Anti-liberal solcu Fransız düşünür Michel Onfray: Yahudi-Hristiyan medeniyeti açısından 2000 yıl ölmek için iyi bir yaştır!

Michel Onfray, Fransız ulusal entelektüel hayatının son çeyrek asrına damgasını vuran belki de en gözde düşünürü. Bu anlamda Sinan Baykent'in The İndependet Türkçe için onunla yaptığı bu konuşma Türkiye'deki son gelişmelere de farklı bakış açısı sunacak cinsten çıkışlar içeriyor. 100'den fazla yayımlanmış eseri olan Onfray, son yıllarda Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'la yaşadığı sürtüşmelerle de adından sıkça söz ettiriyor. Liberter solcu kimliğine karşın Onfray, Fransız basını tarafından gitgide 'aşırı sağa göz kırpmak'la itham ediliyor. Küreselciliğe, liberal kapitalizme ve kendi deyimiyle 'Maastricht Avrupa'sına' karşı tavır alan 61 yaşındaki Fransız düşünür, kişisel serüveninin yanı sıra felsefe tarihinden Cumhurbaşkanlığı adaylığı söylentilerine, Macron Fransa'sından Brüksel merkezli Avrupa'ya, 21'nci yüzyıla özgür düşünce sorunsalından Ayasofya Camii'ne ve Türkiye-Avrupa ilişkilerine değin önemli ve güncel konu başlıklarını irdeliyor.

news-details
Akademik

- Uzun yıllar boyunca felsefenin bir "karşı-tarihini" vücuda getirmek için emek verdiniz. Bu anlamda aslında biraz sizden önce Michel Foucault'un yaptığına benzer bir şekilde modern düşüncenin tarihini Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir ve Sigmund Freud vb. figürlerin hayat kesitlerine ışık tutarak ayrıştırma yoluna girdiniz. 21'nci yüzyılda hâlâ özgürce düşünebiliyor muyuz? Yahut bir filozof bugünlerde insanları özgürce düşünmeye teşvik için neler yapmalı sizce?

Gerçekte ben mevzubahis felsefe olunca hiçbir zaman "ayrıştırma" taraftarı olmadım; zira bana kalırsa ayrıştırma nihilizmin birinci etken maddesi işlevini görür. Ben yalnızca felsefe tarihinin tarihini incelemeyi teklif ettim. Resmî tarih yazımı belirli bir tarih inşa eder ve doğrusu benim böylesi bir tarihle işim olmaz. 

2002 yılında özerk, özgür ve bağımsız bir kurum olarak Halk Üniversitesi'ni kurdum. Burada gönüllü olarak kadim Yahudi-Hristiyan Batı'da içselleştirilen Platon'cu, idealist ve ruhçu felsefenin tarih yazım yöntemini derslerde anlattım.

Bu Batı materyalistleri, atomcuları, hedonistleri, ateistleri, ampiristleri ve duyumcuları hem unuttu hem de yok saydı, hor gördü ve kirletti. Saf Fikir ve kavram odaklı olmayıp daha ziyade somut gerçekliğe yaslanan bütün bir ekol inkâr edildi.

Halk Üniversitesi devletin zirvesinden başlayarak parlamenterler tarafından açıkça sabotaja uğradı. 

Dolayısıyla günümüzde Avrupa'da "özgürce düşünmek" liberal Avrupa'nın ve dahi Maastricht Antlaşması'nın destekçilerinin kriminalize ettiği bir faaliyettir.


YAHUDİ-HRİSTİYAN MEDENİYETİ AÇISINDAN 2000 YIL, ÖLMEK İÇİN İYİ BİR YAŞTIR

- Siz her şeyden önce bir filozof, bir mütefekkirsiniz. Yanlış hatırlamıyorsam siz bu Halk Üniversitesi projesiyle felsefeyi "demokratikleştirmek" ve daha "ulaşılabilir" kılmayı amaçlamıştınız. İlginçtir, böylesi bir proje için kollarınızı 2002 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Jean-Marie Le Pen'in ikinci tura kalmasını müteakip sıvamıştınız. Oysa 2018 yılında üniversiteden ayrılmayı seçtiniz. Bu tasarımın başarısını bugünden bakınca nasıl ölçersiniz? Aslî amaçlarınıza ulaştığınıza inanıyor musunuz?

Doğrusunu isterseniz ayrılığım iradî değil zorla oldu. Fransa'da bir devlet radyosu olan France-Culture'ün yöneticisi hanımefendi, muhtemelen özgürlüğümle şimşeklerini üzerime çektiğimden dolayı, Cumhurbaşkanı'nın arzuları neticesinde beni kapıya koydu.

16 yıl boyunca başarıyla yürüttüğüm ve radyodan yayınlanan derslerim örneğin ağustos aylarında podcastlerde 1 milyon dinleyici bandına kadar ulaşıyordu. Buna rağmen şahsıma önceden haber bile verilmeden iş akdim feshedildi. 

Dahası, Halk Üniversitesi'nin bulunduğu Caen şehrinin kendi üniversitesinin yönetim konseyi amfitiyatrolarından birini kiralama isteğimi verdiğim derslerin içeriğinin üniversitenin bilimsel karakterine uygun olmadığı için reddetti!

Oysa aynı üniversite aynı amfilerini haklarında davalar açılmış olan ilaç laboratuvarlarına kiralamaktan geri durmuyor mesela. Ben iktidarı bu denli rahatsız ettiysem, herhalde filozof görevimi layıkıyla icra etmişimdir. 


- Son yıllarda sanki siyaset kuramına daha yatkın bir profil çiziyorsunuz. Felsefeyi Fransa'nın ulusal siyaseti ve uluslararası bağlamda değişen dengelerle harmanlayıp güncele ilişkin farklı çözümlemeler yapıyorsunuz. Sizce bugün Fransa'da ve dahi dünyada yanlış giden nedir?

Medyanın projektörlerinin yaptığı etkinin bir çıkarsaması aslında bu. Şimdiye kadar yayımlandığım onlarca şiir derlemesi ve estetik deneme, yine onlarca hâlihazırda hayatta olan ressama adadığım yazılı çalışma, felsefenin karşı-tarihiyle ilgili kaleme aldığım düzinelerce cilt kitap, seyahatnameler ve övgü kitapları (Camus, Thoreau ve Cervantes'e yönelik) var. Hiçbiriyle ilgili hiçbir yerde herhangi bir söze rastlamazsınız.

Medya benim onların çizdikleri nazarî kalıba girmemi istiyor: Maastricht Avrupa'sına muhalif bir polemikçi. Böylelikle siyasî içerikli metinlerimi cilalıyorlar.

500 sayfalık Décadence başlıklı eserimde 2000 yıllık bir tarihin, sona ermeye yaklaşan Yahudi-Hristiyanlık tarihinin, seyrini anlattım. Medeniyetimiz çökmektedir zira zamanını doldurmuştur. 2000 yıl, ölmek için iyi bir yaştır. Dolayısıyla da medeniyetimiz "son evre"sini idrâk etmektedir.

İşbu teşhisi bugünlerde olağanüstü geri dönüşler ve medeniyet tasdikleri kaydeden dünyayı tenzih ederek koyuyorum: Rusya, Türkiye, Çin gibi ülkeler bugün sırasıyla Slav Hristiyan medeniyetini, post-Kemalist İslam'ı ve post-Maoist Konfüçyüsçülüğü ete kemiğe büründürüyorlar.

Fukuyama'nın Tarihin Sonu tezine hiçbir zaman iştirâk etmedim. Huntington'un Medeniyetler Çatışması'nı daha çok önemsiyorum. Liberalizm, Sovyet İmparatorluğu'nun çözülüşünden sonra dünyada düşmansız bir zafer ilân etmedi.

İmparatorluklar bugün dinî zeminden yükselerek yeniden biçimleniyor. Çağdaş tarihi oluşturan levha tektoniği işte budur. Fransa ve Avrupa ise bu yarışın çok gerisindeler…
 
MACRON VE FRANSIZ SİYASETİ SARI YELEKLİLER'E KARŞI İKİRCİKLİ BİR TUTUM TAKINDI

- Fransa'da Sarı Yelekliler eylemleri kendi deyiminizle "küçük halk" nezdinde müthiş bir umut, Fransız seçkinlerinde ise korku ve kızgınlık dalgası doğurmuştu. Bugün Sarı Yelekliler tecrübesinden geriye ne kaldı? Parlamentarizm dişlileri Sarı Yelekliler hareketini öğüttü mü yoksa "büyük final" öncesi kısa bir ara mı verildi?

Sarı Yelekliler'in hareketi sistemin aynı kalmasından medet umanlar tarafından gasp edildi. Maastricht yanlısı liberaller, Sarı Yeleklileri en baştan itibaren aşağıladılar, lekelediler. Onlara antisemit dediler, homofobik dediler, ırkçı dediler, yabancı düşmanı dediler, eğitimsiz ve taşralı dediler.

Macron orduyu üzerlerine göndermek suretiyle insanların gözlerini oydu ve uzuvlarını koparttı. Adalet çok zalimce işledi. Hâlbuki banliyölerdeki çetelerin üzerine bile aynı kararlılıkla gidilmemişti.

Gazeteciler propagandacı postuna büründüler ve iktidarın söylemine Fransa'da eskiden hiç görülmemiş ölçülerde yapıştılar. Fransa, Sınır Tanımayan Gazeteciler'in basın özgürlüğü raporunda boşuna 34'üncü sıraya kadar gerilemedi. 

Akabinde muhalefetteki parti ve sendikaların yöneticileri hareketi devraldılar. Sarı Yelekliler hareketini kendi sloganlarına göre siyasallaştırmayı denediler. Böylece yıllardan beridir çağrıda bulundukları ancak bir türlü gerçekleştiremedikleri mücadelede birlik ilkesini tesis etmeye çalıştılar.

Sarı Yelekliler hareketini imha operasyonunun vurucu kuvveti ise Kara Bloklar oldu. Polis bütün televizyon kanallarında canlı yayınlanan kırma-dökme eylemlerine kati suretle müdahale etmedi.
 
Sarı Yelekliler'e mensup küçük halkın öfkesini dillendirmesi yasaklanmış oldu. Bu yasak hâli öfkenin daha da büyümesine ve ikiye katlanmasına vesile oldu.

Macron'un siyaseti son derece tiksindirici ve çok acınası: Bir yandan herkesi ırkçılık, sömürgecilik ve yerlicilikle itham edip Fransız ulusunu tahrip edenlere alabildiğine taviz verirken diğer yandan da zenginlerin daha çok zenginleştirilmesinin bedelini ödemek durumunda bırakılan küçükleri, korunmasızları, emeklileri ve öğrencileri baskılıyor. Bu politika sürdürülebilir değil.


- Kendinizi bir "Proudhon'cu" şeklinde tanımlıyor ve tarif ediyorsunuz. Pierre Joseph-Proudhon liberter düşüncenin kesinlikle en önemli sembol ismi sayılabilir. Ancak Proudhon aynı zamanda Fransa'da 19'uncu yüzyılda kurulan Cercle Proudhon adlı fikir kuruluşunun zuhur etmesiyle birlikte tartışılır hâle geldi. Tartışmasının kaynağında Cercle Proudhon'un monarşist ve milliyetçi tezleri sendikalizmle yoğurma arzusu yatıyordu. Bugün "Proudhon'cu" olmak ne demek?

Bir insanın fikirlerini onu okumadan veya onun fikirlerini alıp kullananları okumadan çürütmeye çalışmak kolaycılıktır. Fransa'da bana George Valois'nın kurucusu olduğu Cercle Proudhon argümanıyla gelenlere Valois'nın biyografisini bilip bilmediklerini soruyorum.

Valois İkinci Dünya Savaşı esnasında bir direnişçiydi ve Gestapo tarafından tutuklanarak Bergen-Belsen toplama kampına gönderilmiştir. Bunu duyduklarında muhataplarım çoğunlukla kaçacak yer arıyorlar.

Proudhon'cu olmak evvelâ anti-Marksist bir sosyalizmi savunmaktır. Başka bir deyişle Hegel'in Alman idealizminin süzgecinden geçmiş bir Marksist idealizmin peşinden koşmamaktır.

Benim savunduğum sosyalizmde Robespierre'i yahut Marat'ı, 1793 yılını ve Terör Dönemi'ni, Kamusal Selamet Komitesi'ni veya Şüpheliler Kanunu'nu sahiplenmek yoktur.

Bu sosyalizmde özel mülkiyet hakkının ve işçinin, bütün işçilerin savunusu vardır; salt bir "proletarya diktatörlüğünün" tesisi için yola çıkan örgütlü öncü işçilerin değil. Proudhon yerelliği, karşılıklılığı, kooperatifi, federasyonu, siyasetin yatay kurgusunu öncelemiştir.

Otoriter ve diktatoryal modellere ilham veren Jakobenlerin şematiğini dağıtmıştır.  Proudhon'culuk tarihin hiçbir anında "bugün" vasfına erişememiş mükemmel geleceğin bir nevî geçmişidir aslında…
 
GİRDİĞİMİZ ÇAĞIN ADI 'TRANSHÜMANİZM' ve ANA KAVRAMI 'ŞEYLEŞME'DİR

- Kişisel olarak içinde yaşadığımız çağın 19'uncu yüzyıla çok benzediğini düşünüyorum. Muazzam tepetaklak oluşlara, teknolojik ilerlemelere ve derin sosyal, kültürel ve siyasal değişimlere tanıklık ediyoruz. Ancak 19'uncu yüzyılın aksine sanki insanlık bu değişimleri anlamlandırmak noktasında zorluklar çekiyor. Karşımızda şekillenen gerçekliği anlamamızın önünde engel teşkil eden bu kavramsal ve hatta ideolojik boşluk hâlini nasıl yorumlamak gerekiyor?

Uzun vadeli bir değerlendirmeler manzumesine başvurmak icap ediyor. Yahudi-Hristiyan medeniyetinin yaklaşan sonu yeni bir medeniyetin meydana geliş süreciyle çakışıyor.

Bundan sonra yine yerel medeniyetler olacaktır (örneğin aklıma ulusallaşan veya emperyalleşen nitelikte yahut "ümmet" kavramı etrafında birleşecek imgesel bir İslam medeniyeti, Çin komünizmi, Hint neo-Hinduizm'i geliyor) ancak bir de küresel ve hakiki anlamda evrensel bir medeniyet algısı yerleşecektir ki, bu bana kaçınılmaz gibi geliyor. Ben bu medeniyet paradigmasının adına "transhümanizm" diyorum.

Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) artık kendi bütçesiyle başaramadıklarını Elon Musk'ın kişisel servetiyle başarması (uzaya insan göndermek ve onu salimen geri getirmek vb.) açıkça gösteriyor ki FAANG patronları hâlihazırda zaten siyaset yapıyorlar ve gelecekte çok daha fazla siyaset yapacaklar; zira elde ettikleri gelirler onları transhümanist rüyalarını gerçeğe dönüştürmek için daha atılgan kılacaktır. Ufukları bu.

Yaklaşanı açımlamak isteseydim kullanacağım kavram hiç şüphesiz "şeyleşme" olurdu. Onlar için her "şey" kiralanabilir, değiş tokuş edilebilir, alınabilir, satılabilir, onarılabilir olmalıdır. Kısacası yaşayanı, canlıyı metalaştırmak hedefi hâsıldır.

Bakın, şimdiden sperm, yumurtalar, ceninler, çocuklar, rahimler kiralanmaya açık hâle getirilmiştir. Eşcinsel çiftler için satılacak çocuklar şimdiden hazır. Geçen haftalarda Fransa Parlamentosu'nda yasalaşan tasarıdan en başta bahsetmiştim hatırlarsanız. Çocuk bu kadar büyük bir profesyonellikte daha başka nasıl "şeyleştirilebilir" acaba?

İki medeniyet arası bir dönemde yaşıyoruz şu anda. Yahudi-Hristiyan medeniyetinin sonu ile transhümanist medeniyetin başlangıcı arasında sıkışmış vaziyetteyiz. Bu ikilik varoluşsal bir sıkıntı tetikliyor ki, bu da nihilizmdir.

Geçmiş değer yargıları silinirken yenileri henüz tam anlamıyla gelmeye hazır değil. Böylece medeniyet batıyor ve barbarlık geliyor. Ancak her medeniyet ilk zamanlarında barbarlık ihtiva etmiştir, bu böyledir.


EGEMENLİKÇİLİK, KENDİ EVİNDE EFENDİ OLMAYI İSTEMEKTİR

- "Halkçı Cephe" adında bir dergi projesi başlattınız. Anlayabildiğim kadarıyla söz konusu dergi aynı zamanda çevrimiçi bir platforma da evirildi. Ana çerçeveyi ise küreselciliğe karşı "egemenlikçilik" kavramı etrafında örüyorsunuz. Egemenlikçilik nedir?

Lügatî anlamıyla egemen olmak kendi evinde (veya toprağında) efendi olmakla eşanlamlıdır. Bir metafor vasıtasıyla izah edeyim. Bir gemi farz edin ki bir buzdağına doğru dümdüz ilerlesin. Egemenlikçilik, buzdağına çarpmaya doğru yüzen bu geminin dümeninin kontrolünü geri alarak muhtemel kazayı önlemektir.

Bir egemenlikçi -ister sağdan isterse de soldan yahut başka bir yerden gelsin- ülke gemisinin en iyi şekilde yalnızca geminin gövdesini, mürettebatını ve yükünü zarara uğratmaktan kaçınacak ve gemiye yolcuların tayin edecekleri net rotadan sapmayacak kaptanlar tarafından idare edilmesi gerektiğine inanır.

Fransa 1992 yılında imzalanan Maastricht Antlaşması'ndan bu yana egemen değildir. Bu tarihte Fransa'nın egemenliği Brüksel'de kapitalizmin siyasetini güdüp halkları yeren bir grup atanmış teknokratın tasarrufuna terk edilmiştir. 


- "Halkçı Cephe" bünyesinde hem soldan hem de milliyetçi sağdan gelen tanınmış isimler hazır bulunuyor. Bu karışım bazılarına tuhaf geliyordur mutlaka. Karşıtlarınız bu eksende sizi "kızıl-kahverengi" olmakla suçluyorlar. Komünizm ile faşizm arasında bir ittifak nakşettiğinizi iddia ediyorlar. Ancak siz nihaî amacınızın solda ve sağda bulunan egemenlikçileri ortak paydada buluşturmak olduğunu söylüyorsunuz. Sizce bugün itibarıyla sağ/sol ayrımı aşınmış bir ayrım mı? Veya aşılması gereken mi ayrım mı?

Bu iddiaların sahipleri biz daha dergiyi baskıya bile vermeden bütün kinlerini kustular. Başta Bérnard-Henri Lévy olmak üzere bütün sistem gazetecileri ve entelektüelleri beni vaktiyle faşist bir parti kurup Doğu Cephesi'nde Nazi üniforması giyen Jacques Doriot'yla eşitlediler! Bu yaftalamalara daha dergi basılmadan muhatap kaldım, düşünün.

Bütün bu ilk tepkilerin temelinde derginin tanıtımında kullandığımız bir tek cümle vardı ki, o da şuydu: Halkçı Cephe sağdan, soldan ve diğer yerlerden veya hiçbir yerden gelen egemenlikçilerin birlikte çıkardıkları bir dergi olacaktır.

"Diğer yerlerden ve hiçbir yerden" kısmını bütünüyle çöpe attılar ve merceği ilk 10 bin abone içerisinde buldukları dört isme tuttular. Dergiyi bilmeden, tanımadan, okumadan "aşırı sağ" şeklinde etiketlemek ve birinci aşamadaki okuyucu kitlesinin yüzde 0,04'lük kesimi üzerinden genel bir değerlendirme yapmaya yeltenmek tam da Fransa basınının işleyiş mekanizmasını gözler önüne sermeye yaradı: Hisse sahibi milyarderlerin propagandalarının hizmetinde bir basın.

Bize karşı nefretleri menfaatleriyle çelişecek, dizlerinin dibinden ayrılacak tek bir manşet görmek istememelerinden mülhemdir. 

- 2002 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Olivier Besancenot'yu, bir Troçkist adayı desteklemiştiniz ancak bugünlerde Fransız vatanseverliğinin/milliyetçiliğinin önde gelen sözcülerinden Philippe de Villiers'yle kol kola yürüyorsunuz. Ne değişti?

Besancenot'yu anti-liberal solu organize etmek istediğini açıklamasından dolayı desteklemiştim ki, benim ait olduğun değerler dünyası hâlâ budur. Ancak zamanla görüldü ki Besancenot anti-liberal sol söylemi eski moda donuk Troçkizmin geri dönüşümü için bir paravan bellemişti. O noktada desteğimi çektim.

Şimdi Philippe de Villiers'den bahsediyorsunuz. Şunu ifade etmeliyim ki kendimi Fransa'yı Maastricht'çilerden kurtarmak isteyenlere Fransa'nın buharlaşmasını isteyenlerden daha yakın hissediyorum.

Dahası, bütün Fransız basını Kapital'in emrine amade olduğundan kol kola girdiğim soldan isimleri saymıyorsunuz. Örneğin Chevènement, otantik bir solcudur. Örneğin Kusmanovic, Mélenchon'un dış politika sorumlusuydu. Örneğin Castelnau, yıllarca Fransız Komünist Partisi'nin avukatlığını üstlenmiştir.

Örneğin ben! Rahim kiralayanlar, çocuk satanlar, çocukları daha doğmadan öldürenler, köpeklerle sevişmek isteyenler veya partnerinin dışkısını yemek isteyenler Proudhon'cu sosyalizmi "soldan" görmüyorlar diye ben solcu olmayı bırakmayacağım herhalde.

Öte yandan dediğim gibi, Philippe de Villiers'nin yanında durmayı diğer kendilerini ilerici addedenleri desteklemeye tercih ederim…


- Bazı medya mecralarında sizden 2020 Cumhurbaşkanlığı seçimleri için potansiyel bir aday olarak söz ediyorlar. Böyle bir niyetiniz var mı?

Önümüzdeki seçimlerde bir ağırlık belirtmek istiyoruz, burası kesin. Ancak ben Cumhurbaşkanlığı makamına aday olmayacağım. Bu makam için başka projelerimiz var.

MACRON FRANSA'YA YABANCI BİR DIŞ POLİTİKA İZLİYOR

- Libya, Mali ve Lübnan'da görüldüğü üzere Macron dış politikada oldukça müdahaleci bir çizgi tutturdu. Ekonomik kazanımlara ve enerji ihtiyaçlarına endeksli bir profili var. Siz Macron'un dış politikasını nasıl buluyorsunuz?

Macron'un dış politikası Maastricht'çilerin dış politikasıdır. Bu güruhun yegâne uğraşı liberal bir Avrupa inşa edip hesabına çalıştıkları küresel bir dünya hükûmetine ön ayak olmaktır.

Kısa ve orta vadede ulusları sulandırıp "Avrupa'cı" asitte erittikten sonra emperyalist bir Avrupa Devleti'ni bina etmek istiyorlar. Böylesi bir devletin şimdiden bir bayrağı, bir marşı, bir şiarı, bir para birimi, bir hukuku, bir parlamentosu ve sınırları var.

Bu devlet tasavvuru bir zamanlar Türkiye'yi hizmetçiye dönüştürmek istiyordu, şimdi de Lübnan'ın yanı sıra ABD tarafından darmadağın edilen Irak, Libya, Mali ve Suriye gibi ülkeleri.

Uzun vadede bütün gezegenin piyasa kurallarına uygun işlediği bir düzeni hayal ediyorlar. Hâl böyle olunca, Macron'un dış politikası Fransa'nın değil Fransa'ya yabancı bir dış politikadır.
 
- Sıklıkla bir "süper Maastricht'çi devlet" vurgusu yapıyorsunuz. Avrupa için alternatif nedir peki?

Yine Avrupa -ama liberal Avrupa değil! Ulus-devletler Avrupa'sını, güçlü ulusların ve güçlü devletlerin kendi kimlikleri, kendi mirasları, kendi ulusal tarihleri, kendi dilleri, kendi edebiyatları, kendi güzel sanatları, kendi mutfakları, kendi manzaralarıyla hayata getireceği bir Avrupa.

Maastricht'in kapitalist konseptinde bugün siyasetler halksız, halklara karşı ve halklara rağmen tayin ediliyor. Her ülke kendi antlaşmalarını birbirinin egemenlik hakkına riayet etmek suretiyle imzalayabilmelidir.


MAASTRİCHT AVRUPA'SI TÜRKLERİN ONURUNU HİÇE SAYDI

- Tam bu noktada sizce Avrupa-Türkiye ilişkilerine dair nasıl bir bakış geliştirilmeli?

Akdeniz'in kuzeyinde yalnızca coğrafî Avrupa'nın mensubu ülkeler Avrupa'yı oluşturabilir. Ben bu tarihsel ve manevî coğrafyaya Rusya'yı da dâhil ediyorum. Ne var ki Türkiye'nin Boğaz'ın batı kısmı hariç büyük çoğunluğu Asya'da mevzileniyor.

Akdeniz'in güneyinde ise bambaşka bir coğrafya ve bambaşka bir dinî havza var: Burada Yahudi-Hristiyanlık değil İslâm baskın. Kemalizm Türkiye'den modern bir ülke çıkardı, tıpkı Şah'ın İran'da yaptığı gibi.

Türklerin asırlara dayanan bir kültür geleneği var. Uzak Asya'dan Osmanlı İmparatorluğu'na, Hititlerden presokratik felsefecilere kadar önemli bir kültürel gelenek.

Türkiye Akdeniz'in iki kıyısının ilişkisinde kilit bir fonksiyon görebilirdi. Ancak liberal Avrupa Türkiye'nin onuruyla birçok kez hiç yakışık almayacak üslûplarla oynadı. Gerek müzakereler sürecinde gerekse de sonraları Maastricht Avrupa'sı Türklerin haysiyetini, onurunu hiçe saydı. Böylece birçok fırsat kaçmış oldu.

Türkiye'nin Devlet Başkanı kendi yolunu açtı, keza Rusya Devlet Başkanı da Maastricht Avrupa'sının Sovyetlerin çözülüşünde sergilediği liberal kibri müteakip başka istikametlere yelken açtı.

Piyasa Avrupa'sının, para ve kapital Avrupa'sının jeopolitik ve jeostratejik Avrupa'ya üstün görülmesi durumu Rusya-Türkiye-Avrupa üçlüsüyle gerilimlerin artmasına sebebiyet vermiştir. Maalesef şimdilik Fransa'da, bu güçlü kültürlerle ortaklık geliştirebilecek De Gaulle kıvamında bir siyasî irade göremiyorum.
 
TÜRKİYE İSTEDİĞİ YERİ CAMİ, İSTEDİĞİ YERİ SÜPERMARKET YAPAR

- Türk basını haberi pas geçti fakat siz Avrupa'da Ayasofya Müzesi'nin Ayasofya Camii'ne dönüştürülmesine hiç itiraz etmeyen küçük bir azınlık arasındaydınız. Tavrınızı açabilir misiniz?

Bir egemenlikçi olarak Türkiye'nin kendi içinde istediğini yapabileceğine inanıyorum. Bu çok doğal değil mi?

Türk hâkimiyetindeki bir yapının statüsünün ne olacağına uluslararası kurumlar karar veremez. Türkiye istediği yeri cami yapar, istediği başka bir yeri de süpermarket.
 
Şahsen bir Türk'ün camilerini yitirmeyi istememesini çok iyi anlayabiliyorum. Ben de bir Fransız olarak başka ülkelerin Fransa'da kendi kanunlarını uygulamaya kalkmasını istemiyorum.

Ben de Fransa'daki anıtları ve hatta kiliseleri korumak istiyorum. Üstelik ben bir ateist olarak bunu söylüyorum…

MACRON FRANSA'YI SATIYOR

- Pek çok Batılı ve Avrupalı analist Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın siyasetini eleştiriyor. Ancak siz, Michel Onfray, birkaç videonuzda Erdoğan'ın ülkesinin egemenliğini koruduğunu ve bu anlamda Fransa ve Avrupa'nın da aynısını yapmasını ümit ettiğinizi söylüyorsunuz. Fransa yahut Avrupa için "egemen bir politika" somut olarak ne anlama gelir?

Fransa'da çok açıkça De Gaulle'cü hamlenin geri gelmesi anlamına gelir. Benim bu konudaki tutumun bütünüyle De Gaulle'cüdür: Sizin Cumhurbaşkanınız kendi ülkesi için gerekli olan politikayı uyguluyor ancak bu Fransa'nın politikasıyla çelişiyor. İyi de bu durum zaten oyunun bir kuralıdır. Bir büyük lideri tam da böylesi anlarda aldığı kararlar üzerinden tartarız. Ülkesini satmayan, iradesini ipotek ettirmeyen veya kiralamayan lider büyük liderdir. Korur, saygı görür, güçlendirir.

Macron Fransa'yı savunmuyor. Tam aksine Macron Fransa'nın yok oluşuna çalışıyor ve liberal kapitalizmin son aşaması olarak varsayabileceğimiz küresel bir hükûmet istiyor. Giscard'dan Macron'a, Mitterand, Chirac, Sarkozy ve Hollande'a değin hepsi Fransa'yı küçük parçalarla sattılar.

- Pandemi hız kesmeden devam ediyor. Salgın sürecinden ne gibi dersler çıkarmalı sizce? Big Pharma'ya, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) gibi uluslararası kuruluşlara nasıl bakmalıyız?

Derslerin ilki Avrupa'nın bir uydurmadan ibaret olduğu gerçeğidir: Zenginleri zenginleştirmek ve fakirleri fakirleştirmek dışında yapmayı bildiği hiçbir şey olmadığı tespit edildi.

İkinci ders ise Fransa'da Cumhurbaşkanı'nın olaylar karşısında yetersiz kaldığıdır. Her söylediğinin ve her yaptığının tersini söyledi ve yaptı. Üçüncü ders Fransa dâhil çoğu devlet sanayisizleşmenin bir sonucu olarak bir maske dahi üretemedi ve halklar kendi maskelerini kendileri dokudular.

Nihayet dördüncü ders ise şudur: Medeniyetimiz uzunca bir süre ölümün üstünü örtmeye, onu gizlemeye, inkâr etmeye ve süslemeye çalıştıysa da son tahlilde baloyu yöneten ölümün kendisidir ve ölüme alışmak dışında bir çözümümüz yok…


- Son olarak bildiğiniz üzere ABD'de seçim takvimi işlemeye başladı. Çoğu insan bu seçimlerin vatanseverler ile küreselciler arasında bir bilek güreşi olacağını paylaşıyor. Bir öngörünüz var mı?

Şimdilik her şey çok karmaşık, öngörü yapmak neredeyse imkânsız. Bildiğim tek şey Trump'ın mütevazı insanları yanına, büyük medyaları da karşısına aldığı. Muhtemelen zorlanacaktır. Fakat bugünlerde herkes bir sandık nasıl doldurulur biliyor. Göreceğiz.

- Son sözlerinizi alabilirim.

Söz hiç bitmez…

(The İndependet Türkçe'deki konuşmanın tamamını buradan okuyabilirsiniz.)

Gerçek Eedebiyat

 

Sosyal Medyada Paylaş

author

Gerçek edebiyat

gercekedebiyat.com yazarı,

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..