Köln günlükleri (8 Haziran 2020)

news-details
Haberler

Televizyon kanallarında saatlerce tartışılan, her gün yeni felaket senaryoları üretilen, birkaç aylık süre içinde üzerine kitaplar yazılan ve aylarca yaşamımızda ilk sırada yer alan  hastalık haberlerinin televizyonlarda son haberler olarak yer almaya başlandığı, hatta hiç söz edilmediği günler içerisindeyiz.

Korona öncesi günlere koşarcasına ulaşmaya çalışıyor gibiyiz. Alınan önlemlerin iyice yumuşatılması, sınırlandırmaların kaldırılması, sınır kapılarının açılması, gelebileceği konuşulan, tartışılan, iddia edilen “2. Dalga“ nın son üç ayda yaşanan etkiyi göstermeyeceği konusundaki açıklamalar insanlara bir anda -evde kal- uyarılarını ututturuvermişti. Caddeler, çiçek tarlaları gibi rengarenk görünümünü tekrar geri dönmüştü. Kısa sürede düzelen ve temizlenen hava, arabaların trafikte yoğunlaşması sonucu tekrar kirlenmeye başlamıştı. Aynı duygulara, aynı korkulara, aynı isteklere sahip milyarlarca insanın kendisini ev hapsinde hissettiği, tün dünya televizyonlarında ayni resimleri izlediği ve tüm yaşlıların "Ölü adayı" olduğu korona günlerini artık geride bırakıyorlardı. Hastalıktan yaşamını yitiren 300 bine yakın insanın ölümü birden önemsizleşmiş,  sıradanlaşıvermişti. Artık sağlık hizmetlilerini, çalışanlarını kimse alkışlamıyordu. Yiyeceğini paylaşmıyordu. Korona öncesi olduğu gibi alkışlanan doktorlara saldırılar kaldığı yerden başlamıştı!

Aceleyle giyinip kendini evden dışarı atıverdi. Mutsuz ve yalnızdı.

Parkı geçerken bir süre önce balkonunda beslediği güvercinlerle karşılaştı. Kendilerine selam verip hızlı hızlı yürümeye başladı. Artık eskisi gibi kendilerini, balkonda cirit atan fareler yüzünden doyuramıyordu. Ama asıl üzüntüsü her gün alıştıkları balkona gelip yiyecek bulamayan Serçelerin yaktığı ağıtlardı. Mobilyacı dükkanının yanından geçip iddia bürolarının caddesinde yürümeye başladı.

Öğlenden başlayarak işsizlerin, uyuşturucu bağımlıların, küçük mafya bozuntularının, kumardan para kazanma hayalini yaşatanların, çaldıkları malları satmak isteyen hırsızların, polisten kaçanların, Almanya’ya kaçak yollardan girenlerin, kendilerine mafya babası diye isimlendiren kişilerin toplandıkları bir caddeydi. Türklerin, İtalyanların, Arnavutların,Bulgarların, Sırpların, Kürtlerin, Fas, Tunus, Cezayirlilerin, Irak, Hindistan, Mısır, Yunan, Kosova ve Bosna Herseklilerin iddia büroları, dükkanları, barları vardı. Özellikle hafta sonları olaylı geçiyor polis sirenleri sık sık duyuluyordu. Gecenin bir yarısında atılan silah sesleri ile uyanabiliyordunuz. Semt sakinleri bu konudan hoşnut olmasalar da yapılacak pek fazla bir şey yoktu:  Yıllar önce gettolaştırılan ve bunu devam ettiren büyük çoğunluğu müslüman olan 10 bini yabancılardan oluşan 25 bin kişilik ufacık bir semtti Kalk.

Yıllar önce Türkiye’den gelen sol görüşlü mültecilerin yerleştirildiği, istedikleri gibi parti çalışması yaptıkları için tercih ettikleri bir yerdi. Sonradan buraya yerleşen diğer yabancılarla birlikte paralel toplum sayısı artınca işsizlerin, göçmenlerin, solcuların, mültecilerin ve de çeşitli mafya gruplarının cirit attığı bir yer olmuştu. Politikacıların da özellikle unutması sonucu Almanya’da sınıf ve kalite farklılığını görebileceğiniz örnek gettolardan biriydi. Yabancı cenneti gibiydi. Almanlar evlerini satarak semt merkezinden uzaklaşmışlardı. Esnafın yüzde doksanı yabancıydı.

Sadece seçimlerde akla gelen, son dönemlerde yabancıların oylarını alabilmek için özellikle türk politikacıların kullanıldığı bir semtti. Hristiyan Birlik Partilerinden, Sosyal Demokratlardan aday gösterilen Türk asıllı adaylar gelip çeşitli vaadler verip seçilmelerinde sonra bir daha gözükmedikleri bir semtti. Altmış yıldır tartışılan –Uyum Sorunu– rafa kaldırılalı çok olmuştu. Hangi partiden olursa olsun belediyeler üzerlerine düşen görevleri yapmakta parasızlıktan yakınıyorlardı. Kendilerine yeterli ödenek yapılmadığını ileri sürerek bozulan yolları yapmak için senelerce bekliyorlardı. Berlin’deki politikacıların da istediği bu değil miydi? İşsiz yabancıların oturduğu bir yere neden yatırım yapsın ki? Alman halkının çoğu (Aydın kesimlerhariç) adlarını bile bilmedikleri bir memleketten gelen bu yabancıların varlığına katlanamayacaklarını, sergiledikleri tutumlarıyla yıllar boyu yadırgamamışlar mıydı? Her fırsatta –onlara– hep yabancı olduklarını anımsatıp, edimleriyle, eylemleriyle yetkililerden geriye yollanmalarını isteyen onlar değil miydi? Ülkelerinden gönderemedikleri yabancıların vasıfsız olanlarını paralel bir toplum üreterek Almanların oturmak istemedikleri zillerde sadece yabancı isimleri olan, yıkık, dökük, posta kutuları parçalanmış eski evlerden oluşan, bozuk yolları olan semtlere yönlendiren onlar değil miydi?Bütün bunlar "Uyum" için yapılmamış mıydı?

Yürümeye devam etti.

Semtin, yazları, kışları parkta yaşayan ve kendilerinden başka kimseyle ilgilenmeyen 12-13 uyuşturucu bağımlısı vardı.

Dört tanesi uyuşturucu bağımlılardan olmak üzere Romanya ve Bulgaristan kökenli 8 dilencisi vardı. Yaz günleri, bayramlarda, Cuma günleri kalabalık olan camiilerin önünde dilenci sayısı geçici olarak artıyordu.

Kendilerine dilenci denmesinden hoşlanmayan sokak sanatçıları (çalgıcıları) alıştıkları yerlerde akerdeon, keman, klarnet eşliğinde caddelere dağıttıkları morale karşın şapkalarına bahşiş atılmalarını bekliyorlardı umutla. Atılan her cent, akşam yemeğinin hayalini genişletiyor ve yüzlerini gülümsetiyordu. Aylardır şehir sahnesindeki yerlerini alamamış para kazanamamışlardı.

Caddeyi dolduran maskesiz, çeneden maskeli insanlar arasından yavaş yavaş yürümeye başladı. Belinde beliren ağrı kendisini bir an duraklatsa da inatla, ağrıyı yenmek için yürümeye devam etti. Köşedeki son beş yıldır bir mantar gibi Almanya’yı saran BackWerk (Ekmek fırını)‘nın önünden geçti. İçerdeki masalardan yarısı kaldırılmıştı.İçerde işi kişi kahve alıyordu. Cam kenarındaki masalardan birinde çocuğuyla oturan yabancı bir kadın, türbanının kenarına sıkıştırdığı telefonuyla arapça birşeyler konuşuyordu hızlı hızlı. Türk kadın mağazasının yanından geçti. Görücüye çıkması gereken elbiseler henüz dükkan önüne yerleştirilmemişti. YeDoy Döner’in içinde masalardan bazıları kaldırılmış döner tezgahının önü komple plastik bir koruyucu ile kaplanmıştı. Giriş kapısına büyük beyaz bir kağıda - mescidimiz açılmıştır- ilanı asılmıştı. Deutche Bank’ı, Sparkasse’yı geçti. Urfalım Çiğköfte’den kendisine ulaşan Lahmacun kokusu içindeki açlık duygusunu yerinden oynatsada aldırmadı. Birkaç kez gelmişti buraya. Çıtır çıtır Lahmacun’un içinde kıyma olmadığını fark edince de ayağını kesmişti. Ayrıca, acı biberi, salçayı bastırdıkları çiğ köftenin içinde de et yoktu....Hemen yanında bir süre önce açılan SimitSaray‘ı müşteri bulamadığı için, dönerciye dönüşmüştü. Kebab yapıyordu. Camekanın önüne koyduğu saçların yanında başörtülü bir anadolu kadını hamur açıp  taze gözleme yapıyordu müşteri çekmek için. Dışardaki iki masadan birinde iki şişman Türk kadını açık çay içiyordu. Aldı’yı, yeni açılan Çin lokantasını, çeşitli telefon mağazalarını, Altınbaşak Kuyumcusunu, Petek Pastahanesini, Doktorları,eczaneleri, ikinci el dükkanlarını, Polonyalı marketi, Rossman’ı, berberleri, Hazar Fırını geçip dondurmacısına geldiğinde bir kilometreyi geride bırakmıştı.

Tam otururken sirenlerini sonuna kadar açan bir polis arabası geçti fırtına gibi. Beyaz minderli sandalyeye oturdu. Yorulmuştu.

Dondurmacının Suriyeli çalışanı elinde tuttuğu bir kağıt ve sütlü kahveyle masaya yaklaştı.“İyi günler...“dedikten sonra masayı silerek bardağı ve üstünde isimler olan kağıt ile kalemi bıraktı ve gitti. On masadan yedi tanesi doluydu. Hemen yanındaki masada ikisi erkek biri kadın üç genç oturuyordu.

Sütlü kahvesine iki şeker atıp karıştırdıktan sonra özlemle bir yudum aldı. Karşısındaki 30 yaşlarındaki kumral kadın bacak bacak üstüne atarken bembeyaz baldırları gözüktü, tahrik tohumlarını atarak. Şiirlerde hapsedilen kadınlara benziyordu.Ilınan sütlü kahvesinden bir yudum daha alıp bir sigara yaktı. Siyah gözlüklerinin ardından karşısında bembeyaz omuzlarını, göğüslerini açık bırakan dekolte elbisesinin  baldırlarını gizleyemediği seyrek saçlı kumral kadına baktı. Ufacık bir burnu ve ufacık dudakları vardı arada bir diliyle yaladığı. İçtiği sarma sigarayı sağ elinde tutuyor, arka arkaya bir iki nefes aldıktan sonra işaret parmağıyla biriken külleri düşürürken dudağında kalan tütünü alıyordu. Makyaj yapmamıştı.Saçlarını okşarken bembeyaz yeni tıraş edilmiş koltuk altı görüldü. Sutyen takmamıştı. Kocasından konuşmaya başladığında birden mutsuzlaşmış bakışları bir noktaya dalıp gitmişti. Kocasının evde olduğu zamanlar ne yaptığını anlattı her saniyesini yaşayarak. Yere düşen çakmağını almak için  eğilince ufak, diri göğüslerinin açık pembe uçları görüldü.

Telefonuna bir mesaj gelince, çantasından çıkartıp kimden geldiğine baktı. Bilgin, resimler için teşekkür ediyordu. İki gün önce Kadın Milli takımımızın eski kaptanlarından bir sporcuyla söyleşi yapmak için Köln’e gitmişti. Cafe Reichard’ta buluşacaklardı. Yaklaşık 30 yıldır gittiği bir kafeteryaydı. Kalk’ta yaşayan yabancıların gelmediği, gelemediği, gelse bile kendisini rahat hissedemediği bir yerdi. En ucuz kahveyi içmek için yer arayan işsiz yabancıların kendilerinden çok daha üstün bir toplumun, kendilerini idare eden, yöneten, haberlerini, şarkılarını dinlediği, yazılarını, kitaplarını, şiirlerini okuduğu insanların arasında ne işi olabilirdi ki? Ayrıca Kalk’ta yaşamaya zorlanan çok kültürlü getto toplumu içinde kaç kişi kendisinin kahve içtiği yerde yıllar önce Napolyon’un,  Fransız İhtilali sırasında uzun süre hapiste kalan, giyotine gitmekten kendini güç kurtaran.  Serbest kaldıktan kısa bir süre sonra, Paris kibar çevrelerinde en çok aranılan kadınlardan biri olan Joséphine de Beauharnais ile beraber güldüğünü, en güzel çukolatalar eşliğinde likor içtiğini ve sabahlara kadar seviştiğini nerden bilebilirdi ki? Fransız devrimci birliklerinin 1794'te savaşsız ele geçirdikleri Köln şehrinde çok büyük gelişmelerin Napolyo'un fakir insanların yaşadığı sokakları gezmesinden sonra  başlattığını, İneklerin, domuzların sokaklarda dolaştığını, çöplerin, gübrelerin ev önüne atılmalarını gören Napolyon‘un sokaklara enkaz, hayvan ve insan dışkısı dökülmesini yasakladığını. Domuzlar ve İnekler için ahırlar yapılmasını istediğini Köln sokaklarını ışıklandırdığını. Napolyon'un birliklerinin Köln’deki bütün  sokakları ve evleri numaralandırmaya başladığını.4711 numaralı evden gelen koku sonrasında (Kolonya) bulunduğunu.Kilise ve devlet işlerini ayırdığını ve en önemlisi 1798 yılında Köln’de kilise evliliğinin yeterli olmadığını bu nedenle kayıtlı, resmi evliliği başlattığını nereden bilebilirlerdi ki? Neden bilsindi ki? Napelyon’un ruhunun dolaştığı Cafe Reichard’tan çıkıp saatlerce Köln etrafında bisikletle dolaşıp resim çekmişlerdi...

Yanına yaklaşan İranlı Cafeterya’nın sahibiyle selamlaşınca tüm yaşattıklarını erteledi bir süreliğine.

 “Merhaba...İşler nasıl?“

“İdare ediyoruz işte...“Başını yana eğdi memnuniyetsizliğini gösterircesine.“Böyle giderse işimiz bu sene çok zor...“

“Maalesef...“

“Amerika’da neler olduğunu takip ediyorsun değil mi?

“Evet...Bazı ülkelerde haksızlığa karşı mücadele eden insanların olması çok güzel...Ama ırkçılık her yerde var.Irkçılık, her toplumu saran evrensel bir sorun haline geldi. Almanya’da AfD‘nin, mülteci ve göçmenlere yönelik ırkçı saldırılarıyla siyasi iklimi zehirlediğini kimse görmek istemiyor. Gündelik ırkçılık ve George Floyd'un ABD'de öldürülmesi sırasında son gördüğümüz acımasız polis şiddeti insanları öldürüyor. Öldürmeye de devam edecek.2019 yılında Almanya'da ırkçılık vakalarında yüzde 10'luk bir artış olması da geleceğin göstergesidir.“

Son masadan aldığı bardakları içeri götürürken kendi kendine gülümsüyordu. Sütlü kahvesi bitmek üzereydi. İyice soğumuştu. Bir sigara daha içtikten sonra kalkmayı planladı.

Cafe’nin müşterilerinden olan ama kendisiyle konuşmadığı, saçları simsiyah boyanmış ve jöleyle sertleştirilmiş, vücudunu saran siyah tişörtünün üzerine deri bir ceket giymiş Türk taksici bir sigara yakıp etrafına bakındı.

Yanımdan

Beyaz bir kelebek geçti

Siyah

Gözlükleriyle.

Uzun boylu, balık etli, yaşlı Katolik kadınlar gibi siyah bir renge bürünmüş güzel bir kadın geçti. Dalgındı. Düşüncelerinin içine girip onunla konuşmak, sorunlarına çözüm olup sonra sevişmek istedi.

Sevişme isteğimi koca popolarını daracık pantolonlarına sığdırmak isteyen ama başarılı olamayan, vücudu karikatüre benzeyen koca memeli Bulgar romanları bir balon gibi patlatıverdi ve çok şişman bir kadınla nasıl sevişilebileceğini düşündü bir an.

Yaşlılık böyle bir şey olmalı. Her görüntü, nereden geldiği belli olmayan bir ses, arabaların hopörlerlerinden caddeye taşan bir müzik sizi alıp anılar denizine atıveriyor. Kendi kendinize gülümsüyor ve mutlu olabiliyorsunuz. Bulutların arasından sızan güneş beyaz ceketini ısıtıverdi. Ama yıllardır boş olan kalbi küresel ısınmayla tanışmamış olmalı ki buz gibiydi.

Davetkar giyimleriyle Rus kadınları geçiyor. Parfümlerini kendilerinden önce göndererek. Ellerinde telefonları ile kaybolmaya başalayan bir neslin çocukları geçiyor anlatacak bir sözü, okuyacak bir şiiri olmayan.

Eksozu bozuk bir motorsiklet geçti gürültüyle. Ardından geçen arabanın radyosundan haberler duyuluyordu. Uzun boylu beyaz tenli, gözlüklü bir kadın ekmekçiden çıkarken düşünceliydi bir şey unutmuş gibi.

Kırmızı bulüzü içinden beyaz sütyeni gözüken kısa şortlu bir bisikletli geçti yanından. Başında kask vardı. 80 yaşlarında bastonuyla yürüyen bir kadın başındaki peruğunu düzeltip ekmekçiye girdi.

Burnunda halkası, uzun, jöleli saçları simsiyah boyalı, siyah pantolon,siyah botlarıyla genç bir kız yanından geçerken kendisinden bir sigara istedi. Göz göze geldiler bir an. Göz bebeklerinde yaşadığı toplumda devrim yapıyordu.

Yan masada oturan bir sigara yaktı öksürdü. Gözlüklü, şişman (ismini anımsayamadığı bir artiste benzettiği) kumral dağınık saçlı orta yaşlarında bir kadın elindeki Lahmacunu iştahla ısırdı gözlerini büyüterek. Canı birden lahmacun istedi.

Boş masalardan birine Lenin’e benzeyen bir Alman oturdu.

Türbanlı üç kız gülüşerek ekmekçiden çıktı. Birbirlerine bakıp bir erkek ismi söyledikten sonra kahkahalarla gülüyorlardı.

Sokak kütüphanesinin önünde duran dört yaşlı kadın bir kitap için tartıştı.

Komando giyimli bir kadın arabanın arkasında oturan oğluna “Dondurma yer misin” diye sordu.

Yaşlı adam ağzını kapatarak esnedi. Yan masaya oturan esmer, dalgalı saçlı, kırmızı dudaklı, takım elbise giymiş, Türk olduğu belli olan çok güzel bir kadın arabasının anahtarlarını masaya bıraktıktan sonra meyveli bir dondurma ısmarladı.

Sol tarafımda oturan iki Kürt asıllı kadın cıvıl cıvıl konuşuyorlardı. Yeryüzünde görevlendirilmiş mutluluk melekleri gibiydiler. O saf, temiz gülüşleri, sigarayı saran ince parmaklarının hüneri, zarif ama dolu dolu gülüşleri. Güneş gibi geldi kendisine, ısındı.

Sağ tarafa üç Bulgar romanı oturdu. Tuhaf saç kesimleriyle. Oturur oturmaz sigara yakıp hırsızlık üzerine konuşmaya başladılar.

Arkasında görmediği masaya iki kişi oturdu. Kadın uzun boylu, zayıf ve çirkindi. Hemen konuşmaya başladılar.

Ne zaman geldin sen.

Dün,Cemal abi getirdi..

Yalan

Ciddi

O yanında mı şimdi yoksa gitti mi?

Yok yok gitti. Köln'den alışveriş yaptıktan sonra gitti.

Ne zaman gelecektin sen?

Hafta sonu gelecektim ama vazgeçtim

Niye?

İşte

Nasıl işte diyeceksin ki iste öyle. Niye vazgeçtin rahat degil miydi yerin?

Rahattı ama öyle işte, olmadı.

Sen nasılsın

Eh işte. Ne yapayım ben de… Parasız pulsuz...

Neden? Kocan vermedi mi?

Bırak şu allahın belasını. O elimde ne varsa aldı zaten.

Kaç para lazım sana?

Araba sigortası, elektrik, masraflar filan 800 euro yeter...

Ya sonra?

Sonrayı bu akşam güzelce yaşarsın artık...

Sigarasını söndürdü. Sütlü Kahve parası olan üç euro’yu masaya bıraktıktan sonra, “İyi günler...“ deyip parka giden tünele girdi. 

Sosyal Medyada Paylaş

author

Erdem Buyrukçu

gercekedebiyat.com yazarı,

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..