KUŞADASI ve NİKO

Muzaffer İZGÜ[1]

Hep böyle sabahın er saatinde mi gelir Niko’nun gemisi? Yoksa Niko’nun Kuşadası limanına ayak bastığını mı müjdeler o üç uzun gemi düdüğü? Bir düdüktür uyandırır Kuşadası’nı dağlara vura vura. O dağların ardından biraz sonra güneş gülümseyecek renksiz denize. İlk kırmızılık karayla kesiştiğinde yeşil saklanacak güneşten gizlenir gibi… Ama biraz sonra deniz mavi rengini alacak Kuşadası körfesinde, körfezi çepeçevre kuşatan dağlar yeşile soyunacaklar güneşle birlikte.

Ve ardından kuşların düğünü başlayacak, belki binince kez, belki on bininci kez, bilmem kaçıncı kez… Ta Öküz Mehmet Paşa’dan da, çok öte, Güvercin Ada’dan başlayacak kuşlar türkülerine, perde perde dağlara yayılacak. Hangi zeytin ağacının üzerinde türküsünü söyleye söyleye usanmış bir ardıç kuşu gelip yakında kargan dalına konacak. Mor kargan çiçeğine başka türkü, pembe kargan çiçeğine başka türkü çağıracak. Ardıç kuşuna, sabahın mutluluğunu tatmış bir serçe yavrusu yanıt verecek. İncecik boğazından en kalın sesleri dökerek, gümüş renkli söğütlerin yapraklarında yüzüne bakacak. Bir kuyrukkaldıran onu kıskanacak, tüylerini kabartıp denize doğru uçacak, ak köpüklerle yarışacak…

            Ey Kuşadası uyanıyor musun?

            Uyanıyorsun… Hep sen uyanırken gelir Niko. Kapıyı çalar, öksüre öksüre…

“Ay be bu Niko be… Hoş geldin Niko be, Kapıda bekledin mi be?”

“Yok be…”

“Temiz havadan be, Şurup şurup…”

Haydi bakalım kollar uzanır. Çok uzundur Niko’nun kolları. Sırtımda kavuşur artar, artanıyla da sırtıma vurur Niko,

“Nasılsın be?”

“İyiyim Niko? Ya sen?”

Niko içeri girmeden önce koklar havayı, böyle derin derin soluk alır, sonra ekmek yer gibi yutar. Birden aklına gelir, fırlar. Bilirim, Niko güllerin hatırını soracak. Ne zaman Kuşadası’na gelse güllerin hatırını sorar. İlle de sarı güllerin yanına gider. Gözlerini yumar koklarken,

“Yahu bunlar Kuşadası’nda mı böyle kokar?”

“Yok be Niko, sarı güller böyle kokar.”

“Eee benimkiler böyle kokmuyor ya.”

Hiç boş gelir mi Niko? İki elinde iki galon şarap vardır. Anlatır Niko susuz yerin üzümlerini, şarabın lezzetini anlatır. Dudaklarını şaklatır, şişenin kapağını açmadan şarabı yudumlar…

“Eee ne duruyorsun, getirsene taslarımızı.”

Onun tası oracıkta durur, topraktan yapılmış, sırsız boyasız, ikimizin de bardağı öyle, şaraba koku veren…

“Bu tasın çamuru çamın altından…”

“Nerden bildin be Niko?”

“Şaraba çam kokusu veriyor.”

Ohhh, Niko şaraplı bıyığını silmez hiç, koklar bu çam kokusunu. İlk tastan sonra galonu alır bahçeye

çıkarız. O sallanan koltuğa geçer, ben hamağa. İkimizin de ellerimizde taslarımız. Birer haşlanmış yumurta olsa yeriz ama, sonra… Şimdi Niko’yla konuşmanın zamanı.

“Ne var ne yok be Niko?”

“Hiç işte be, sende ne var ne yok?”

“Ne olsun ki be Niko? İşte güller, ortancalar, yaseminler, hanımelleri, bir de o ayva…”

“Ayva ya… Ne çok çiçek verdi ayva bu yıl…”

“Öyle Niko, gelinlik giydi bir hafta, arılar geline mutluluklar dilediler, önünde dans ettiler.”

“Bizde de öyle oldu. Hey bee, Ne severdi Elena…”

“Ne severdi Günsel…”

İç çektik, şaraplı çam kokusu verdik doğaya, uzaklardan gelen iyot kokusunu çektik içimize. Bir süre

hiç konuşmadık. O Elena’sıyla daldı gitti düşlere, ben Günsel’le… Niko geldiğinde Elena geldiğinde, Günsel radika salatası yapardı, Elena da kuzukulağı salatası. Hey be Niko, onlar da bizimle birlikte şarap içerlerdi. Ne şarkılar söylerdi Elena körfeze bakıp, ne şarkılar söylerdi Günsel dağlara bakıp. Toprak tasımız dört taneydi o zamanlar… İkisi orada, rafın en üstünde. Verdim Niko’ya karısının tasını, almadı.

“Orada dursun, o da çok severdi Kuşadası’nı” dedi.

Eee Niko biliyorum şimdi sen benden kısır isteyeceksin, barbun balık isteyeceksin. Balık kolay da, kısır çok zor. Çünkü ben yemiyorum artık kısırı, haır dokunmuyor, anılar dokunuyor, boğazımda kalıyor, asma yaprakları boğazıma diziliyor, bulgurlar taş oluyor, acısı zakkum.

Hey be, şimdi balık almaya mı gideceğiz Niko? Haydi bakalım, birer yudum daha. Ooo şişeyi tüketiyoruz nerdeyse, daha üç beş sözcük konuşmuşuz Niko’yla. Susmuşuz, ama gözlerimiz çok şey anlatmış, on yıl öncesini, yirmi yıl öncesini… Çocuklarımızı…

“Niko Amca, Niko Amca…”

“Nerde şimdi onlar?”

“Nasıl senin çocuklar Niko?”

“İyiler be, evlerindeler…”

“Evlerindeler Niko.”

Balıkçı Osman balıklarını kan kırmızısına boyamış, kimine kaş yapmış, kimine bıyık…

“Çek bakalım bir kilo Osman…”

Ne usatadır Niko, bir kilo balığı beş dakikada temizler. Koklaya koklaya temizler, sanki burnunun ucunda hep duymak ister revidor kokusunu.

“Nasıl revidor başladı mı kokmaya be?”

“Elinde balık var ya Niko…”

Niko güler, balıkları satılacakmış gibi dizer tepsiye. Sonra yaktığım ateşin başına geçer, balığın kokusu ortalığı tutar. İşte tam o sırada ikinci galon açılır. İkinci galonun ilk yudumunun mezesi rokadır.

            Sorar Niko:

“Burgaz’ın rokası mı be?”

“Burgaz’ın…”

“Pazardaki o sarı bıyıklı adamdan mı aldın?”

Sarı bıyıklı Şükrü’yü de tanır Niko. Ayak yağı çıkaran Ortaklarlı Ayşe’yi de.

“Var mı be Ayşe’nin ayak yağı?”

“Hiç olmaz olur mu be Niko?”

“Niçin sabahleyin ekmeğe sürüp üzerine karabiber tozlatmadık ki?”

“Bilmem ki Niko, hüzün doluydun sabahleyin.”

Ya sen?”

Yine suskunluk, yine şarap.

Ateş söndü, balık bitti, galonun dibi göründü.

“Kahve içmeye mi gidiyoruz şimdi?”

“Evet Niko.”

O balıkçı kahvesine, hemen kıyıya, ağ onaranların yanına. Niko’nun tutkusu burada kahve

içmek. Hangi gelişiydi, kimdi ocakçı, Yusuf muydu, yoksa Koca Ramazan mıydı, hangisi dedi ona öyle,

“Sana bir kahve yapayım Niko, köpüğünün üzerinde nalınla gez…” Niko köpüklerin üzerinde nalınla gezmezdi ama, gözlerini kısa kısa Gümüldür sahillerine bakarken tadını çıkardı kahvenin… Bir kahve fincanı kahve içmedi orada, testi dolusu içti…

Bir balıkçının ağının onarımına yardım etti. Onun gibi oturdu sandalyeye, ağı kucakladı, unuttu nerede olduğunu, düğümler attı, her düğümde binbir düş kurdu. Neden sonra kalktı ayağa. Koluma girdi…

Hiç söylemez Niko ne zaman gideceğini, zamanı gelir ve gider. Onun için yapacağı işler sıralanmıştır ve ilk başta Güvercin Ada vardır. Eskiden orada Elena’yla elele tutuşurlardı, ama hiçbir yerde değil de orada, sanki biri ötekini yolcu edecekmiş gibi. Şimdi öyle yapmıyor Niko, tam fenerin oradan bağırıyor, Elena’ya, uzaklara, adasına…

“Elenaaaaa!..”

Sonra mutlu gözlerle bana bakıyor, dudakları yayılıyor.

“Duydu,” diyor…

Sonra Kaleiçi’ni gezecek Niko… Kaleiçi’ne dükkânlar yapılmadan önce o dar sokaklarda yere oturur, belini evin birinin duvarına dayar havaya bakardı. Ve bana,

“Sen hiç mavi yol gördün mü?” derdi. “Bak…”

Beni de yanına oturturdu. Birlikte mavi yola bakardık.

“Yürü be Niko, yine mavi yola bakarız. Hem şimdi Abdullah’ın orada sıcacık kalamar da vardır.”

“Kalamar rakısız gider mi?”

“Gitmez Niko.”

Kaleiçi bir düş, oturduğumuz yer düşün başlangıcı… İki kadehten sonra düşün içine dalacağız Niko’yla. Kimbilir, belki Cem Baba’nın bir tarçınlı konyağını içeriz, belki de Remzi’nin ahududu likörünü. Hiç belli olmaz, gidiverir Niko, onun için Kuşadası’nın gündüzünü gecesini yaşamalıyız.

Abdullah’ın bizi yolcu eden eli, çok uzaklara uğurluyormuş gibi, Cem Baba’nın upuzun bardakları, Remzi’nin kendi gibi şişko bardakları… Ve ağzımızda taze kavrulmuş fıstığın tadı. Remzi dedi:

“Kirazköy’ün, ben kavurdum. Tuzladım, unladım, kavurdum…”

Niko bir bir ağzına atıyor fıstıkları. Soruyor:

“Şu senin Kiraz Kız adlı kahramanının yaşadığı köy mü?”

“Evet Niko.”

“Gidelim be oraya, bulalım Kiraz Kız’ı…”

Tam Değirmendere’nin tepesinde durdurduk arabayı. Denizin sesi mi, yoksa uzaktaki çamların sesi mi? Yankılanıyor dağa… Dağdan bir koyun çanı sesi olarak kulaklarımıza dönüyor. Denizin en ucunda güneş, son kez denizi öpüyor, kızıl bir ayna gibi körfezin ucuna yaslanıyor.

“Şu olabilir mi senin Kiraz Kız?”

Eşekte annesinin ardı sıra yaya yürüyen on yaşlarında bir kız çocuğu. Kiraz gibi yanakları…

“Niçin olmasın Niko, belki de buydu, onu bir gün kiraz toplarken görmüştüm, nah şuracıkta, işte şu bahçenin içinde. Motosikletimi durdurmuştum… O bana bir avuç kiraz sunmuştu.”

Niko bağırdı:

“Kiraz Kız?”

Kız dönüp bakmadı. Ama ben biliyorum, oydu. O soğuk kış günlerinde ağacı donmasın diye

ağacını kucaklayan Kiraz Kız.

Niko yüksek yastıkta yatar. Üç yastık koydum üstüste.

Sabahleyin Niko yoktu yatağında. Oracıktan, kitaplığımdan aldığı bir kağıda yazıvermişti,

“Uğurlamak niye ki, vedalaşmak niye ki? Samos’a gidiyorum, benim büyük kız orada. Sıra sende. Bekliyorum…”

Çıktım terasa, buğuların içinde küçük bir motor, belki de Niko onun içinde. El salladım Kuşadası körfezine, motora ve kuşlara…

Kuşadası’nın kuşları ötüyordu yine. Kekik kokusuna kargan kokusu karışıyordu. Deniz gülümsüyordu.

MUZAFFER İZGÜ KİMDİR?

[1] 1933 Adana doğumlu. Diyarbakır İlk Öğretmen Okulu (1952) ve Buca Eğitim Enstitüsü mezunu (1966). Diyarbakır ve Aydın’da ilkokul ve Türkçe öğretmenliği yaptı. Emekli olduktan sonra İzmir’e yerleşti. 1980’de “Donumdaki Para” adlı eseri için dava açıldı ve kitabın yayını on iki yıl yasaklandı. Aynı yıl “Ekmek Parası” adlı kitabı toplatıldı. 1990’da “Yeniden Doğarız Ölümlerde” adlı oyunu yasaklandı. İlk yazısı Hür Aydın gazetesinde çıktı. Mizah yazıları önce Akbaba dergisinde, sonra çeşitli dergilerde yayımlandı. Tiyatro-radyo oyunları ve mizahi eserleriyle tanındı. Eserlerinde toplumsal çarpıklıklara sınıfsal açıdan bakarak, Anadolu insanının sorunlarını kara mizah yöntemiyle yansıttı. “Halo Dayı”, “İki Öküz”, “İğde Güzeli” ve “Dilber” adlı eserleri televizyona uyarlandı. Türkiye Yazarlar Sendikası, Türkiye PEN Yazarlar Derneği, Dil Derneği, Edebiyatçılar Derneği, Tiyatro Yazarları Derneği üyesi olan İzgü’nün, kendi yaşamını konu alan ‘Zıkkımın Kökü’ eseri sinema filmine uyarlandı. Sayısız ulusal ve uluslararası ödül sahibi olan İzgü’nün onlarca tiyatro-radyo oyunu, roman, gençlik romanı, gülmece öyküsü ve çocuk kitaplarından önde giden bazıları şöyle: Ökkeş Balık Avında (1968), İlyas Efendi (1971), İnsaniyettin (1972), Halo Dayı (1973), Bando Takımı (1974), Donumdaki Para (1975), Öykülerden Oyunlar (1978), Dayak Birincisi (1979), Her Eve Bir Karakol (1980), Çanak Çömlek Patladı (1983), Üç Halka Yirmibeş (1984), Milli Kahraman Matador Mahmut Kuşadalı Metin Kaptan (1985), Al Yanaklı Hasan (1989), Bir Namussuz Aranıyor (1990), Ayvayı Yedik (1995), Hırsız Köpek (1997), Oturaklı Başkan (1998), İçimde Çiçekler Açınca (2000), Soyma Beni Utanırım (2002), Bütün Sabahlarım Senin Olsun (2003), Hükümet Çiftetellisi (2004).

Gerçekedebiyat.com

 

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)