İstanbul’un eski bir semtinin eski bir kooperatif sitesinde kitaplarla dolu kutu gibi küçük dairesindeki yaşamından bunaldıkça, kırmızı el çantasını alışkanlıkla hazırlayıp, otobüsle Ankara’ya doğru yola çıkardı. Arada bir başka bir kentte bir başkası olmak için bu beş saatlik otobüs yolculuğuna katlanırdı. Bu başkası giyim kuşamına özen gösteren, makyaj bile yapan, varlıklı biri gibi, geride bıraktığı güzel günlerinin izlerini belli belirsiz taşıyan Ankara’nın merkezi bir semtindeki basit, ama güvenli bir otelde kalıp, Cumartesi gecesi burada milongaya (tango gecesi) giden bir kadındı. Şimdi AŞTİ’deki alaturka bir kahvede Türk kahvesi içip, dönüş otobüsünü beklerkenki durumundan ya da artık sevemediği İstanbul’daki gece çıkmaktan korkan, çoğunlukla evde çalışıp, zaman geçiren, gereksiz harcamalardan kaçınan kendinden uzak biri. Zamanla bu Ankara kaçamaklarını (dışarıya karşı her zaman bürokratik bir işlemi izlemek gibi haklı, yalan da olmayan bir gerekçesi olurdu) bir oyuna çevirmişti: Varlıklı bir bohemi oynamanın yanında, hep aynı otelin aynı odasında kalarak, kendine Agatha Christie süsü vermek.

Bu kez Cumartesi sabahı koyuldu yola. Öğleden sonra iki gibi Kızılay’a varınca önce “edebiyatçı ağabeyi”yle buluşup, havadan sudan, kedilerden ve sahte yayın dünyasından konuştu; ona kendisine emanet edilmiş imzalı bir kitabı verdi. Akşamüstü otele geldiğinde, resepsiyondaki tanıdık kadından oda kartını aldı. 

- Form doldurmamı istemiyor musunuz?

- Hayır, Maral Hanım. Daha önce de kaldığınız için gerek yok.

Onu bahşiş konusunda ikircimde bırakan oda gösterme ritüeli de yapılmayınca, rahatladı. Çantasını boşaltıp, giysilerini dolaba astı. Duş yapıp, biraz dinlendikten sonra milonga için getirdiği, annesinin armağanlarından biri olan yavru ağzı renkteki kolsuz, dar ve kısa elbiseyi ilk kez giydi. Dolabındaki kloş elbiseleri tüketince, dar elbiselerin tangoya uygun olmadığı önyargısından son zamanlarda vazgeçmişti. Yalnız, açık rengi ve dar kalıbıyla bu elbise gün geçtikçe büyüyen poposunu fazla açığa çıkardığı için, biraz düş kırıklığına uğradı, ama yedek elbisesi olmadığından yapacak bir şey yoktu. Nasılsa burada başka biriydi o...

Şansına bu gidişinde yan odada birileri kalıyor olmalıydı, çünkü yüksek sesli konuşmaları ve bir kadının kahkahaları açık seçik kulağına kadar geliyordu. Bir ara kitap okuması öyle bölündü ki, artık dayanamayıp, hem kendisinin, hem de onların mahremiyeti için odadan kaçtı. Yakındaki bir lokantada tek başına yemeğini yerken, hiç alışkanlığı olmadığı halde çevre masalardaki konuşmaları dinledi. Önündeki iki kadının konuşmasından pek bir şey anlamadı, ama yüzü ona dönük olan kadının ortak bir tanıdıklarının bir tutumunu burçlarla açıkladığını duyunca, o an, o yerde bu burç olayını birden kavrayıverdi: iletişimi kolaylaştırmak ve güvenilir kılmak için ortak bir gönderme (referans) düzeninden başka bir şey değil. Arkasındaki kalabalık grupta ise, yaşlı bir kadın Angelina Jolie-Brad Pitt’le ilgili güncel haberleri sıralarken, şaşkınlıkla, “Her çocuklarının iki dadısı varmış!” dedi ve bu dadı bolluğunu haklı göstermek istercesine, kişisel yorumunu da ekledi: “Biri eğitim, biri bakım için herhalde?” Yemekten sonra oteline döndü ve milongayı bekledi. Şanslıydı, müzikleri kötü olmayan, yüksek katılımlı bir milonga oldu. Bol bol dansa kaldırıldı, aylardır dans etmemenin acısını çıkardı. Dans edebilen, alımlı bir kadın kimliği iyice törpülenmişti. Öyle ki ertesi sabah milonganın da yapıldığı otelin kahvaltı salonunda dingin bir biçimde kahvaltı ederken, Abba’nın “Dancing Queen” parçası çalınca, yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı. 

Pazar gününü yalnızca ‘zengin’ değil, aynı zamanda kültürlü de olduğunu kanıtlamak istercesine, önce Cer Modern’de Japonya’nın Tohoku Bölgesi ile ilgili bir fotoğraf sergisini gezdi. Ardından Kızılay Büyülü Fener Sineması’nda Michael Haneke’nin “Mutlu Son” filmini izledi (neden hep bunca karamsar filmler yapıyor bu adam?). Ama önce Kuğulu Park’ın karşısındaki kitapçının kahvesindeki sabah kahvesi – gazete ritüelini de aksatmadı. Ankara'nın havası sabah soğuktu, ama Ekim ortasında hala açık kahvede oturulabiliyordu, neyse ki. Hava sıcak soğuk demeden, bu kahveye gelirdi, çünkü karşısındaki park manzarasını ve kitapçının üçüncü katındaki gözlerden uzak ve temiz tuvaletlerini (filtre kahve ve çikolata birleşimi bağırsaklarını hızlandırdığından) beğeniyordu. Kahvesini içip, gazetelerini okuduktan sonra tuvaletteyken, yandaki kabine başka kadınlar ve sonra çocuklu bir anne girdi. Klozete oturmuş, sabırla gitmelerini beklerken, buralarda ne otelde, ne tuvalette mahremiyetin olmadığını düşündü. Japonya’da ne güzel, tuvaletlerde su ve kuş sesleri çıkaran düğmeler vardı.  

Günün geri kalanını tam planladığı gibi geçirince, içten içe kendiyle böbürlendi. Sinemadan çıkınca, kafası Haneke’nin filmine takılmış olarak otele yürüdü. Bu akşam yemeğini önceki gece tangoda çokça dans ettiği bir adamla yiyecekti. Özenle hazırlandı ve yedi buçukta yakındaki buluşma yerine gitti. Yemek sırasında sohbet ederlerken, birbirleriyle tango dışında hiçbir ortak noktaları olmadığını anlayıp, biraz düş kırıklığına uğradılarsa da, incelikten belli etmediler. Belki birlikte çok güzel dans etmeleri yeterdi. Odasına döndüğünde oyunu bozulmuş, "başka biri" havası ister istemez sönmüştü. Yine de, eşlikçisine bir teşekkür notu gönderdi.

Pazartesi sabahı uyandığında balkabağı sönmüş Sindrella gibi hissediyordu. Aynaya baktığında kendini gördü.  

Meriç Kırmızı
Gercekedebiyat.com


ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)