Beşinci katta bir pencere

(Resmi raporlara göre, 12 Eylül işkencehanelerinde 43 kişi pencereden atlayarak(!) intihar etti.)

news-details
Öykü

 

-Zeki Arapoğlu'nun sonsuz anısına-

Koridorda gittikçe yaklaşan ayak sesleri, beynine inen balyoz darbeleri gibiydi.

"Ne ulan bu çocukların hali?.."

Bu ses, adına sorgu denen ama aslında narkozsuz bir organ kesme ameliyatına ya da vahşi hayvanların savaşmasına benzeyen anlar boyunca hiç duymadığınız bir sesti. Gözlerindeki siyah bantı çıkarmayalı herhalde yirmi günü geçmişti. Bu nedenle artık iyice duyarlılaşmış kulağın onca patlamalar ve darbelere karşın bile duyabiliyordu. Hatta derinden derine dışarısını, her şeyden habersiz kentin uğultusunu, korna seslerini bile duyuyordu. 

“Kapıyı açın!..”

O tanıdık lanet olası şakırtıyı yine duyuyorsun; anahtarların kilitte harekete geçişini. Kasıkların korkuyla geriliyor. Ayaklarında, bazen şaşılası bir alışkanlık ve aldırmazlıkla unuttuğun yaralarının şırıltısı beynine doğru yayılıyor. Titremeye başlıyorsun.

“Gözlerindeki bağı çıkart!.."

Bir sürü fısıltı ve koridorda yaklaşan, uzaklaşan ayak seslerinden sonra birisi başını alışık olmadığın biçimde yumuşak bir hareketle çeviriyor. Arkadaki bağı çözüyor. Işıktan, kutsal parlaklıktan korunmak için kelepçesiz olan kolunla gözlerini kapıyorsun. Arkadaşının ise yan hücreden iniltileri geliyor.

“Elini de çöz..."

Kafesin demirine bağlı kelepçeden kurtulunca bu kez iki elinle yüzünü kapıyorsun. Göz bağın günlerdir artık senin bir parçan olmuş. Onunla yalnızken duyuların ne denli güçleniyorsa, işkencede de o denli hayattan uzaklaşıyordun. Hücreden çıkarılıp bulunduğunuz koridorun sonundaki işkence odasında masaya bağladıklarında, bir mızrak gibi gönderilmeye başlanan soruları duymayabiliyordun. Kendini ölmüş kabul ediyordun. Alçak bir saldırıda hiçbir şey duymayan bir kadınının gövdesi gibi görünen varlığını onlara sunuyordun yalnızca. Seni böyle konuşturamazlar! Seni böyle konuşturamazlar çünkü işkence korkusunu çoktan yenmiştin. Acıdan iyice bunaldığın anlarda ise ya bayılıyordun ya da direncinin karşısında kaldıkları çaresizlik, aşağılamalarının geri tepişinin farkına varmanın sana verdiği haz, o öfke bunu dengeliyordu. Onlar da bütün maharetlerini inceliklerini gösteriyorlardı. Vücuduna verdikleri elektrik, bir dikiş makinesinin iğnesi gibi vücudunun her yerinde dolaşıyordu.

Yavaşça kollarını gözünden çektin. Bacaklarının arasında kana bulanmış tüyleri gördün önce. Erkeklik organın zavallı bir biçimde yana sarkmıştı; mosmor ve kahverengiydi. Utancından büzüştün. Giysilerini daha ilk günden parçalayıp çıkarmışlardı. Gözlerine ışığın bir yanardağ alevi gibi saldırmasına aldırmadan ellerinle kasıklarını kapamaya çalıştın. Bir koridorun başındaydınız. Küçük pencereden dışarısını, hatta hükümet konağı olduğunu sandığın binanın kırmızı kiremitleri gözlerini kısarak görebiliyordun.

Şimdi sivil giyimli orta yaşlı yıllanmış bir manifaturacıyı andıran babacan görünümlü bir adam, resmi giyimli bir polisle karşındaydı.

"Giysilerini bulup getirin, yan hücredekini de çözün!" diye emir verdi.

Günlerdir midene tek bir lokma bile girmemişti. Uzun aralıklarla verdikleri suyla yaşıyordun. Sivil görevli sesini yumuşatmış, bir şeyler söylüyordu. Suçsuz olduğuna inandığını, ama bu Allahsızların elinden sağ kurtulmak için yapılacak tek şeyin, söylediklerini uygulamak ve imzayı atmak olduğunu anlatmaya çalışıyordu.

Kafesin arkasında, yerde, dizlerinin üzerinde neredeyse bayılacaksın; karanlık, sonsuz bir kuyuya düşüyor gibisin. Beynin, duyuların gittikçe niteliğini kaybediyor. Bu tatlı bir baş dönmesi belki. Bilincin bir kar gibi eriyor. Ancak işte bir kıvılcım çaktı. Titreyerek kımıldadın. Bu kış gününde çırılçıplak olmana karşın bütün gövden yanıyor, derinin içinde kıvılcımlar çakıyor. Dudakların çatlak ve kaba, kenarları kan pıhtılarıyla dolu.

Karşındaki sesi yeniden duymaya başladın.

"Ulan oğlum, ne kadar aptalsınız, bunları çekmeye değer mi? Bunların Allahı yok, soranı yok. Bir imza atacaksınız. Mahkemede inkâr edersiniz olur biter... Bunlar öldürecek sizi..."

"Biraz su..." diye inledin sen. "Bir imza, hepsi bu..." diyordu ses. "Biraz su..." dedin, tekrar.

Elektrik verildikten sonra yanıp kavrulan bir gövdenin nasıl sünger gibi su istediği, çölde günlerce susuz ve yalnız kalmış bir insanın çektikleriyle belki anlatılabilir. Ama su vermiyorlardı. Su, kurşun yemiş bir yaban hayvanı ya da ameliyattan yeni çıkmış bir hasta için ne kadar ölümcülse size de öyleydi. Bunu, elektrik seansında burunları yakan yanmış et kokusuna dayanamayıp kısa aralıklar veren cellatlarına "su" diye sayısız kez yalvarışından sonra anlamıştın. Ama şimdi işkence odasından çıkalı saatler geçmiş olmalıydı.

Arkadaşın bir türlü kapıda gözükmüyordu. Anlaşılan yürüyemiyordu. Onunla aynı mahallede büyümüş, aynı lisede okumuştunuz. O büyük askeri darbe gecesi ilk gözaltına alınışınızdan sonra bu dördüncü gözaltına alınışınızdı.

Kentte yapılan en küçük eylemde ya da her 1 Mayıs gecesi, ilk aranan siz oluyordunuz. Kentin ortasında şimdi kalıntıları kalmış, bir zamanlar Ceneviz toplarının bile yıkamadığı kaleye gerçekten bombalı pankart asılmış mıydı? Bu eylem gerçekten olmuş muydu? Bu hiçbir zaman kesin olarak bilinemedi. Her yıl değişen polis kadrosu, ilk şüpheliler dosyasını elden geçiriyor ve ne yazık ki kurban her zaman siz oluyordunuz. Herkese, tanıdıklara, mahalleye tüm kent halkına göre bile pek alışılmış bir olayın parçası olmuştunuz. Yerel gazete askeri darbe öncesi günleri anımsatarak "Yine mi?" diye başlık atıyor, altına da ilk alınışınızda çekilen biraz asi ve korkusuz resimlerinizi -senin büyük bir hevesle ilk kez bıraktığın on dokuz yaş bıyıklı resmini- basıyordu. Son dört yıl içinde zorunlu olarak sürdürdüğünüz bu soğuk ve sıcak savaş midenizi, sinirlerinizi eritip tüketmişti. İşsiz güçsüz geziyordun. Kimse iş vermeye yanaşmıyordu. En sıradan bir iş yerinin bile daha adını sormadan istediği güvenlik soruşturması elbette ki olumsuz geliyordu. Evde parasızlıktan patlayan homurtulara ve kavgaya göğüs germe pahasına artık iş istemeye de gitmiyordun.

Arkadaşın, memurun koluna girmiş dışarıya çıkmaya çalışıyordu. Sivilin yaptığı alçakça bir oyundu aslında. Ellerine yeni düşmüş deneyimsiz biri için korkunç bir oyun. Onca hayvan muamelesine o yalnızlık ve terk edilmişlik duygusundan sonra insana  benzeyen birisiyle karşılaşmak kadar yanıltıcı, çözücü başka bir güç yoktu. Pek çok kişi onca vahşi yöntemler altında tek bir söz söylemiyor, durup dururken ansızın beliren tatlı bir davranış ve sözle saçılıveriyordu. O traşlı manifaturacıya benzeyen surattan nefret ediyordun. Ancak onun ortaya çıkmış olması sorgunun sonu geldi demekti.

Artık hayata dönüş belirtileri gösterip bedeninizi, ruhunuzu, yavaş yavaş tedavi etmeye başlayabileceğini düşündün. Bu erken bir karar mıydı? Bunu düşünmek bile istemedin.

"Biraz su..." diye inledin, parmaklıklara sırtınla yaslanmış olarak.   

"İstediği yemeği getir, su da ver!" dedi elbiselerinizi bir yerlerden bulup getirmiş olan resmisine. Sonra sinirlendiğini belli etmeye çalışan ve insana güven vermeyen ayak sesleriyle koridordan uzaklaşıp kayboldu.

Tekrar hücrenize tıkıldınız. Ama giysilerinizle ve kelepçelenmeden. Birer haşlama söylediniz memura. Bu bile heyecanlanmanıza yetti. Memur şimdi dışarıya çıkacak. O baş döndürücü kalabalığa. Önünden vızır vızır otomobillerin geçtiği geniş camın ardında beyaz külahı ve giysileriyle, kirli bıyığıyla yüzü ateşten kıpkırmızı aşçının bekleştiği lokantadan yemeğinizi alacak; o kadar yakınsın oraya, bunu düşünüyorsun, dışarısının büyüsünü... Liseli kızlar arkalarına takılmış erkek sürüsüyle şimdi evlerine dönüyor, binlerce insan sabırsızlıkla akşam yemeğine oturmayı bekliyor.

"Birkaç güne bırakırlar artık bizi!" diye sesleniyorsun arkadaşına.

"Belli olmaz!" diyor, arkadaşın.

Ama sen bu olasılığı duymak bile istemiyorsun. Aksini düşünmek istemiyorsun. Evde olmanın büyüsü kaplamış içini. Emniyet sarayının en üst katı, beşinci katındasınız. Koridorun başında bulunduğunuz hücreler, sonunda sorgu odaları ve tuvaletler var. Sivil görevlinin ayak seslerinden bile bir anlam çıkarman gerekirdi. oysa sen söylediklerini bile unutmuştun, sahte bir oyun olarak düşünmüştün: "Bak, bunlar öldürecek sizi!.."

"Çıkınca annemin dizinde, bütün sıradan insanların yaptığı gibi, sıcacık odada, televizyonun karşısında yatacağım." diyor arkadaşın.

"Bende öyle şeyler yoktur, biliyor musun? Annemin bana her dokunuşumda ürkmüş. kızmışımdır hep... Bir kez öptürmedim anneme. Bir kez eleriyle dokunamadı sevmek için...“

Uzun süre sustunuz. Tuhaf şeyler konuşuyordunuz. Bir ormanın derinliğine tek başına bırakılmış bir çocuk gibi yalnızdın işte. Güzel denen şeylerin, insanı yumuşatmaya yeten küçük basit davranışların ne kadar uzağındaydın. Hüzünden ve pişmanlıktan bütün gövden ürperdi. Çıkınca gidip annene sarılacak, öpeceksin, bir arkadaş gibi dizlerine yatacaksın. Sonra birden, bu tür düşüncelere daldığın için korktun. Yıllardır ve günlerdir süren baskılara dayanamayıp en sonu korkmaya, çözülmeye mi başlamıştın?

Koridorun sonundaki ayak sesleriyle ürperdin.

"Yine geliyorlar, her şey yalan." dedi, arkadaşın.  

"Lokantaya giden memurdur." dedin.

Gerçekten gelen, resmi giyimli çocuk yüzlü memurdu. Yemeklerinizi tam demir parmaklıkların dibine, ayaklarınızın yanına koydu.

"Kapıyı açmayacak mısın?" dedin.

"Yok deve..." dedi, memur masum yüzünün zıddı kabalıkla. "Ellerinizi çözdük ya!.."

Demirlerden birini ortalayıp iki yandan ellerini uzatarak sürahideki suyun yarısını içtin. Arkadaşının beceriksiz parmaklarla ekmeği parçalayışını ve kaşığı tutuşunu görebiliyordun. Patlamış, kurumuş, kabarmış dudaklarınızı kımıldatarak göz açıp kapayana dek bitirdiniz tasdakini. Memur yeni gördüğü bir hayvanın hareketlerini izler gibi başınızda durmuş sizi izliyordu; batıcı ve öldürücü çatalları yanınıza almanızı önlemek için.

Tavanda solgun bir floresan, koridorda gizli bir küf ve ekşi kan kokusu vardı.

"Sabaha bırakacak mısınız?" dedin, anlamsızca.

"Suçsuzsanız tabii ki bırakırlar." dedi, memur.

"Elbette suçsuzuz." dedin.

"Herkes öyle söyler..." dedi.

Sonra sizin insan olduğunuzu yeni anlamış gibi, kim bilir nasıl görünen durumunuza şöyle yukarıdan aşağıya baktı. Bu denli dayandığınıza göre suçsuz olduğunuza inanmış olacaktı.  

"Bırakacaklar tabii..." dedi. "Kimse burada kalıcı değildir.”

Bu kadar filozofça sözler söyleyebilmesine şaşmadın değil; sesinin dostça olduğunu fark ettin. Dışarıda, elinde file, eve dönerken karşılaştığı bir tanıdığıyla konuşur gibi. Sonra tepsileri alıp uzaklaştı.

Gece olduğunu tahmin ediyordun. Oysa her şey gece başlıyordu. Siz yine de bütün geceleri, uykunun tatlı huzuruna, yumuşaklığına hazırlanan herkes gibi saygıyla karşılıyordunuz. Belki uyurken acırlar, belki insan olduğunuzu anımsarlar diye çocukça ve aptalca, sidik gölleriyle ve pıhtılaşmış kan birikintileriyle dolu, ıslak, soğuk betona kıvrılarak uyumaya çalışıyordunuz. Koridorun başında belirsiz bir anda ortaya çıkıveren sinsi ayak seslerinin kalbinize inen gümbürtüsünü dinleyerek. Ta ki kapının dibinde birtakım fısıltılar ve sonra tekmelenerek karşılıklı küfürlerle boğuşup sürüklenerek sorgu odasına götürülene dek.

Bir elini kalçana dayayıp duvara tutunarak yürümeye çalıştın. Kalçan kırılmış gibi. Her solukta göğsünün ağrısına aldırmadan iki metrekarelik bu delikte kımıldamaya çalışıyordun. Günler sonra içtiğin sıcacık et suyu kanını hareketlendirmeye yetmişti. Yaralarının kenarında kanın etini okşayan dolanışını duyumsuyordun. Buradan kurtulacaktın. Ama birden, buradan kurtulmuş olmanın sende bir anlamının kalmamış olduğunu anlayınca sarsıldın. Gözaltına alınman, bütün bu işkenceler, aşağılanmalar, hepsi hepsi bir memurun işine gidip gelmesi gibi olağandı. Gerçi bu yılki sıranızı geçiştirmiş olmanızın verdiği aptalca bir rahatlık vardı üzerinde, ama yine de dışarısının bir anlamı yoktu işte. Akşama dek işsiz dolaşıyordun çünkü. Hatta dolaşamıyordun bile. En iyi arkadaşların, akrabaların selam vermeye göz göze gelmeye korkuyordu. Hiçbir şey eskisi gibi değildi, hiçbir şey! Boşuna arayıp duruyordun, boşuna gözlerine bakıyordun insanların. Küçücük bir ilgi kıpırtısı görebilmek için, küçücük bir sevgi, onay. Yalnızca annen babandan her para alışında ve babanın homurtularına aldırmadan cebine para sokuştururken ve bu sana ölümden de beter gelirken. Bu kentten, bu lanet yaşamdan kaçman, uzak kentlerde uzaktan akrabalarının yanında çektiklerin, pazarlamacılık deneyimlerin, hepsi hepsi yapışkan bir pislik gibi iğrenç geliyor sana.

Bütün duyuların ayaklanmıştı. Artık eklemlerin ısınmış, duvara tutunmadan, düzenli adımlarla olmasa bile yürüyebiliyorsun. Amerikalıların zor anlarda yaptığı gibi, yaşamın boyunca mutlu olduğun anları düşünmeye çalıştın. Bilincini uzun bir süre böyle bir noktada tutamadın; mutlu olduğun an belki de yoktu. Bunu anlayınca, beyninde sayısız benekler, rengârenk noktalar dolaşmaya başladı. Kulakların uğulduyordu.

Birden türkü söylemeye başladın. Yöresel, çocukluktan kalmış, çocukken radyodan, uzun mısır ayıklama gecelerinde köyün evlenecek kızlarından, kendini her zaman bir genç kız gibi hisseden büyükannenden duyduğun türküler bir bir fırlıyordu belleğinden. Aslına benzemeyen, çatlak, berbat, gülünç bir sesle bağırıyordun. Nedenini anlamadığın binlerce duygunun sağanağı arasındaydın. Sana kişiliğini veren fiziksel, tensel, duygusal, düşünsel bütün unsurlar bir araya gelmiş acı çekiyor gibiydi. Bu yükü kaldıramayacaktın. Kendini iyice kaybetmemek için arkadaşına seslendin.

"Çocukluğum köyde geçti, biliyor musun?" dedin.

"Nereden bileceğim?" dedi, tersçe.

O kendi derdindeydi. Anlaşılan yürümeye çalışıyordu.

Belki de gece yarısı olmuştu. Pencereden gecenin solgun ışıklarının yansımasını görebiliyordun. Düşüncelerin geçmişe saplanıp kalmıştı. Bugünün bir anlamı yoktu, gelecek ise hiç yoktu. Bu umutsuzluktu. Umutsuzdun.   

Yaklaşan ayak seslerini duyunca irkildin. Manifaturacı suratlı adamla gardiyan polisti.

"Şimdi daha iyisiniz herhalde." dedi.

"Öyle...." dedin.

"Sigara yakın." dedi. Sigarayı uzattı. Titreyen çocuksu parmaklarla sigaranızı tüttürdünüz.

Elindeki dosyayı gösterdi.

"Şunu imzalayın." dedi. "Tehlikeli hiçbir suç yok burada, ben inceledim. Dosyayı kapatmak istiyorlar hepsi bu..."

Sesinizi çıkarmadınız. Aldığınız sigarası bir şey söylemenizi engelliyordu. Yüzü gittikçe iğrençleşiyordu.

"Gerçekten samimi olarak söylüyorum." dedi. "Bu ekip çok berbat, size acıyorum, sizi öldürecekler..."

Ölüm sözcüğünü duyunca ilk kez irkildin. Sanki söylediklerini ciddiye alman gerekiyordu.

"Gerekirse öldürecekler sizi..." dedi, yalvaran bir sesle.

İkinci kez yineleyince artık söz tılsımını kaybetti. Ölüm sözcüğü yalnızca korkutmak içindi. Ne kadar çaresiz olduğunuzu kanıtlamaya çalıştıkları, aslında kendilerinin çaresiz kaldıkları anlarda kullandıkları bir sözcük.

Bir duvara konuşsa daha iyiydi. En sonu size lanetler okuyarak gitti. Koridorda uzaklaşırken eğdiği düşünceli başını, kızarmış ensesini gördün. İçindeki şüphe birden alev almış benzin gibi parladı: Adam sizi gerçekten korumaya çalışıyordu!  

Az sonra koridorun başında dört sivil belirdi. Hiçbir şey söylemeden ellerini arkadan kelepçelediler. Sanki hepsini bir yerlerden tanıyordun. Bir kahveden tanıdığın, ya da bir kitapçıda kitaplara bakarken yanında, senin geriye koyduğun kitabı inceleyen adam, sinemadan çıkarken gördüğün o masum görünümlü bomboş yüz.

Bu aptalca şeyleri düşünürken, beline inen bir tekme ile yere kapaklandın. Arkadaşının, senin arkandan haykıran çaresiz sesini duydun.

Döşemelerinde pıhtılaşmış kahverengi kan bulunan boş bir odadasın. Sen ve katillerin. Açık pencereden, dışarısının nemli soğuğu ve rüzgâr, kirli perdeyi dalgalandırarak içeriye doluyor.

Beşinci kattasın, binanın en üst katı. Cıvıldayan kente, ışıklarına ne kadar da uzaksın. Birden ilk kez gözlerini bağlamadıklarını kendilerini görmene engel olmaya gerek duymadıklarını anlıyorsun! Rüzgâr ve korku bedenini deliyor.

*

Rüzgârın estiği yere, pencereye doğru götürüyorlar işte seni. İmzalayacak mısın diye soruyorlar. İmzala! İmzala! Kabul et ulan!

Gövden sarkıtılmış pencereden aşağıya, soğuğun, rüzgârın, karın içine. Seni parayla mı verdiler ulan! Bırakalım mı ayaklarından ulan!

Küfürlerini ve acı bağırışlarını kimse duymuyor. Yüzüne vuran sulu kar taneleri ve dipsiz karanlıktan başka bir şey yok artık.

Ahmet Yıldız
(Kadın ve Boğa, Çalıntı Yayınları, Ekim 1998, İstanbul)

Gerçek Edebiyat

Sosyal Medyada Paylaş

author

Ahmet Yıldız

gercekedebiyat.com yazarı, edebiyatahmet@gmail.com

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..