Ecevit mavisi kitaplar / Ertuğrul Efeoğlu
Bülent Ecevit’in daha önceki yıllarda yayımlanmış olan yapıtları şimdi de Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarınca yayımlanmaktadır.
Bu yapıtlar okurların büyük ilgisiyle karşılanmış olmalıdır. Birinci baskısı Kim Yayınlarınca 1966 yılında yapılmış olan Ortanın Solu adlı kitabın, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarınca ilk baskısı Mart 2009’da, ikinci baskısı da iki ay sonra, Mayıs 2009’da yapılmıştır. Bülent Ecevit’in Mithat Paşa ve Türk Ekonomisinin Tarihsel Süreci adlı kitabı ise, ilk kez 1990 yılında Tekin Yayınlarınca yayımlanmıştır. Bu kitap Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarınca Mart 2009'da basılmıştır. Gene bu kurumun Mayıs 2009’da bastığı son kitap Bu Düzen Değişmelidir, ilk baskısı 1968’de yapılmış olan bir yapıttır. Bu yapıtların Türkiye İş Bankası gibi büyük bir kurumun güvencesi altına alınmış olmaları, önemli bir kazançtır. Övünç veren bu girişimin, Bülent Ecevit’in kaleminden çıkmış irili ufaklı öbür yazıların yayımlarıyla bütünleneceğini ummak isteriz. Demek istediğimiz, Bülent Ecevit’in Ankara’da Ulus gazetesinde genç bir sanat eleştirmeni olarak yayımladığı yazın, düşün ve sanat yazılarını da kitaplaşmış olarak görmek, çok sevindirici olur. Bülent Ecevit’in 1950’li yıllardan başlayarak yazdığı o yazılar da, öbürleri de gazete ve dergi yapraklarında dağınık olarak bırakılmamalıdır. BU YAPITLARIN ÖNEMLERİ Dağınıklıktan kurtarılması gereken o yazılar, kanımızca Türk ekini için çok değerli birer kaynaktır. Birkaçını, çeşitli derlemelerde ve eski gazetelerin elimize geçen o yıllardaki sayılarında okuma olanağını bulduğumuz Bülent Ecevit’in söz konusu yazıları, büyük gömünün birer simgesi niteliğini taşımaktadır. Bülent Ecevit’in sanat, yazın ve düşün evrenini özenli bir bütünlük içinde algılamak, yalnızca yakın geçmişimizi doğru değerlendirmek bakımından değil, gelecek kuşakların donanımları bakımından da çok önemlidir. Bülent Ecevit’in yapıtlarını okumak, iki bakımdan kazançlıdır. Bu kazançların ilki, dil düzeyindedir. Bülent Ecevit’in daha ilk yazılarından başlayarak kullandığı dil, arı bir Türkçedir. Bu Türkçe, yalnızca Türkçe sözcüklerin yeğlenmiş olmalarıyla değil, tümce kuruluşları bakımından da Türkçedir. Ecevit’in yazılarını içimizden sessizce okurken, onun içtenlikli sesini kulaklarımızla işitir gibi oluruz. Sesi tümcelerin içlerine sinmiş gibidir. O sesin içtenliği ile söylemin yalınlığı uyum içindedir. Bülent Ecevit’in dilinde her konu, her izlek en kolay anlaşılabilir biçimiyle yer alır. Okurun kafasını karıştırmaktan kaçınmak, iletiyi onu yormadan iletmek bir yazar için en güzel ülkülerden biri değil midir? Bülent Ecevit’in yazılarını okuyarak elde edilen ikinci kazanç, düşünsel bağlamdadır. Bu bağlamın içine onun yalnızca siyasal görüşleri girmez. Bir yandan ekin, yazın, düşün ve tarih, öbür yandan gözlem, değerlendirme, çözümleme ve öngörü… Bunların her biri onun yazılarının değişmez konuları, izlekleri ve getirileridir. ORTANIN SOLU Ortanın Solu kavramının Türkiye’de dilden dile dolaşmaya başladığı yıllar, 1960’lı yılların ortasıdır. O yılların CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, 29 Temmuz 1965’te Milliyet gazetesinde yayımlanan demecinde, “CHP'nin ortanın solunda olduğunu söyleyerek" tarihsel ve toplumsal somut bir olgunun adını koymuş, Bülent Ecevit’e göre “bir ödevi yerine” getirmiştir (s.9). Bu kavramın İsmet İnönü gibi tarihsel bir kişiliğin ağzından duyulması, Türkiye’de “solcu düşünce”nin ve dahası “sol” terimi üzerindeki gözle görünmeyen yasak örtüsünün kaldırılmasında etkili olmuştur. Bülent Ecevit’e göre, CHP söz konusu demeçle, “bulunduğu yeri dürüstçe, açıkça tanımlayıp söylemiş” olmaktadır (s.8). Bülent Ecevit bu yapıtına, “YELPAZE” başlıklı bölümle başlamış. Bu bölümün içine koyduğu “Yelpazenin Dilimleri” altbaşlıklı kesimde “Aşırı Sağ”, “Ortanın Sağı”, “Orta veya Merkez”, “Ortanın Solu”, “Aşırı Sol” adı verilen kavramlara ve düşüncelere açıklık getirmiştir. Ancak Ecevit tanımlarla ve belirlemelerle yetinmemiş, o dönemin siyasal partilerine de bu kavramlar ve tanımlar içinde konum aramıştır. Etkileyici konumlandırmalardan biri de, daha sonra MHP adını alacak olan Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne (CKMP) ilişkindir. Ecevit bu partiyi “Yeri Belli Olmayan Partiler” adını verdiği küme içinde değerlendirmekte ve onu “bir metamorfoz içindedir” biçiminde (s.19) tanıtmaktadır. Ecevit, bu partinin kimi yandaşlarınca kullanılan “demokratik milliyetçi toplumcu” sıfatlarının “Nasyonal sosyalist” kavramını çağrıştırdığına parmak basmaktadır. Bülent Ecevit buna benzer başka örneklerle de siyasal ortamın gelecekte alacağı biçimi büyük bir ileri görüşlülükle algılayabildiğini somut olarak kanıtlamıştır. Bülent Ecevit’in ileri görüşlülüğünü somut biçimde kanıtlayan pek çok siyasal-toplumsal olay ve olgu Ortanın Solu adlı yapıtta çok önceden şaşırtıcı bir olgunlukla belgelenmiş durumdadır. Oysa, Ortanın Solu 1966 yılında ilk kez yayımlandığında Bülent Ecevit gençtir, kırk bir yaşındadır. O yıl CHP’nin genel sekreteri de olmuştur. Bülent Ecevit’in daha bu kitabında kullandığı “demokratik sol” terimi, ilerde, 14 Kasım 1985’te Rahşan Ecevit’in kuracağı ak güvercinli partinin, Demokratik Sol Parti’nin, bir anahtar sözcüğü gibi parlamaktadır. Bu bakımdan Ortanın Solu’nu bu ikinci partinin (DSP’nin) bir ön bildirgesi olarak okumak en hakça olanıdır. Hakça bir değerlendirme yapılacaksa, ilerde ortaya çıkacak DSP’nin haklı kuruluş gerekçesini de, CHP’ce 1965’de resmen başlatılan “demokratik sol” sürecin içinde, dahası başlangıcında aramak gerekir. Bülent Ecevit daha o yıllarda bu açılımın kapsamlı bir tanımını yapar. Bu yeni açılımın CHP içindeki Atatürkçü devrimcilerde umutlar uyandırmaması düşünülemezdi. Tıpkı gene CHP içinde yer alan tutucularda kaygılar yaratmasının yok sayılamayacağı gibi. Peki, nedir “ortanın solu”? Bülent Ecevit’e göre, “ortanın solu”, “insancıdır”, “halkçıdır”, “sosyal adaletçi ve sosyal güvenlikçidir”, “ilerici, reformcu ve devrimcidir”, ”plancıdır”, “özgürlükçüdür”, “sosyal demokrattır” ve “devletçidir”. Ancak bu devletçilik, “devleti halkın hizmetinde sayıcı" bir devletçiliktir (ss.13,14). Bu kavramın içlemini gene Bülent Ecevit’in kaleminden aktaralım: "Bu, kamu kesiminde olsun, özel kesimde olsun, iktisadi hayatın, her türlü iktisadi faaliyetin devletçe toplum yararına düzenlenmesini ve sosyal adalet ilkelerine uygun olarak yürütülmesini, üretim araçlarının toplum yararına kullanılmasını, tasarrufun ve yatırım kaynaklarının devlet müdahalesi ve devlet işletmeciliği yollarıyla da arttırılmasını öngören bir devletçiliktir” (s.13). Bülent Ecevit’çe böyle açımlanan bu devletçilik, gene ona göre, “halk teşebbüslerinin gelişmesine yardımı ödev bilir” olmasıyla daha da özgünleşir. Bülent Ecevit’e göre “ortanın solu” ülkemizin, toplumumuzun yabancısı olduğu, tanımadığı bir kavram, bir yaşama biçimi değildir. Ona göre, “Kurtuluş Savaşı’yla başlayan ve Cumhuriyet’le oluşan Türk devrim hareketinin kendisi de sol bir hareketti” (s.24). Halkımızın, toplumumuzun gerçek anlamda yabancısı olduğu anlayış ise, gerçekte, bu anlayışın tümüyle tersi olan “kapitalizm”dir. Kapitalistler sömürü düzenlerini pekiştirebilmek için, Ecevit’in “öteki dünya ‘materyalizmi’ ” adını verdiği bir hayal kurdurma oyunundan yararlanmaktadırlar. Ecevit avutulup aldatılarak boyun eğdirilen bu yığınları şöyle betimlemektedir: “(…) kendilerini sömürenlerin zihinlerine aşıladıkları ‘kapitalist’ olma, ‘zengin’ olma, bu dünyada olmazsa öbür dünyada beyler gibi yaşama hayalleri dışında, kapitalizmle hiçbir menfaat ilişkileri bulunmayan yoksul insanlar…” (s.26). O “yoksul insanlar” kendilerini bunca seven, kendilerini böylesine düşünen Karaoğlan’larını gerçekten sevmişler midir dersiniz? Evet, sevmişlerdir!.. Ama Ortanın Solu kitabında Ecevit’in sözünü ettiği iki kesim onu hiç sevmemiştir… Kimdir onlar?.. Birinci kesim: “(…) devleti soymayı ve halkı aldatarak sömürmeyi verimli bir kazanç yolu olarak görenler, (…) yerli sömürücüler”; İkinci kesim: “Türkiye gibi az gelişmiş bir ülkeyi iktisadi sömürge durumuna getirmek için oyunlar çevirenler, (…) çıkarcı (dış) güçler” (s. 64). Bu iki kesim güçlerini her zaman birleştirmişlerdir. Buna karşılık, onların güdümündeki yığınların, “gereğince örgütlenememiş, dayanışma geleneğini ve topluca tepki gösterebilme deneyimini yeterince edinememiş bir halkın, demokrasiye çok bağlı olsa bile” gelişmelere siyasal ağırlığını koyamayacağı açıktır (“Mithat Paşa Kimdir?” S.24). Peki, Bülent Ecevit’in siyasal yaşamını 3 Kasım 2002’deki milletvekili seçimlerinde yüzde 1,5 oyla sonlandıran Türk halkı, yılların Karaoğlan’ını şaşırtmış mıdır?.. Yanıtı Karaoğlan versin: “(…) gereğince örgütlenmemiş bir halkın, (…) ezilmekten, itilip kakılmaktan kurtulamayacağını gösteren bu olay, (…) Mithat Paşa gibi halkı örgütlemeye ve güçlendirmeye, halkı ekonomide de siyasette de etkili bir güç durumuna getirmeye kalkışanların ne kadar yalnız kalabileceklerini ve başlarına neler gelebileceğini gösteren bir olaydır” (Mithat Paşa ve Türk Ekonomisinin Tarihsel Süreci, s.24). Yüzde 1,5’luk son, Bülent Ecevit’i şaşırtmış olamaz! MİTHAT PAŞA ve TÜRK EKONOMİSİNİN TARİHSEL SÜRECİ Bu yapıt, dört bölümden oluşmaktadır. Mustafa Bülent Ecevit’in yaşamöyküsü, tıpkı Ortanın Solu adlı kitaptaki gibi, bu kitabın da başındadır. Bu yaşamöyküsünü, gene Bülent Ecevit’in bir Önsöz’ü izlemektedir. Ardından, yapıtın birinci bölümü olan “Mithat Paşa Kimdir?” (ss.1 – 38) başlıklı bölüm gelmektedir. Mithat Paşa, “Sadrazamlık sürelerinin toplamı dört ayı” (s.38) aşmayan bir devlet adamıdır, ama büyük bir devlet adamıdır. Onun o yazgısı, Bülent Ecevit’in yazgısını kolayca çağrıştırmaktadır. Yirminci yüzyılın Türk siyasal yaşamına damgasını vuran Ecevit de partisini tek başına iktidara getirememiş, koalisyon hükümetlerindeki başbakanlığını uzun sürelere yayamamış “talihsiz” bir devlet ve siyaset adamıdır. Bu yapıtı ve özellikle bu bölümü okudukça, Mithat Paşa ile Bülent Ecevit arasındaki düşünsel ve tinsel yakınlığı görmemek olanaksız. Bu bölüm, söz konusu bu yakınlığın da etkisiyle şu tümcelerle sona ermektedir: “Mithat Paşa’ya son yıllarda yeniden körüklenen saldırılar karşısında suskunluğu içime sindiremedim.” “Yazımı bitirirken, Mithat Paşa’ya Allah’tan rahmet dilerim.” “Ve günün birinde, bu ülkede, onun özlediği ve gerçekleştirmeye çalıştığı gibi halkın ellerinde, hakça ve özgür bir düzen kurulabilmesini, tüm halkımızın hakkı olan refaha kavuşabilmesini dilerim” (s.38). Bu sonuç tümcelerinden başa dönelim: Mithat Paşa (1822–1884) “sorun çözücü”, halkçı, örgütçü, yenilikçi, çağdaşlaşmacı bir vali, bir başbakandır. Bülent Ecevit’in deyişiyle, “Müslümanlıkla çağdaşlaşmayı ve demokratikleşmeyi uyumlu biçimde bağdaştırmasına olanak veren çok boyutlu bir kültür birikimi” edinmiştir (s.3). Ama gene Ecevit’in tanıtımıyla, “İyi niyetliliği bazen saflık ölçüsüne varan; büyük bir devlet adamı olmakla birlikte, politikacılığın ayak oyunlarına, hele saray entrikalarına akıl erdiremeyen Mithat Paşa”, II. Abdülhamit’in sürekli olarak açtığı kuyulara kolaylıkla düşebilmiştir (s.5). Yaşamı, Hicaz’ın Taif kentindeki zindanında Abdülhamit’in buyruğuyla boğdurularak sona erdirilmiştir. Mithat Paşa, önce Niş valisi [günümüz Sırbistan’ında] olmuş, ardından üç Balkan bölgesinin birleştirilmesiyle oluşturulan Tuna Vilayeti valisi olmuş, Şurayı Devlet Başkanlığı yapmış, Bağdat valisi, Suriye valisi, Aydın valisi [Merkezi İzmir’de olan valilik] olmuştur. Bu yıllar, sürgün yıllarıyla almaşa içinde geçmiş, İtalya, Fransa, İngiltere gibi Batı Avrupa ülkelerine ve o dönemde Osmanlı toprağı olan Girit adasına sürgüne gönderilmiştir. Sürgünde geçirdiği yıllarda da içinde bulunduğu toplumların her kesimince sevilip sayılmış, yararlı işler yapmaktan geri kalmamıştır. Bülent Ecevit’e de esin kaynağı olduğu kolayca anlaşılan Mithat Paşa’nın yaptığı yararlı işlerden kimilerine değinmek ya da o işlerin adlarını anmak gerekirse, şunları Ecevit’in kitabından aktarabiliriz: Kalkınmayı köylüden başlatma, kooperatifçilik, tarımsal kredi sağlama, bankacılık [Ziraat Bankası], Emniyet Sandığı, çağdaş teknik eğitim [günümüzün endüstri meslek liselerinin ilk örnekleri], basımevi kurup gazete çıkarma, köykent [Şehirköy], bağcılık, halıcılık, lastik sanayi, toplu taşıma, tramvay, demiryolu, deniz ve ırmak taşımacılığı, toprak reformu, sulu tarım, Irak’ta petrol rafinerisi. Yukarıda adlarını anmakla yetinmek zorunda kaldığımız etkinlikler, Mithat Paşa’nın, tutumsal yapıyı [üretim-tüketim ilişkilerini] o çağın ilerici düzenlemelerine uyum sağlayacak biçimde kurmaya ve güçlendirmeye yönelik önemli atılımlara öncelik verdiğini açıkça göstermektedir. Bu atılımların getirisi yalnızca akçasal varsıllık, tutumsal sağlamlık değildir. Bu atılımların her birinin, söz konusu yörenin dirlik düzenliğine, demokratikleşmesine, üretici kesimin örgütlenme bilincine erişmesine katkısı olmuştur. Bunlar, kurulacak ya da kurulmakta olan halkçı bir toplumsal düzenin, başka bir deyişle gerçek demokrasinin altyapısını oluşturan somut bileşenlerdir. Tutumsal süreç ile demokratikleşme sürecinin bağlılaşım içinde incelenmesine daha çok yer verilen bu yapıtta, geniş ve bütünleyici bir sonuç niteliği kazanan öbür üç bölüm şunlardır: “Tarihsel Süreç İçinde Türk Ekonomisi”, “Genç İşadamları Derneği Toplantısında Bülent Ecevit’e Yöneltilen Sorular ve Yanıtları”, “On Yıl Önce On Yıl Sonra 24 Ocak”. Bu bölümlerin her biri, yakın geçmişimizi doğru algılamamızı, böylece, bugünümüzü ve geleceğimizi daha iyi görebilmemizi, sonuç olarak, düşünsel bulanıklıktan ve siyasal tutumuzdaki olası belirsizliklerden biraz daha kolay sıyrılmamızı sağlayıcı niteliktedir. Sonuçta bunlar, bir düzen değişikliği istemekte bizi haklı kılacaktır. BU DÜZEN DEĞİŞMELİDİR Düşünsel bulanıklıktan sıyrıldıkça, siyasal ve toplumsal yapının dayattığı haksızlıkları duru bir saydamlıkla daha iyi gördükçe, “Bu Düzen Değişmelidir” deriz. Bülent Ecevit’i yıldızlaştıran önemli haykırışlarından biri de, onun işte bu yükselen ödünsüz sesi olmuştur. Ecevit’in CHP genel sekreteri olarak 1968’de TBMM’de yaptığı bütçe konuşmasına dayanan Bu Düzen Değişmelidir adlı bu yapıt, dönemin Adalet Partisi hükümetini ve Başbakan Süleyman Demirel’i eleştirip değerlendirmenin çok ötesine geçer, bir siyaset, bir demokrasi başyapıtı olma niteliğini kazanır. Sonuçta istenen, gerçek demokrasidir. Ecevit şöyle der: “Demokratik rejim içerisinde en kötü yönetimi, sağcı veya solcu bir dikta rejimi içinde en iyi yönetime tereddütsüz tercih ederiz” (s.191). Düzen değişikliğinden anlaşılması gereken, bir rejim değişikliği değildir, demokratik rejimin ve anayasanın gereklerini eksiksiz uygulama istencidir: “Düzen değişikliği derken, (…) Türkiye’de 1961 anayasasının öngördüğü düzenin bütünüyle kurulmasını anlıyoruz” (s.205). Dolayısıyla, erek bellidir. O günlerde bir bakıma içindeydik onun. Bugün ondan epey uzak da olsak, siyasal davranış bilincimiz geçmişe oranla daha ilerdedir. ÖNERİ ve SONUÇ Bülent Ecevit, Genç İşadamlarına verdiği yanıtlardan birinde, siyasal davranışın pek çok Batı ülkesinde yurttaşlara erken yaşlarda kazandırıldığından, örneğin Finlandiya’da daha ortaokul öğrenciliği sıralarında öğretildiğinden söz etmektedir. Onun bu gözleminden yola çıkarak biz de ortaöğretime “siyasetbilgisi” dersi konulmasını, böyle bir dersin hiç olmazsa seçmeli ders olarak okutulmasını önermek isteriz. Bu derslerde, Bülent Ecevit’in yapıtları seçme kitaplar arasında okutulabilir. Onun öbür yapıtları da bilişsel çevrenimizi genişletecek yapıtlardandır. Yukarıda değindiğimiz gibi, Bülent Ecevit’in her söylemi, ekinimizi gövertici, belleğimizi tazeleyici, çapraşıklıkları düzeltici, beğenimizi inceltici bilgiler ve esinlerle yüklüdür. Tanıtmaya çalıştığımız bu üç yapıtta, Karaoğlan, “Ecevit mavisi” kapaklar içinden bize sesleniyor. Sesi, hepsinde dolu, hepsinde duru. Kolay anlaşılır bir ses. Bülent Ecevit, Ortanın Solu, Türkiye İş Bankası Yay. Mayıs 2009, 119 s. Bülent Ecevit, Mithat Paşa ve Türk Ekonomisinin Tarihsel Süreci, Türkiye İş Bankası Yay., Mart 2009, 138 s. Bülent Ecevit, Bu Düzen Değişmelidir, Türkiye İş Bankası Yay., Mayıs 2009, 256 s. Ertuğrul Efeoğlu
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR