Fatih kimin Fatih’i? / Tahsin Şimşek
Dizilerimizde Osman, Murad, Abdülhamid var da niye Fatih yok ya da yeterince yok? Abdülhamid’e 154, Kanuni’ye (Muhteşem Yüzyıl) 139. bölüm güzelleme yapılırken, o “Mehmet: Bir Cihan Fatihi”, 6. bölüm biter bitmez, niye perdeyi karartmıştır?
Son yıllarda her kanalda bir Osmanlı dizisi… TRT’den Kanal D’ye… Biri bitmeden öteki gösterime giriyor: Payitaht: Abdülhamid, Diriliş Ertuğrul, Kuruluş: Osmancık, Muhteşem Yüzyıl, Hürrem Sultan, Kösem Sultan, IV. Murad, Osmanlı’da Derin Devlet, Osmanlı Tokadı, Bir Zamanlar Osmanlı, Elveda Rumeli… Hepsinde, bir Osmanlı kutsaması, Osmanlı’ya o derin özlem... Daha arka planda ne var? Düşlenen o İslami düzen… O düzeni, Osmanlı’yla buluşturma çabası… Çoğunda, örtük bir cumhuriyet hesaplaşması; bize, bir şeylerin hep yanlış anlatıldığı savı… Peki, Osman, Murad, Abdülhamid var da niye Fatih yok ya da yeterince yok? Abdülhamid’e 154, Kanuni’ye (Muhteşem Yüzyıl) 139. bölüm güzelleme yapılırken, o “Mehmet: Bir Cihan Fatihi”, 6. bölüm biter bitmez, niye perdeyi karartmıştır? Hem de başrolde Kenan İmirzalıoğlu olmasına karşın? Hem İmirzalıoğlu doğru bir seçim de değildir zaten; çünkü Fatih, öyle boslu poslu değil, ufacık bir adamdır; hafif de kambur. Onu büyüten tarihtir. Sonra o “Osmanlı Tokadı”, Fatih’i ne kadar anlatmaktadır? Son günlerin haberi, “TRT, 13 bölümlük yeni bir Fatih dizisinin çekimine hazırlanıyor.” Yapımcısı, on yıl önce bir 10 Kasım’da, Akit’e o, “Olmasaydı da olurduk!” ilanı veren o biri(!). Görülen o ki, iktidarın “dindar ve kindar nesil” ve taraftar inadı sürüyor. Evet, 29 Mayıslarda, fetih anlatılır da Fatih, niye anlatılmaz? Çünkü kahramanlık ve otoriteye tapınım dışında, tarihe ilgimiz hâlâ çok zayıf da ondan. O halde gelin, fethin yanında, Fatih’i de anlatalım. Tarihten notlar düşe düşe, çağından soyutlamadan. Günümüzle buluşturup yorumlar eklemeyi göz ardı etmeden… Kılavuzumuz, Halil İnalcık olsun; özellikle de o değerli yapıtı: İki Karanın Sultanı, İki Denizin Hakanı, Kâyser-i Rum Fâtih Sultan Mehemmed Han…[1] Osmanlı’nın devlet yapılanmasını ve askeri örgütlenmesini oluşturup biçimlendiren Sultan Orhan’dır. İlk Osmanlı parasını bastıran da… Bu yapılanmada, O’nun, damadı olduğu Bizans’ı örnek aldığı da bir gerçek. Osmanlı, Fatih’le tam bir imparatorluğa dönüşmüştür; Fatih’in kendine seçtiği unvan da Kayzer-i Rum’dur. Demek ki, ortamdan, günün koşullarından soyutlamış bir devlet yaratmak, tarihin hiçbir evresinde görülmemiştir. Osmanlı da çağının ürünüdür. Sultan Orhan, 1329’da, İstanbul’un fethinden 124 yıl önce Üsküdar’daydı. İstanbul’un fethi, Yıldırım’ın (1394-1402), Musa Çelebi’nin (1411), baba II. Murat’ın (1422) da düşüydü. Anadolu Hisarı orada duruyor. Zafer, Fatih’indir (1453). Yıldırım’ı durduran, Niğbolu’nun önceliği, Ankara Savaşı’nın yıkımıdır. Yıldırım’ın Akşemseddin’i, Emir Sultan’dır; zaman, kimliklere yeni sıfatlar eklese de kuşkusuz o, gerçek bir şarlatandır. Romen Diyojen’i terk edip Alpaslan’ın safına geçen Türkler, Ankara Savaşı’nda bu kez Yıldırım’ı terk edip Timur’un safına geçmişlerdir. Osmanlı’nın açmazı Anadolu’dur; ne denli üstü örtülmeye çalışılırsa çalışılsın, yalın gerçek budur. Kurtuluş Savaşı da Osmanlı’ya karşın, Anadolu’da kazanılmıştır; “Anadolu İhtilali’yle… Fatih (1432-1481), II. Murad ile Hüma Hatun’un oğludur. Birçok kaynakta Fatih’in annesi Mara Despina’dır (Sırp Kralı Brankoviç’in kızı). Halil İnalcık’a göre ise Mara Despina, Fatih’in kendisine büyük değer verip saygı duyduğu üvey annesidir. Ağabeyi, Alaaddin’in ölümü, baba Murat’ı bunalıma sokarken Fatih’e, taht yolunu açmıştır (1444); hem de daha on iki yaşında. Tursun Beg’e göre 1444-1451 arası iki padişahlı dönemdir. Fatih’in bu ilk padişahlık dönemi, iki yıl sürüyor (1444-1446). Bu arada, o ilk Yeniçeri ayaklanmasına ve çıkarılan büyük bir yangına tanık oluyoruz. Varna Savaşı nedeniyle ve ordunun ısrarıyla II. Murad tahta geri dönüyor. 1451’de tahta ikinci kez oturan II. Mehmed’in ilk işi, Karamanlı ayaklanmasını bastırmak olmuştur. Karamanlılarla rekabet, Fatih’e (şair Avnî) şu beyti düşürtmüştür: “Bizümle saltanat lâfın idermiş ol Karamânî / Hudâ fursat virürse ger kara yire karam ânı” İkinci işi de Sırp ve Bosna ile ilişkileri düzene koymaktır; ikisi de Osmanlı’nın bağdaşığıdır artık. Yetinmez, Karaman, Macaristan ve Venedik’le barış antlaşmaları yapar, onların tarafsızlığını sağlar. Fethin esenliği için bunlar gerekli ve ivedidir. Fatih’in, Fatih olmadan önceki ön adı “Çelebi”dir, dedesi gibi. O günlerde Osmanlı tahtında gözü olan biri daha vardır, Süleyman Çelebi oğlu Orhan. Bizans’la işbirliği halinde olan, fetih sırasında Bizans’ı savunan, fetih gerçekleşince de intihar eden Orhan… Çandarlı Halil Paşa, fethe karşıdır; Macar’ı, Sırp’ı dahil bütün Balkan coğrafyasının Osmanlı’ya karşı birleşeceğini düşünmektedir. Fatih’i destekleyenler, Şahabeddin, Zağanos, Saruca Paşalardır. Son ikisi Rum’dur; Zağanos, Fatih’in kayınpederidir. Fatih’in, fetih için önemli gerekçeleri vardır: Bizans’ın, her fırsatta Osmanlı’nın düşmanlarını koruması ve tahrik etmesi, yeni Haçlı ordularına ortam hazırlaması, devletin geleceği ve güvenliği için tehlike oluşturması… O halde fırsat eldeyken harekete geçilmelidir. Hele şehir, bütün nüfusunu, gücünü kaybetmiş; sadece adı ve surları kalmış bir haldeyken… Birisi gelip el koymadan; Venedik’in ya da bir başkasının eline geçmeden… Katolik - Ortodoks dayanışması sağlanmadan… Halkı ve orduyu ikna etmekte herhangi bir sıkıntısı yoktur; halkın ve ordunun, bu fethin bir “peygamber sünneti” olduğunu bilmesi yeter. Fethin zamandizimsel özeti: 1452 yazında Boğazkesen (Rumeli Hisarı) tamamlanır; Boğaz’ın kontrolü için buna gerek vardır. Şubat 1453te, sur dışının “yağma”sına izin verilir. 26 Mart’ta Sultan, 70 000 kişilik ordusunun başında, toplarıyla birlikte Edirne’den ayrılır. Kısa sürede surların kara ablukası tamamlanır. Galata Zağanos Paşa’nın, Edirne Kapı önleri Karaca Bey’in (Oktay Sinanoğlu Karaca Bey’in torunudurr), Topkapı önleri Çandarlı Halil Paşa’nın, Altın (Yaldızlı) Kapı önleri, İshak Paşa’nın kontrolünde ve komutasındadır. Baltaoğlu Süleyman’ın donanması da Haliç önlerinde… Her kapının karşısına toplar yerleştirilmiştir; büyük top da St. Romanus Kapısı karşısına… Kenti savunanlar: İmparator Kostantin, seçme kuvvetiyle Cenevizli komutan Giovanni Guistiniani, kentin bütün Latin halkı (Venedikliler, Katalanlar, Cenevizliller…) ile Orhan Çelebi ve adamlarıdır. 9. Nisan’da Baltaoğlu Süleyman’ın Haliç’e girme girişimi sonuçsuz kalır. 11 Nisan’da surlar dövülmeye başlanır. 12 Nisan’da Baltaoğlu Süleyman’ın ikinci girişimi de sonuçsuz kalır; bunun üzerine Haliç’teki gemiler, karadan top ateşine tutulur. İlk genel saldırı 18 Nisan’da yapılır. Tarabya, Burgaz, Büyükada’yı ele geçiren donanma, silah ve gıda taşıyan yardım gemilerinin Haliç’e girmesini (20 Nisan) önleyemez. Bunun üzerine Baltaoğlu Süleyman görevden alınır, yerine Hamza Bey getirilir. Zafere giden yolda, hem de genel saldırının ikinci gününde, bu umut kırıcı durum yaşanır. Öfkelenen Fatih’in, atını denize sürdüğü gün, o gündür. Ancak iki gün sonra, 22 Nisan’da, 72 parça tek kürekli kadırga, Galata sırtlarından Kasımpaşa’ya indirilir. Sonra da Sütlüce-Ayvansaray arasında yan yana getirilen fıçılarla, beş kişinin yan yana geçebileceği bir köprü yapılır. Böylece Haliç’in kontrolü tamamen sağlanır ve Ayvansaray (Blakhernai) surları da dövülmeye başlanır. 20-23 Nisan, kuşatmanın en kritik üç günüdür. Ordunun moralinin bozulduğu, hatta dağılmaya başladığı günler. Ordunun yıkılan moralini düzelten Akşemseddin’dir. Hem Hz. Eyub’un mezarını bulduğunu müjdeleyerek, hem ganimeti kutsayan o ünlü mektubunu yazarak... Oysa Fatih, kendine başkent olarak düşündüğü İstanbul’u yağmalanmış, harap bir kent olarak almak istememektedir. Bu arada İmparator, sultana elçi gönderir, görüşmek istediğini bildirir: Fatih’in yanıtı açıktır: Koşulsuz teslim halinde, kent halkının malı ve canı kendi güvencesi altındadır. Lukas Notaras’ın söylediğine göre, koşulsuz teslime karşı çıkanlar, kent halkı değil, Bizans’ın bağdaşıkları İtalyanlardır. İtalyanlar, çıkarlarını kaybetmek, deniz ticaretinden yoksun kalmak istemezler. 7 Mayıs sonrası, Osmanlı, sürekli bir bombardımanla saldırılarını sıklaştırır. Fatih, 25 Mayıs’ta tekrar elçi gönderir; İtalyanlar, sunulan teklifleri, bir kez daha reddeder. 26 Mayıs’ta, paşalar, Macarların ve Venediklilerin yardıma gelmekte oldukları duyumu üzerine, son kez bir araya gelirler. Çandarlı’nın çekilme teklifi kabul görmez, genel saldırı kararı alınır. Padişahın, “kentin taşı toprağı benim, kalanı askerin” diyen o üç günlük yağma izni, orduda ilan edilir. Zağanos Paşa, saldırı günün belirlemek ve hazırlıkları yapmakla görevlendirilir. 29 Mayıs gecesi saat 1.30’da Padişah, saldırı emrini verir. Saldırı başlar, Top Yıkığı’nda, Guistiniani’nin yaralanmasıyla Bizans ordusunda çözülme başlar. Bir sava göre İmparator Konstantin, kılıç elde savaşarak ölür. Halil İnalcık’a göre: “İmparator ve saray büyükleri, değerli eşya taşıyan sandıklarla Haliç’te bekleyen gemiye kaçarken bir azep grubu ile karşılaşır ve çarpışmada ölür. (s 187)” Fatih, orduda rahatsızlık yaratsa, ulemayı kızdırsa da yağmayı, ikinci gün durdurur. Dahası vakit kaybetmeden Çandarlı’yı tutuklatır, gözlerine mil çektirir. İstanbul’un fethinden, herkes kendine bir pay çıkarmaya, pay almaya kalkar. Fatih’in, kendini tebrike gelen, fethin kendi dua ve niyazlarıyla gerçekleştiğini söyleyen ulemaya yanıtı şudur: “Kostantineye’yi kendi kılıcımla alub-dururın kimesnenüzden himmet ve inayet olmamıştır. (s. 213)” Oldukça anlamlı ve ibretlik değil mi? Fatih’in bu sözlerine gücenen Akşemseddin Göynük’e çekilir. Evet, Fatih, zaferini ona buna yedirmeye hiç niyetli değildir; hele kerameti kendinden menkul hacı hoca ile ulemanın dua ve niyazına. Mustafa Kemal de Sakarya dönüşü, benzer davranışı sergileyenlere, benzer tepkiyi gösterir. Fatih’in fetih sonrası ilk işi, kenti imar etmek; ikinci işi, zaferini kalıcı hale getirmektir. Çünkü her savaş yıkımı getirir, yeni düşmanlar yaratır. Batı’dan gelecek tepkiyi, yeni bir Haçlı dalgasını karşılamak için Fatih’in bütün ömrü, 1453’ten 1481’e hep seferlerle geçmiştir. Tam 17 sefer... Karaman’dan Otlukbeli’ne, Trabzon’dan Canik’e, Midilli’den Mora’ya, Arnavutluk’tan Belgrad’a… Hem de aynı yerlere birkaç kez giderek… “Saltanatı 32 yıl 1 ay 19 gündür. 18 ülke fethetmiş, Osmanlı ülkesini iki kat genişletmiştir. (s. 571)” Rumların Katoliklere tepkisi, Fatih’in işini, bir ölçüde kolaylaştırmıştır kuşkusuz. Osmanlı, kuruluşundan ancak 120 yıl sonra Ege’ye, yaklaşık 150 yıl sonra İstanbul’a, sonra da Karadeniz’e ve Konya’ egemen olmuştur. Karamanlılar, varlıklarını 1474’e kadar sürdürüyor. Osmanlı’nın, Fırat’ın ötesinde pek gözü yoktur. Cumhuriyet’in Doğu’da yaşadığı sıkıntının temelinde bu gerçek yatmaktadır. Fatih’in en büyük kavgası Venediklilerledir; adalarda, Mora’da, Arnavutluk’ta (İşkodra)… Tam on yedi yıllık bir kavga. İstanbul’un fethinde de Venediklilerle savaşmıştır; Akkoyunlular ve Karamanlılarla savaşırken de… Çünkü Venedikliler, her ikisinin de bağdaşığıdır. Aydınoğulları’nın da antlaşmalı ticari ortağı… Fatih, Osmanlı deniz gücünün gerçek kurucusudur; Osmanlı, boğazların tek egemenidir artık. Boğazların ve Tuna’nın denetimi ve güvenliği, her şeyden önemlidir. Fatih, Çanakkale Boğazı çıkışındaki adaların ve yerleşimlerin elde olmasını önemser. Özellikle Enez, İmroz, Limni, Midilli’nin… Bütün isteğine ve çabasına kaşın, Rodos ve Belgrad düşlerde kalır. Tarihin gerçeği şudur ki, On İki Adalar, Fatih gününden beri İtalyanlarla sorunludur. Rodos ve Aşağı İzmir, bölgeye yeni yerleşen Türklere karşı bir Haçlı üssüdür. Fatih, çalışacağı kişiyi seçer; onun kimliğine, Rum, Bulgar ya da Sırp olmasına değil yetkinliğine (liyakat) bakar. Fetih öncesinde ya da sonrasında yanında olanlardan birkaçını anımsayalım: Zağanos Paşa, Saruca Paşa, Baltaoğlu Süleyman (Bulgar kökenli); Mahmut Paşa (Sırp asıllı, anne tarafından akrabası), Rum Mehmet Paşa, Has Murad Paşa, Mesih Paşa… Son ikisi, Bizans tahtının varisleridir, çocuğu olmayan Konstantin’den sonra imparator olmayı bekleyenlerdir. Ve Bizans’ın son büyük dükü Lukas Notaras, tarihçi Kritovoulos… Baş vezirleri de sırasıyla Çandarlı Halil Paşa, Zağanos Paşa, Mahmut Paşa, İshak Paşa, Rum Mehmet Paşa’dır. Evet, onun aradığı, yâr yaran değil, yeterlilik, yetkinliktir. Mustafa Kemal’de de ırk, soy sop önyargısı yoktur. Alfred Rüstem ve Agop Dilaçar’la yan yana çalışır. İmzasının tasarımını, Dikran Çerçiyan’a yaptırır. Manastır’daki sevgilisi Eleni Karinte’dir, Sofya’daki Dimitrina Kovaçev. Osmanlı, bu dönemde “merkeziyetçi, bürokratik ve patrimonyal bir devlet (s. 303)”tir. Ulema, bürokrasi üzerinde söz sahibi değildir: “Ulemânın, ulûm dışında fünûn sayılan konularda doğrudan doğruya bir ilgileri yoktu. (s. 301) Şeriat değil, kanun devletidir. Bu olgunun, evrimleşerek geldiği nokta, “Hayata en hakiki mürşit ilimdir.” Fatih Kanunnâmesi, devlet örgütlenmesine yönelik bir düzenlemedir, görev tanımıdır. Vezirden kazaskere, beylerbeyinden sancak beyine, nişancıdan defterdara, şehremininden reisülküttaba, yeniçeri ağasından çavuşa… Göreve başlamadan emekliliğe, gümrüklerden kapanlara, sarraflıktan taşımacılığa… Bugün, kutsiyet kazandırılmaya çalışılan vakıflar, Ayasofya bu gerekçeyle müzeden camiye dönüştürüldü, Fatih döneminde, özel mülk statüsündedir ve işlevini çabuk yitiren kurumlardır. Derebeylik mülkiyetine son veren, zaviyeleri kapatan, tarihin en büyük toprak reformunu yapan da Fatih’tir. Reformcu Karamani Mehmet Paşa ile yeniçeri desteğini arkasına alan Gedik Ahmet Paşa arasında büyük bir rekabet vardır. Bu dönüşümü kolaylaştıran, Fatih’in o fetihten güç alan otoritesidir. Kurtuluş Savaşı sonrası, benzer bir güce, Atatürk de sahiptir; devrimleri gerçekleştiren aynı güçtür. O gün de bugün de bu tür köklü dönüşümlere karşı olanlar tarikatlardır. Evet, Fatih, merkeziyetçi bir yapılanmayı önemser; hiçbir zaman, “Egemenlik haklarından da fedakârlığa izin vermemiştir. (s. 274)” Onun kimliğinde gördüğümüz, Oğuz, İran, İslam ve Roma sentezidir. O, sultan, han-hakan, kayserdir… Halkların, dinsel inancına saygılıdır. Kimse kimliğinden ötürü aşağılanmaz. Halk, din değiştirmeye zorlanmaz; Ortodokslar, Katolikler, Begomiller, Yahudiler varlıklarını korur. Çan çalma dışında, ibadetlerinde özgürdür. Begomiller Müslümanlığı seçerler, onlar da Katoliklerden çok çektikleri için. Balkanların abdalları (erenleri) Sarı Saltuk, Otman Baba, Şeyh Bedreddin’dir. İsyancı abdalların sonuncusu da Pir sultan Abdal… Savaşın yıktığı kente ve çevresine, her meslekten insan, soyuna ve inancına bakılmaksızın yerleştirilir. Ülkenin her türlü gereksinimini, bölgesel üretim planlamasıyla karşılamak, temel ilkedir. Örneğin, gemi yapı yapımı için Torosların Tahtacı Yörüklerinden, Kilitbahir’in inşası için Hindistan’dan Balkanlara geçen Romanlardan yaralanır. Kazdağları’nın Tahtakuşlu’ları o Tahtacı Yörüklerdir; Çanakkale’nin Çay Mahallelileri o Romanlar… Ticaretin yabancıda değil, soyuna sopuna bakılmaksızın yerlide olmasını önemsenir. Osmanlı’nın gözü, Anadolu’dan önce Rumeli’de ve Ege’dedir. Konya, Kayseri ve Malatya; Selanik, Makedonya ve Sırbistan’dan çok sonra Osmanlı’nın olmuştur. Osmanlıyı besleyen Rumeli’dir. Rumeli’nin Osmanlı bütçesine katkısı, Anadolu’nun neredeyse beş katıdır. Anadolu gelirlerinin yarısı da Kastamonu madenlerindendir. “Osmanlılar, balkanlardaki fetihlerinde, altın ve gümüş merkezlerini ele geçirmeye öncelik veriyorlardır. (s. 459)” Halkı Müslümanlaştırmayı da hiç düşünmüyorlardı; çünkü o gelirden yoksun kalmak istemiyorlardı. Müslüman kesimin hâlâ gümüş yüzüğü tercih etmesi, o günlerden gelen bir ayrıcalığın hatırasıdır. Fatih, şairdi, müzikseverdi, zengin bir kültür altyapısına sahiptir. Yunanca, Latince, İbranice, Keldanice, Arapça, Farsça ve Sırpça bildiği dillerdir. Roma tarihine ilgilidir, Latin harflerine yabancı değildir. Yunanca ve Latince kitaplardan oluşmuş bir kütüphanesi vardır. Homer’i okumuş, Troya’yı gezmiştir. Rivayet odur ki, İstanbul'u fethettiğinde, ‘Hektor'un savaşını kazandık' diyen odur. Sarayında ünlü hümanistler vardır; fetihten önce İtalya’ya kaçan Rum bilginleri de İstanbul’a davet eder. Unutmayalım, aynı Fatih, surlarda savaşırken ölen Konstantin’in naaşını, törenle gömdürtmüştür. Mustafa Kemal de Dumlupınar zaferinden sonra, ‘Hektor'un öcünü aldık' der. Öç almayı bilir; ama o da asla kindar değildir. 2 Eylül 1922’de, Uşak’ta tutsak Trikopis’i ayakta, “Hoş geldiniz general” sözleriyle karşılar. 9 Eylül sonrası İzmir Karşıyaka’da yoluna serilen Yunan bayrağını da “Bayrak bir milletin şerefidir, ne olursa olsun yerlere serilmez ve çiğnenmez, kaldırınız!” sözleriyle kaldırtır. Evet, Fatih’in Mustafa Kemal’le buluştukları nokta, öyle bir iki değil; tarihi doğru okumak, çok dillilik, kültürel zenginlik… Doğru okuyamadığı, tarikatların yoğun etkisi ve günün koşulları nedeniyle süzemediği tek şey, ne yazık ki o saray münazarasında(!) İbn-i Rüşd’e karşı Gazali’yi savunanların safında yer alması ya da Akşemseddin ve Molla Gürani’lerin dinsel egemenliklerini aşamamasıdır. Gazaliciliği savunan kitaplar yazılmasını istemesi ya da yazılmasına yol açmasıdır. Fatih’in sarayında, her zaman şair, yazar ve ressamlar vardır; hatta İranlılar başta İtalyanlar… Çankaya sofrası da bunun bir benzeridir. Fatih, resmini yaptırmaktan çekinmez; boynunda, Batı tasarımı madalyonlar taşır. Evet, Fatih, salt “Kayzer-i Rum” unvanını almakla kalmaz, Madalyonlardaki sanlarıyla da tarihe damgasını vurur. Kayzer, Sezar sözcüğünün Latince okunuşudur. Boynunda, Bertoda di Giovanni’nin madalyonunu da taşır. O madalyonun ön yüzünde bir portresi ile “Asya, Trabzon Büyük Yunanistan” sözcükleri yer alır; arka yüzde zafer arabası üzerindeki figürü. Sanki bir Helyos’tur artık o. Giovanni Madalyonu [Dünle buluşmadan yarının kapısı çalınmıyor.] Giovanni, Fatih madalyalarını, Lorenzo de Medicinin isteği üzerine yapmıştır. Costanza de Ferrara, onun birden çok madalyonunu yapar; ön yüzde tarihe damga vuran o “Bizans İmparatoru” yazısıyla portresi vardır; arka yüzde atının üstündedir. Gentile Bellini, onun salt o çok bilinen portresini yapmakla kalmaz, ona gül de koklatır; ön yüzde portresinin, arka yüzde üç tacın yer aldığı madalyonu da nakışlar. O Bellini tablolarının, II. Bâyezid tarafından Kapalı Çarşı’da sattırıldığını biliyoruz. Ayasofya’daki ikonların gözlerine ok atıldığını da… Fatih de eli kalem tutanlardandır; tuğrasını kendi çizer; insan, at, yırtıcı kuş desenleri de yapar. Floransa’ya özel ilgisi vardır; sanat tutkusu, bu ilginin nedenidir. Resim ve heykele günah diyenler, Fatih’ten hiç utanmazlar mı bilmem. Kişiyi, en iyi kendisi anlatabilir. Herkesin üç adım geride durduğu, nabzın hep korkuyla attığı, bütün ilişkileri çıkarın belirlediği, ilişki kamburu bir dünyanın yalnızlığı, anlatılabilir yalnızlıklardan değildir. Beden de hafif kambursa!... Şu dizeler bunun somutlaması değil mi? Fatih de bunun acısını çekmektedir: “Hiç kimse yok kimsesiz / Herkesin var bir kimsesi / Ben bugün kimsesiz kaldım / Ey kimsesizler kimsesi // Kimse aradığım yollarda / Kimsesizlik kimsem oldu / Dinsin artık hicranın cana / Kimse aradığım yollar / Kimsesiz kimselerle doldu”. Son iki dize çok daha can yakıcı değil mi? Bugün Fatih, övgüsüyle kendinden geçenlerin çoğu da ne yazık ki, onu anlayanlardan değil. Onun, “Edindiğim yerleri satanlar, Allah’ın gazabına uğrasın!” bedduasından da habersizdirler. Hele o hâlâ Ortaçağ’ın cihad kültüründen beslenenler. Hele o Ayasofya kürsüsüne kılıçla çıkanlar... Fatih öldüğünde bayram yapan, bir iki değildir. Venedikliler, San Marco Meydanı’nda “Büyük kartal öldü. (Grande aquila e morte!)” çığlıklarıyla yeri göğü inletmişlerdir. İçerde de durum pek farklı değildir. Özellikle ulema tayfası ile Çandarlı ve Gedik Ahmet Paşa taraftarları… II. Bâyezid dönemine kadar, menakıbnâmeler dışında, Osmanlı tarihi ile ilgili hiçbir yapıt yoktur. Tursun Beg, Aşıkpaşazade dahil, çoğunun Fatih’e bakışı şaşıdır. Osmanlı’ya bir tarih yaratma gereksinimin, epeyce gecikmeli olsa da doğal sonucudur bu. Fatih’i anlatan iyinin kötüsü tarihçiler, Tursun Beg ile Kemalpaşazade’dir. Fatih’in sosyal ve siyasi politikasını destekleyen Bâyezid değil, Cem’dir; Fatih’in sultan adayı da odur. Ünlü Kanunnâme’sinde bu isteği yer alır: “… tâc-ı ru’ûsü’s-selâtin sâhibü’l-izzi... (s.356)” 1473’teki doğu seferi sırasında da Fatih, her olasılığa karşı, Edirne’de Cem Sultan’ı bırakır. O Cem Sultan, babası gibi tam bir kültür adamıdır. Cem Sultan, Osmanlı’yı Oğuz’a bağlayan bir tarih yazdırmakla kalmamış, Saltuknâme’nin de kaleme alınmasını sağlamıştır. Ne var ki ulema ve ordu, Cem’i değil, Bâyezid’i yeğler. Bâyezid’in ilk işi, Çandarlılar’a iade-i itibar sağlamak, şeriatın önündeki engelleri kaldırmak ve kanunnameleri şeriata uydurmaktır. Fatih’in kapattığı zaviyeler yeniden açmak, el koyduğu vakıfları geri vermektir... İtibar, artık şeyhe-şıhadır. Dünün baş tacı, Bâyezid-i Veli idi, bugün Abdülhamidİ dün itibarları iade edilenler Çandarlılar idi, bugün Mustafa Sabri’ler, İskilipli Atıf’lar… Bu keskin kavganın ve ayrışmanın nedeni, öyle bir iki değil elbet. İşte onlardan birkaçı: Cem Sultan’ın yerine “Bâyezid’ın tercih edilmesi... Bâyezid’in, “şeriatı ihya eden sultan” ve “veli” olarak selamlanması... Fatih’in yasakladığı zaviyelerin yeniden açılması, el konan vakıfların geri verilmesi... Fatih’in yüz ver vermediği şeyhe - şıha yeniden itibar edilmesi, idam ettirdiği Otman Baba’ya kutsallık kazandırılması... Bu konuda tarih, Fatih’le Mustafa Kemal’i, bir kez daha buluşturuyor kuşkusuz. II. Bâyezıd dönemine kadar, keskin bir Sünni-Alevi çekişmesi yoktur. Hacı Bektaş’ın kutsadığı, elifi külah giydirdiği Osman’ın devleti, nasıl mı Sünni’nin keskin kılıcı oldu? Kuşkusuz ulemanın ve askerin tercihidir bu. Özellikle yeniçerilerin. “…yeniçerilerin II. Mehmed’i asla sevmediklerini ve hoşnutsuzluklarını defalarca gösterdiklerini eklemek gerekir. (s. 726)” Cem, dönüş hazırlığındayken zehirlenerek öldürtülür. O kin bitmez, yıllar sonra, Cem’in oğlu ve torunu da Rodos’un fethinden sonra idam edilirler; gün gelip de taht varisi olmasınlar diye! “Ve her kimesneye evlâdumdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm- âlem için katl itmek münâsibdür. (s. 350)” diyen kanunnâme hükmü de daha masum değil elbet… Bâyezid dönemi, Osmanlı’da bir geçiş dönemidir. Asıl keskinleşme, kuşkusuz Yavuz’la başlar. Kanuni döneminin Ebussuud’larıyla sürer. “Akıl yerine nakil”le; felsefe, matematik, geometri, astronomi, coğrafyayı dışlayan bir eğitimle… Osmanlı, Fatih’sizdir artık; o “muhteşem”liği de bütün o allama pullamalara karşın çok sürmeyecektir elbet!... Özetle, tarih, kimi yücelteceğini bilir; Abdülhak Hamit Tarhan’ın şu dizelerinde olduğu gibi: “Kaldın cihanda bir ân / Her ânın oldu bir devr.” Tarih, kimi kimle buluşturacağını da bilir; Fatih’le Mustafa Kemal’i buluşturduğu gibi. *Berfin Bahar, sayı: 311, Ocak 2024 [1] Halil İnalcık, Fâtih Sultan Mehemmed Han, Türkiye İş Bankası Yayınları, 7. Basım 2022 Tahsin Şimşek Gercekedebiyat.com
OSMANLI’NIN AÇMAZI ANADOLU’DUR
FETİH SORASI İSTANBUL
FATİH SONRASI İSTANBUL
YORUMLAR