Aşk konusunu üzerime vazife olmayan bir iş olarak addetmişliğim vardır. Okurlar arasında tanışlar denk gelecek olursa seni biliriz, demesinler. Beni benden iyi mi bileceksiniz? Hoş, kendimi o kadar da bilir olsaydım aşk ellerinde bu hâllara düşmezdim ya!

Yıllar önceki bir aşk yazısında aşkın aslında kalpte malpte başlamayıp beyinde başlayıp beyinde bittiğini anlatmaya çalışmıştım.

Bir şeyin özünü bilmeyenler çeperiyle (yüzey) oyalanırlarmış. Her ne kadar bilmez olsam da haddimi aşma pahasına çeperi bırakıp yine öze girmeye hevesim var.

Yaşayanlar aşkın özünü bilir; yaşamayanlara, yaşayanların aşka dair anlattıklarının hazzı yeter.

Genç kız anlatır:

“Bir gün abimlerde yemek yerken yengemin kardeşi ‘Kaş altında bana doğru uğrun uğrun bakınca…’ kalbim aman da Şaziye’m, diye pırpır etti. Aşk nedir, sevda nedir bilmez iken ol saat anladım.”

Özünü yaşayan Şaziye’yken, dış anlatımına (çepere) dayanan hazzını yaşayansa biz olduk. Ne diyordu o sevda türküsünde?

"Sıra sıra çeperler / Çepere su serperler / Irak yoldan geleni / Terli terli öperler"

Terli terli öpmek, bir aldırmayıştır. Sıradan birinin bardağından su içer misiniz? Âşık olduğunuzun yarım bıraktığı bardağı alır da içersiniz. Yanisi şudur ki aşk, ötesine berisine, zehrine bir başkaldırıdır.

Aşktır doğanın en başat duygusu. Çılgınlığı kendine yakıştıramayacakların umursamayı bıraktığı anlardır. Kanıt mı istersiniz? Açlık içerisinde elden kalan tek dilim ekmeği dahi kendi ölümü pahasına çocuğuna yediren annenin gün ola ki aşk uğruna o yavruyu bırakıp da kaçtığını çok okumuşsunuzdur.

Aşk dediğiniz -gelip geçiciliği olan- bir duygu fırtınasıdır. Acemilik dönemlerinizde telaşelere sürükler. Çarpıntı gösteren hassas bir organ olduğundan, aşkın yarattığı fırtına boyu dalgaların kalp denen yuvadan çıktığına inanılır. Heyecan ötesi bir haz vericiliği vardır.

Aşk, biraz da insanın kendinden geçme hâlidir. Tam da Pablo Neruda’nın o şiirindeki son dizenin ta kendisidir.

“Sana, ilkbaharın kiraz ağaçlarına yapmak istediğini yapmak istiyorum”

Bunun, gündelik dildeki anlamı şu olsa gerek: Başında kavak yelleri estireceğim.

O geçmedir ki iki kişinin tek kişiye dönüşmesi gibi bir arıza da yaratır mı yaratır. En dikbaşlı dediğinizin bile gerektiğinde başkasının kişilik potası çerisinde erimeye gönüllü razı olması demektir. Olması gereken aşk ise, hem kendi kişiliğini koruyan, hem de birbirini gözeten “biz” gibi olandır.

Buna da Turgut Uyar’ca bir formül verelim:

“Bir bozuk saattir yüreğim, hep sende durur”

Aşk, kısa süren bir duygudur. Durmaz, yaşanır, kapanır gider. Aşkı uzun yaşatan yarım bırakılmışlığıdır. O nedenle yolu ayrılığa çıkar. Birbirimizi ne de çok sevdik, mutluca yaşlandık, diyen türküler var mıdır? Aşk, yarım bırakılışla birlikte ya türkü ya şiir olur. O da olmazsa dilden dile gezen hazin bir öykü olur.

Fotoğraflardaki anlık bir kesit gibidir. Hareket olursa fotoğraf ölür. Aşk ta fotoğraftaki görüntü gibi öylece kalmak ister. Tamam, olmaktan hoşlanmaz. Sahibi yaşlanırken nasıl fotoğraf genç durursa aşkın arzusu da öyledir. Tam yaşanmayayım ki hep bana dönüş olsun ister.

Aşkın mayasında birazcık da acı var.

Nitekim ölmez eser “Leyla ile Mecnun” aşkının en biricik kalem babası olan Fuzûlî ne der bu minval üzere?

“Aşk derdiyle hoşem, el çek ilâcımdan tabip / Kılma derman, kim helâkim zehri dermandadır”

E daha öte gitmeden ne diyeyim?

Aşk, insanın kendi kalbine kurduğu vatandır.

Sakın ha vatansız kalmayın!

Sami Günal
Gerçekedebiyat.com

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)