönetmek artık çok kolaydı. Yeniden düzenlenen kurumların eksenine dini oturttuğunuzda tepeden yöneten de dinsel bir kimliğe bürünüyordu artık. Geriye kalan, bu söylemin içini dolduracak alt başlıkları yazmak ve bunu kitlelere anlatmaktan başka bir şey değil. Bu arada işe soyunanların ayırdına vardığı eksiklik sanatın olmazsa olmazı sayılan estetik değer yargılarıydı. Özünde, düşünce açılımları nedeniyle ilerici yapıya sahip olan sanatı muhafazakâr estetik gibi ne anlama geldiği bulanık kavramlarla dinin statükocu eksenine oturtmaya geldi sıra. Nasıl yapılacağının ipuçları da biraz ondan biraz bundan mantığında yatıyor. Çağdaş resim ve heykel anlayışı yerine arabeskin girişik bezeme geleneği ya da geçmişin saraylarında yaşamayı düşleyenlerin o gösterişli yaşamı kopyalayan sultan ve dönen derviş konulu yapıtları ortalığı kaplıyor. Bu anlamda arabesk süslemeciliğin, dinin döngüsel yapısıyla tam anlamıyla örtüştüğünü söylemeli. Nedenine gelince, arabesk süslemedeki benzer motiflerin kapalı devrede birbirini izlemesi üzerine kurulu sistemi ile dinsel ritüellerdeki söz ve hareket gibi kimi edimlerin birbiri ardı sıra yinelenmesinin benzerliği sorunu yeterince açıklayacaktır sanırım. Ayrıca bireyin dünya sorunları ile soyut evren ilişkisini irdelenirken mantık sisteminin, benzer bir şekilde döngülü açıklama yolunu yeğlemesini bu bağlamda düşünmek daha doğru olacak gibi.

Metafizik felsefenin kıskacında kalanlar için düşünsel kısıtlamaların uzağındaki açılımlı sanat ile onu kavrayan estetiğin fazlaca değeri olmayacaktır. O insanlar için, üzerinde doğrudan kendi anlayışından simgeleri anıştıran simgelerin yer aldığı düzenlemeler üretilmeye başlanır. Bunların, geçmiş dönemlerin kendi zamanlarında ortaya konmuş sanat yapıtlarıyla ilgisi olduğu söylenemez. Olsa olsa bu çalışmalar geçmişte yapılanların birer kopyası, oradaki motiflerin yeniden düzenlenmesidir. Günümüzde bazı sanatçıların, topluma egemen olan siyasal/dinsel havanın etkisinde kalarak bu anlayışın rotasında işler yaptığı biliniyor. Dahası, o güne değin kendi anlayışları doğrultusunda resim yapan birçok sanatçının yapıtlarına iliştirilmiş Arap harflerine benzer kıvrımlı motifler görülmeye başlandı. Çünkü yeni zengin kitlenin arap-islamik dünya görüşü çizgisinde bulunması nedeniyle onların taleplerini karşılayacak düzenlemelerle doldu her yer. Kabul edelim ki, bu yeni kitlenin sanat ve estetik konusunda bir kaygıları bulunduğunu söylemek çok zor. Son yıllarda kimi sanatçıların yöneldiği ortak konulu sergileri anımsayalım. Osmanlı odaklı resimlerin birdenbire güncellik kazanmasının ardında, geçmişi, seçmeci (eklektik) bir bakışla ele almanın rolünü yadsımak olanaksızdır. Bu anlayışın ardından çağdaş değerlere göre özgürce yaratılmış sanat yapıtlarını yok etmek için üretilen bahaneler yasal zemine oturtulur.

Her toplumda tarihsel konuların ele alındığı sanat yapıtları bulunduğu gerçektir. Sanatçının imgelem dünyasını besleyen kaynakların neler olabileceği konusunda önceden bir kestirimde bulunulamaz. Bu nedenle, geçmişin olay ve kişilerine tematik yaklaşan bir sanatçıya eleştiri getirmek yanlış sayılabilir. Ancak buradaki sorun, toplumun içinde bulunduğu politik dönemle örtüşen yaklaşımların öne çıkma biçimidir. Ayrıca çağdaş sanat adına yapılan çalışmaları yok sayarak, bunlara din referanslı yasaklamalar getirmek, kırmak, kesmek ve yok etmek eylemlerinin sanat olgusu içinde düşünülmesi olası değildir.

Buradaki esas sorun toplumun en statükocu, içine kapalı, dayatmacı ve dogmatik kurumu olan din ile düşüncenin sonsuz açılımını, sorgulamayı, yaratmayı ve toplumu çağdaşlığa yüceltecek olan sanat arasındaki savaşımda kimlerin hangi safta yer aldığıdır. Tüm bu toz-duman arasında sözü edilen muhafazakâr estetik kavramıyla çağdaş sanatın önünü tıkamanın esas amaç olduğu kesin. Bu işi yaparken de popülist yaklaşımlarla güzel kavramını “yasak-müstehcen ve gelenek” parantezi arasına alarak yasaklamaya giden yolun taşlarını döşer. Klasik estetiğin aksine günümüz estetiği yalnızca sanat yapıtını değerlendirmekle yetinmeyip onun karşısında yer alan bireyin ruhbilimini de gündemine alarak çözümlemeye yönelik bir anlayış sergiler. Çünkü dar kalıplara kıstırılmış insanların farklı düşünüşler karşısında çelişkiye düşmemesi olanaksız. O nedenle, estetiğin gündeme geldiği yerde günümüz toplumlarının içine düştüğü çelişkileri göz önünde bulundurmak gerekiyor. Yaşadığımız dönemin karmaşık toplumsal yapısı içinde bu oldukça zor ama zorunludur. İletişim çağının sınırlar-üstü yapısının dogmatik görüşlü toplumları etkilemesiyle ortaya çıkan çelişkileri aşacak olan yine sanatın evrensel yapısından başkası olamaz.        

 (1)- Frances Stonor Saunders, Parayı Verdi, Düdüğü Çaldı (CİA ve Kültürel Soğuk Savaş),  Doğan Kitap, İstanbul, 2004, s: 305

(2)- Said Yazıcıoğlu, Cumhuriyet, 1993

(3)- Cumhuriyet, 28 Ocak 2011  

(4)- Louis Massıgnon, “İslam Sanatlarının felsefesi”, Din ve Sanat, Varlık Yayınevi, İstanbul,  1962, s.: 5

(5)- İskender Pala, “Muhafazakârın Sanat Manifestosu”, Zaman, 13 Nisan 2012

    

A. Celal Binzet (rh+artmagazine, Eylül 2012, Sayı: 92)

Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)