Algı Altyapısı Hazırlayıcı Olarak Diziler ve diğer şeyler

'Algı yönetimi, algı operasyonu, algıda seçicilik...' son zamanlarda halkımızın da tanıştığı, giderek 'tabana yayılan' ve dillere, kulaklara dolan(an) kavramlar. Siyasiler, yöneticiler, medya mensupları, iş dünyası derken sıradan vatandaşın günlük kullanımına bile girmiş durumda. Herkes hasmını algı operasyonu uygulamakla suçluyor.

news-details
Deneme

Kavramlar çok eski olmasa da ifade ettikleri uygulamalar ezelden beri, -erke, kaynaklara, bilgiye, üretim ve iletişim araçlarına sahip olan- egemenlerin, uluslararası ölçekte ise dönemin emperyal güçlerinin tekelinde. Bu bağlamda, psikolojiye ait terimin ABD Savunma Departmanı (Pentagon) tarafından kavramlaştırılmış ve yıllardır yoğun ve etkin biçimde kullanılıyor olması hiç de şaşırtıcı değil.

Bilindiği gibi, bir yaşa değin çocukların soyutlama, yorumlama ve olaylar arasında bağlantı kurma yetisi epeyce sınırlıdır. Bu nedenle, her söyleneni/anlatılanı gerçek sanmaları çocukluğun doğal bir özelliğidir. Doğal olmayan ise, yeterince ve doğru yöntemle eğitilmeyen, yani cahil kalan/bırakılan yetişkinlerin çocukluktan kurtulamamaları ve kavrama/algılama biçimlerinin çocuklarla aynı kalmasıdır. Yanlış anlaşılmasın, çocuk demek nasıl akılsız demek değilse, cahil demek de akılsız demek değildir. Kuşkusuz çocukların da cahillerin de aklı vardır. Cahillik öncelikle bilgisizliktir, aklı yeterince ve doğru biçimde kullanamamaktır; düşünememektir. Bu yanıyla cahil insan ne denli “çocuk gibi” ise, cahil toplum da o denli çocuk kalmış; olgunluktan, uygarlıktan, insani gelişmişlikten uzak, ilkelliğe yakındır. Daha da kötüsü, birey olamamış cahil kişiler ve oluşturdukları topluluklar/toplumlar çocukların masumiyetinden de yoksundurlar. Bu nedenle bir yanıyla vahşi hayvanlar gibi saldırganlığa, öte yanıyla evcil hayvanlar gibi uysallığa, baş eğmeye ve sürü yaşamına yatkındırlar. “Güdülmeleri kolay, yönetilmeleri güçtür” demek pek de yanlış olmaz.

Güzel ülkemizin saf ve temiz insanları da zaman zaman “sevimli çocuk” davranışları sergiler, bu davranışlarla yine kendileri alay eder, eğlenirler. Bir iki “acı-gülünç” ama vahim sonuçları olmayan örnek geliyor usuma:

Sinemanın pek revaçta olduğu 50’li, 60’lı yıllarda, özellikle yazı sıcak geçen kentlerde çok sayıda Açıkhava sineması bulunurdu. Adana’da böyle bir sinemada, “aşk, ihtiras, kin, intikam, macera” dolu “otuz iki kısım, tekmili birden” bir Türk filmi oynuyormuş. Filmin bir yerinde kötü adam, “oğlan”ın yavuklusunu atının terkisine zorla atıp kaçırmaya kalkmış. Filmi soluksuz izleyen vatandaşlar arasından kasketli, yaşlıca bir köylü ayağa fırlamış. Çiftesini perdeye doğrultup “geber ulan ırz düşmanı” diye bağırarak tüfeğin iki gözünü kötü adamın üzerine boşaltmış. Amcayı alkış yağmuruna tutan izleyiciler, iki kez vurulan kötü adamın bana mısın demeden çift delikli perdede at koşturmayı sürdürdüğünü görünce dualar okuyarak kaçışmaya başlamışlar. Kahramanımız ise, şak diye bayılıp oracığa yığılıvermiş.

Bir magazin programında, IV. Murat adlı dizide padişahı canlandıran oyuncunun adı izleyicilere sorulduğunda çoğunlukla şu yanıt alınmış: IV. Murat!

Türk filmlerinin “kötü adamları” Hüseyin Peyda, Erol Taş, Turgut Özatay, Bilal İnci, Yadigâr Ejder gibi oyuncular “esas oğlan” sever vatandaşların küfür, hakaret ve saldırıları yüzünden, ölene değin neredeyse sokakta yürüyemez olmuşlar. Buna karşılık “Tecavüzcü Coşkun” ve “Gazozcu” Nuri, “tecavüzsever” halkımızca “yılların erkeği” seçilmişler. Tecavüze uğrayan Fatmagül’ü oynayan sanatçının ise uğramadığı taciz kalmamış.

Kitlelerin, toplumun hatta başka ulusların “algısını yönetme” ve/ya algılarını operasyonlara açık duruma getirme işlevini öteden beri en başarılı ve etkin şekilde yerine getirenlerin başında Amerikan sinema sektörü (Hollywood) gelir. Sistem ve onun adına Pentagon, algı operasyonlarının alt yapısını hazırlamada ve bazen uygulamada onun yanında medyadan bilime, edebiyata, sanata, kültüre, spora, modaya, iletişime dek birçok alanı kullanır. Gerçi ABD’de eleştirel sinema da vardır, eleştirel edebiyat, sanat, bilim de. Ancak tüm alanlar sermaye gücü ile denetim altında ve sistem içi tutulur, varlıkları da demokrasi ve özgürlüğün kanıtı olarak kullanılır ve bu da yarar sağlar.

Konuyu daraltarak özellikle yerli dizilere yoğunlaşıldığında, birçoğunun san(r)ılara, yanılsamalara, sanal gerçekliklere dayalı bir algı yaratmaya dönük olduğu öne sürülebilir. Bir bölümü ise, işlediği konu ve konunun gereği gibi görünen olay örgüsüyle izleyicisinin algısını çok farklı yönetme/yönlendirmelere ve operasyonlara açık hale getirir, bu tür uygulamaların alt yapısını hazırlar. Bunun bilinçli bir seçim ve amaç olması şart değildir. Bu işlev kiminde bilinçli, kiminde ise dizinin kendi akışı içinde, izleyicinin ilgisi ve beğenisini kazanma amaçlı kurgulamalarla kendiliğinden yerine getirilebilir. Birkaç örnek:

Attığını vuran, vurduğunu deviren bir başkahraman ve onun gibi yiğit, gözü pek bir avuç yardımcısı, kurtlar sofrasında değil yalnızca, kurtlar vadisi, dağı, ovasında vatan millet düşmanlarıyla ölümüne mücadele etmektedir. Yasal yetkili ve görevli olmaktan çok “derin devlet bağlantılı” izlenimi veren, belki de durumdan vazife çıkarmış, “güvenlik güçlerinin gönüllü yardımcıları” olan bu “babayiğitler”, vatan hainlerinden teröristlere, casuslardan acımasız mafyalara, silah, uyuşturucu kaçakçılarından kadın tacirlerine kadar tüm suç örgütleriyle “vatan millet Sakarya” diyerek kelle koltukta savaşmaktadır. Bazen kentlerin göbeğinde kamyonla mermi yakarak çarpışmaları da, faaliyet alanlarında devlet, asker, polis olmaması da olağandır. Çünkü onlar devletten yana olan “iyiler”, çarpıştıkları ise başı ezilesi, her türden devlet düşmanı “kötüler”dir. Dizi, kötülerin izleyici vatandaşları öfkeden çıldırtacak faaliyet ve davranışları ve izleyicinin gönlünden geçeni uygulayıp kötüleri perişan eden kahramanlarımızın başarıları üzerinden sürüp gitmektedir.

Diyelim ki dizi, bir polis ekibinin günlük “alan” çalışmalarını konu etmektedir. Alan, bir büyük kentin tekinsiz ar(k)a sokaklarıdır. Burada hemen herkes “olağan şüpheli” her yer “suç yuvası”dır. Ekibimiz bir şikâyet, ihbar, olay veya kuşku üzerine harekete geçmekte, suçluların peşine düşmektedir. Dizide şüpheli, sanık yok, polisin kesin teşhis ettiği suçlu vardır.

Ele alınan olayın meydana geliş şekli başlarda gösterildiğinden izleyici (vatandaş) suçluyu bilmektedir. Polis ekibinin elinde ise daha sonra kanıt olabilecek ipucu niteliğinde duyumlar, bilgi parçaları ve kuşkular vardır. Bunlardan yola çıkarak deneyimleri, özel yetenekleri ve “meslek sırrı” denebilecek yöntemleri ile kısa zamanda suçluya ulaşacaklardır. Kuşkusuz her suçlu kendini kurtarmak için suçunu inkâr etmekte, yalan söylemekte, hedef saptırmaktadır. Bu tutum, suçlunun (örneğin katilin, tecavüzcünün…) o olduğunu bilen izleyicinin öfkesini kabartmakta, elinde olsa parçalayacak duruma getirebilmektedir. İşte bu noktada ekibin bıçkın elemanının devreye girmesi, -babacan ekip başının karşı çıkar gibi yapmasına karşın- “suçlu”ya birkaç tane çakması izleyicinin yüreğinin yağlarını eritir. Bıçkının “ben bunu söyletmesini bilirim” diyerek alıp bir yerlere kaybolması ve itiraf ettirmiş olarak dönmesi istenen/beklenen “mutlu son”dur.

Son olarak diyelim ki dizimiz iki mafya grubu arasında, egemenlik savaşıyla başlayıp kan davası ile süren bir senaryo üzerine kuruludur. Ancak biri “iyi mafya” diğeri ise “kötü mafya”dır. Başrolde gözü pek, hatta çılgın bir polis vardır ve her iki mafya ile bağlantılıdır ama elbette “iyi” mafyaya daha yakındır. İkili oynayan ve iki arada bir derede kalan polisler de vardır, çekişen mafyalar arasında gidip gelen mafyacıklar da.

“Kötü mafya” liderinin “iyi mafya” liderinin oğlunu vurdurması, kızının karnındaki çocuğu (ki onun da torunudur) ortalıkta sezaryenle aldırtması, “iyi mafya” liderinin öcünü, hasmını diri diri toprağa gömerek almasıyla kötülük yarışı doruğa çıkar. Ölümlü, yaralamalı çatışmaların tümü -benzer dizilerde olduğu gibi- belli ki “devletten arındırılmış bölgeler”de, polisin ancak olaydan sonra devreye girdiği ortamlarda meydana gelmektedir.

Görece düzeyli sayılabilecek bir dizide bile, kadınların “zorunlu nedenle” hırsızlık yapmaları, doktorun “iyiliği için” hastasının çantasını karıştırması olumlanabilmiştir. Doktorların yönetenlerce itibarsızlaştırıldığı bir dönemde, dizilerde hastanelerin “Dingo’nun Ahırı”na çevrilmesi, hasta yakınlarının doktorlara bağırması, yakasına yapışması, tehdit etmesi rastlantı olmadığı gibi, gerçek yaşamda da doktor ve sağlıkçılara saldırı ve şiddetin artması rastlantı değildir.    

Bu tür örneklerin dışında kalan dizilerin çoğunda ise yalan, tuzak, entrika, kötülük, acı cirit atmakta, izleyiciye “beterin beteri var haline şükret dostum” dedirtme yarışı yapılmaktadır adeta. Bunların çoğunda sığınılacak tek yer, kendi de için için kaynayan ailedir.

Ortalama bir izleyicinin (vatandaşın), gerçek yaşamda karşılığı olabilecek düşsel kötülere karşı, onlarla savaşan iyilerden yana tavır alması doğaldır. Bu durumda olumsuz kişilerin yaptığı kötülükler, işledikleri suçlar ne denli ağır ise, onları cezalandıran iyilerin yöntemlerine izleyicinin hoşgörüsü o denli artar. Yasal, hukuksal hatta insani ölçülerin aşılmasını bile göz ardı edebilir. Kurgusal çerçevede kaldığı sürece bunun bir sakıncası olmayabilir. Ancak, gerçek yaşamda bu, vatandaşa hukuksuzluk, orantısız güç, şiddet, çeteleşme, yasa dışı faaliyet, faili meçhul vs. olarak dönebilir. Diziler kuşkusuz tüm olumsuzlukların nedeni değildir. Ama ayrımında olmasa bile, bilinçaltını oluşturduğu vatandaş, polisin kuşkulandığı, gözaltına aldığı, sorguladığı kişileri peşinen suçlu olarak algılayabilir. Masumiyet karinesine Uymaksızın uygulanan baskı, şiddet hatta işkenceyi görmezlikten gelebilir; “zaten suçlu, öyleyse müstahak” veya “suçunu itiraf etmesi için biraz sıkıştırmışlar” diye değerlendirebilir.

Devletin güvenlik güçlerinin yetersiz kaldığı, yargının tıkandığı, adalet duygusunun zayıfladığı durumlarda insanların “adaleti kendi eliyle” sağlama eğilimi güçlenir. Haksızlığa uğradığını düşünen güçsüz vatandaş, bu tür ortamlarda sayısı artan ve semiren mafyavari yapılara sempatiyle bakmaya başlar. Dizilerin yarattığı “iyi mafya” imgesi de bu sempatiyi besler. Bu tür eğilimlerin güçlenmesi giderek “linç kültürü”nün de gelişip yaygınlaşmasına yol açabilir. Aynı zamanda, güçlünün haklı, güçsüzün, yenilenin suçlu olduğu algısına da çanak tutar. Kötülüklerin, adaleti kendi eliyle sağlamanın, linçin, mafyalaşmanın sıradanlaşması -istenmeden de olsa- ortaya çıkan sonuçlardandır. Bu da en çok politikacıların “tencere dibin kara, seninki benden kara” tarzı kısır çekişmelerinin zeminini oluşturur.

“Devlete rağmen devlet için” görüntüsündeki, devlet derinliğine gizlenmiş yapılara gelince, bunlar mafya denmesi yasak olan “kutsal mafya”lardır. Devletin sahipleri, gönüllü fedaileri, koruyucuları oldukları iddiasındadırlar. Dolayısıyla hedeflerindeki herkes devlet düşmanıdır, haindir, casustur, teröristtir. Vatandaş elbette devletinden yana konumlanacaktır. Dizilerde türlü, çeşitli yıkıcı faaliyetlerini görüp bildikleri devlet düşmanlarına ne yapılsa azdır ve devletin adamları ne yaparsa doğrudur, diye “düşünür”ler diyeceğim ama bu bir düşünce değil bilinçaltıyla uyumlu bir reflekstir artık. Kazara yargılandıklarında, çete mensuplarının “ne yaptımsa devletim için yaptım” demeleri, bazı vatandaşların “Türkiye sizinle gurur duyuyor” tezahüratlarıyla ödüllendirilmeleri ve kendi seçtikleri bir cezaevinde birkaç ay yatmayı “vatan, millet sağ olsun” diye karşılamalarının ayrıca alkışlanması şaşırtıcı değil.

 “Sanal veya büyülü gerçeklik” yaratmayı amaçlayan edebiyatçıların, amaçladıkları “daha derin” ve daha düzeyli bir edebiyat olsa bile, “somut gerçeklik”ten tümüyle kopma durumunda benzer bir okur bilinçaltının oluşturulmasına katkıda bulunması kaçınılmazdır.

Yeraltı Edebiyatı için konu özel bir duyarlılık gerektiriyor. Karşıt, aykırı, tabu tanımaz, hem ters hem de sert, yerleşik “her şeye karşı”, dil ve konu olarak sınır tanımaz, bir anlamda illegal olarak tanımlanan Yeraltı Edebiyatı, okuyucusunu algı yönetimine karşı uya(ndı)rıcı işlev görebileceği gibi, tersine, diziler benzeri algı altyapısının operasyonlara hazırlanmasına katkı sağlamaya da elverişlidir. Konu bu bağlamda bıçak sırtıdır.

Unutmamalı ki sanal gerçeklik sanal sonuçlar yarattığında sakıncası yok. Ancak -dolaylı da olsa- katkıda bulunduğu somut sonuçlar çok can yakıcı olabilir.           

Ali Günay
Gerçek Edebiyat

Sosyal Medyada Paylaş

author

Ali Günay

gercekedebiyat.com yazarı,

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..