Ahmed Arif şiirine tarihsel toplumsal çevrenin etkisi

Ahmed Arif’in şiiri üzerinde yapılan bir çalışmada öncelikle belirtilmesi gereken, şairin yaşadığı dönem ve bu dönemin politik yapısının şairin sanat anlayışı üzerinde etkileridir.

news-details
Deneme

 

1927 doğumlu olan şair, tek parti döneminin siyasi atmosferi içerisinde büyümüştür. Yaşadığı dönemin birçok şairi gibi o da Nâzım Hikmet şiirleri ile tanışır tanışmaz, "sosyalist gerçekçilik"e yakın toplum sorunlarıyla yoksullardan yana tavırda olanları tanımlayan "toplumcu" sanat ile bir bağ kurmuştur. Var olan haksızlıkların, toplumsal çelişkilerin, sınıflı toplum yapısının yarattığı sorunların Nâzım Hikmet gibi bir şairin yetkin eserleriyle dile gelmesi dönemin birçok şairinin yüzünü toplumsal olana dönmesini, Marksist felsefe ile sorunların çözülebileceğine ilişkin bir inanç sahibi olmasını sağlamıştır. Ancak "Tek Parti" dönemi ve ardından gelen Demokrat Parti döneminin ağır politik baskılarının sanat çevrelerini de kuşatması Nâzım Hikmet gibi birçok komünist/sosyalist şair ve yazarın hapse girmesine neden olmuştur. Var olan şartlar şairin toplumsal düzen ile ilgili söylediği her sözü, her imayı, her çözüm önerisini siyasi irade gücüyle cezalandırılmasına neden olmuştur. Nâzım Hikmet şiirlerinin okunmasının dahi tehlikeli olduğu bu dönemlerde toplumcu sanat açık propaganda imkânına ulaşamamış, bu anlayışa sahip birçok yazarsa baskı politikaları neticesinde Marksist pratiğin sanat eserine tatbikinden vazgeçmek zorunda kalmıştır. Nâzım Hikmet’in Türk şiirinde inşa ettiği bu anlayışın şiirimiz ve şairlerimiz üzerindeki etkisi göz ardı edilemeyecek büyüklüktedir. Rus edebiyatının önemli yazarlarından Gogol’un Palto adlı eseriyle kendinden sonraki sanatçıları etkilemesi ve Dostoyevski’nin “Hepimiz Gogol’un Palto’sundan çıktık.” dediği gibi Türk edebiyatında da Nâzım Hikmet, kendinden sonraki şairlere adeta “Hepimiz Nâzım’ın kasketinden çıktık” dedirtecek bir toplumcu bakış açısı ve estetik miras bırakmıştır.

DÖNEMİN ŞARTLARI

Ahmed Arif açısından dönemin şartları incelendiği vakit 1948 yılında öğrencisi olduğu Ankara Üniversitesinde Türkiye’deki sol anlayışın bir kimlik kazanmasında büyük rolleri olan Pertev Naili Boratav ve Behice Boran’ın görevlerinden uzaklaştırılması, Köy Enstitülerinin kapatılması, Kore Savaşı’na NATO ordusuna destek olunacak şekilde asker gönderilmesi, 1951 Komünist Tevfikatı, Mahmut Makal’ın köy notlarından oluşan Bizim Köy adlı kitabı nedeniyle tutuklanması, Nâzım Hikmet’in hapse atılması, ekonomik sorunların had safhada olması gibi olayların şairin politik kurulumunu hangi yönde olacağını belirlemesi ve şairin üzerindeki etkisi net bir şekilde görülebilir. Okumak için memleketinden ayrılan, memleketindeki fakirliği, yokluğu, haksızlıkları görüp bu olumsuzluklara karşı varoluşundan doğan bir tavırla hareket eden ve zulme karşı gelişen direnç duygusundan ağırlıklı olarak yararlanan şair, Marksist pratiği öğrenip benimsemesine rağmen kültürel formuna/geleneklerine bağlı kalmış ve feodal anlayıştan doğan birlik-beraberlik, korunma, paylaşma gibi cemaat reflekslerinin olumlu taraflarını şiirlerine konu etmiştir. Şair, töreleri dahi toplumsal yapının korunmasında bir çimento olarak görmüş, utanılması, terk edilmesi gerekenin töreler değil, hâkim burjuva ahlakı olduğunu ifade etmiştir. “Şu da var: Bu aşiretlerde soysuzlaşma söz konusu edildiğinde, ‘Falanca artık şehirli oldu, burjuva oldu.’ derler. Burjuvazinin ahlak ölçütleri ortada, bunu anlatmaya gerek yok.”[1]

Halkın kültürünün ve inançlarının Ahmed Arif üzerindeki tesiri ile şair, birçok Marksist şair ve yazardan farklı bir devrim fikrine bağlanmıştır. Ahmed Arif halkın inançlarına saygılıdır, Marksist anlayışın ülküsü olan devrim düşüncesi ile halkın inancı arasında zıt bir korelasyon kurmaz.

Bu düşüncesinde çocukluğunun büyük çoğunluğunun geçtiği Siverek, Diyarbakır, Harran bölgelerinin sosyokültürel yapısından doğan dinî eğilimin büyük etkisi vardır. Kendini halkının abisi olarak nitelendiren şair, halkını halkına rağmen değil; olduğu gibi sevmeyi ve yüceltmeyi tercih etmiştir. Mezopotamya gibi birçok dine ve medeniyete ev sahipliği yapmış bir coğrafyada doğan şair, bu çok kültürlü yapıya uygun olarak o topraklarda yaşayan her halka/inanca/kültüre sevgi ve hoşgörü ile yaklaşmıştır. Devrim ülküsüne ilişkin kutsal kitaplarda da işaretler bulan Ahmed Arif, bu nedenle haksızlığa/zulme baş kaldırmaya adeta bir kutsallık atfetmiştir.Marksizmin dayandığı materyalist temel onda tam anlamıyla bir karşılık bulmamış, Marksizm ve halkının değerleri/kültürü ile bir bileşim yaratmıştır:

“Yine İsa diyor ki: ‘Senin kulağına fısıldadığımı sen meydanlarda haykıracaksın.’ Hangi şair dayanabilir buna? Devrimcilik söz konusu ise yabana atılacak bir şey midir İsa’nın bu sözü? ‘Efendim, o peygamberdir, mistiktir, ondan devrimci olur mu?’ denebilir. Devrimcinin mutlaka dinsiz olması gerekmez. İnsan, çok karmaşık yapısı olan bir yaratıktır. 24 saat şair olunur ama 24 saat devrimci olunmaz… 24 saat politikacı, esnaf olunmaz… Şiirin dışında her şey insanın günlük uykusuna, dinlenmesine, çalışma biçimine göre ayarlanabilir, ama şiirin böyle bir saati yoktur.”[2] İncil, Tevrat ve Kur’an-ı Kerim’i bu bağlamda okuyup şiirine malzeme yapabilecek derecede benimseyen şair, bu kutsal kitaplardaki şiirsel dili de büyük bir olanak olarak görmüştür. “Ben İncil kadar, Tevrat kadar şiir dolu kitap hatırlamıyorum. Mesela Kitabı Mukaddes’i bütün ortaokul ve lise hayatımda okudum sürekli olarak…”[3]

Ahmed Arif de Cumhuriyet’in ilk kuşak şairlerinin hemen hemen hepsinde var olan Atatürkçü devrimcilik/demokratik devrim anlayışına bağlı kalmıştır. Ona göre demokratik devrim, sosyalist devrimin bir öncülüdür.  Bu durum, diyalektik materyalizmin tarih yorumuna uygun bir süreçtir. Demokratik devrimin savunucusu olan Atatürkçü şair ve yazarların birçok noktada sosyalist şair ve yazarlarla duygu/düşünüş birlikteliği içerisinde olması, bazılarının ise Atatürkçülük'le sosyalizm arasında bir sentez kurmayı başarmasının ana sebebi de budur. Bu sentez Cumhuriyet’in ilk kuşağı şairlerinin çoğunda olduğu gibi Ahmed Arif’in de düşünce pratiğinde yerini almıştır. Ahmed Arif için uluslaşma süreci, cumhuriyet devrimi ve bu devrimi yaratan antiemperyalist duruş Türk solu için itici bir güç olmuştur:

“Bütün ömrünce Osmanlı yönetimi Türk’ü hor görmüş, hakaret etmiş, sövüp saymış, süründürmüş, bir tek ağaç dikmemiş, bir karış yol yapmamış… Şimdi biz Osmanlı’yı göğe çıkaracağız, onunla öğüneceğiz. İş, öyle değil… Türk’e bir haysiyet kazandırılmışsa bu haysiyeti kazandıran Mustafa Kemal’dir. Başka kimse değil…Burada bir şeref söz konusu ise bu şeref Mustafa Kemal’e aittir. Osmanlı’da Türklük diye bir kavram söz konusu bile değildi. Hakaret unsuruydu, hor görme unsuruydu. Türklüğü kavram olarak, millet olarak anan, bilinçle, sabırla, ısrarla anan Mustafa Kemal’dir. Atatürk ilkeleri denen de önce budur. Yani emperyalizme ve kapitalizme karşı halktan yana, yurtsever bir düzen… Bağımsız bir düzen… “[4]

Ahmed Arif sadece kendi halkının acıları ile ilgilenip dış dünyaya ilgisiz kalmamıştır. Cumhuriyet’in ilk kuşağının antiemperyalist misyonuna sahip olan şair, Fransız işgaline karşı antiemperyalist mücadelesinden dolayı idam tehdidi altında olan Cezayirli Cemile Buhayrad’a yazdığı mektup Bülent Ecevit ve Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi kişilerin mektuplarıyla birlikte Avni Çeviker’in  1958 yılında Kültür Yayınlarından çıkan Hür Cezayir kitabında yer alır.[5]

Kendini halkının abisi olarak gören Arif, bir abinin kardeşine yaklaştığı koruma güdüsüyle yaklaşır halkına. İnsanımıza ulaşmak, ona kendinden bir parça sunmak, var olan eksiklikleri o toplumun kültürel değerleriyle yeniden inşa etmek, onun esas hedefidir. Ancak bu hedefe ilişkin eylem ve söylemlerine bir yücelik atfetmez. Olması gerekeni söyleyen bir insanın yaşadığı alçakgönüllülükle açıklar yaptıklarını:

“Zaten yaptığımız ne ki? Kimsenin karnında açlığı, ayağında yalınlığı ve sırtında çıplaklığı kalmasın diye ömrümüzden bir parça vermek. Hepsi bu…”[6]

Şiirinde yaşadığı bölgenin olumsuz şartlarından dünya üzerindeki olumsuz şartlara doğru bir yolculuk vardır. Ancak gördüğü haksızlıkları işlemek için öncelikle doğup büyüdüğü çevreye bakar. Ardından İtalyan proletaryasına, Cezayir halkına, sömürüyle ve kapitalizmin ağır şartlarıyla kuşatılmış tüm insanlar adına benimsediği sosyal düzenin değişimi fikrine sarılır. Emperyalizmi sadece ekonomik bir güç odağı olarak değil, aynı zamanda kültürel saldırının da bir ayağı olarak değerlendirir. Halka dokunmayan, halkın sorunlarını işlemeyen her sanat eğilimini burjuva sanatı olarak değerlendirip eksik görür. Bu fikri ilk dönem Marksist eleştirmenlerin sanatçının sorumluluğu ve sanatın görevi fikirleriyle paraleldir:

“Sosyal yapı, sınıf farklılıkları, çatışan güçler, Marksist eleştirinin değer ölçütleridir. Eleştirici eseri belirleyen sosyal yapıyı (düzeni) Marksist açıdan yargılar, ondan yana veya ona karşı olur. Eserin yazarı da eleştirici gibi o düzene karşıysa ideolojik yönden bekleneni vermiş sayılır, değilse eseri kusurludur, zararlıdır. Marksist eleştiri her şeyden önce içeriğin eleştirisidir. Eserin konusu, olayları, kişileri, kahramanları, sömürücü ve yönetici bir sınıfın çıkarlarını sürdürmesine yardımcı olmamalı, ezilen sınıfların çıkarlarına ters düşmemelidir. Hiçbir eser politik bakımdan tarafsız olamaz. Bundan ötürü eserin okur ve toplum üzerindeki politik etkileri her zaman için söz konusudur.”[7]

Sanatçının görevini, eleştirmenin ideolojiden aldığı güçle belirlediği bir pratiğin şairi olan Arif, varlığını şiir yoluyla nesnelleştirerek aslında mensup olduğu ideolojinin paralelindeki mizacını imlemektedir.

Şiirinin geniş kitleler tarafından benimsenmesinde ise halkının değerleriyle barışık lirik bir söyleyişe yaslanmasının büyük etkisi vardır. Onun şiirinde hitap edilenin bir insan mı yoksa bir devrim ülküsü mü ya da her ikisi birden mi, belirsizdir. Bu yönüyle divan şiirindeki beşerî aşk mı ilahî aşk mı sorunsalına benzer bir durum söz konusudur. Bu tercihte şairin halkının duygulu, mert ve boyun eğmez tavrını nesneleştirme arzusu belirgindir. Ona göre halkı dürüst, namuslu, temiz; köylü ve emekçi bir kesimdir. Bu kesimin özlemleri, arzuları ve değiştirmek istedikleri sosyal şartlar vardır. Aşiret geleneğinin gururu da bu düşüncelerle birleşince ortaya aşkı ve onuru için canını bile vermekten çekinmeyen bir öznenin şiiri çıkmaktadır.

AHMED ARİF ŞİİR(LER)İNE KISA BİR BAKIŞ
Yalnız Değiliz, şairin kolektif bilinci uyandırmak, beraberliğin yarattığı enerjinin düzeni değiştirme gücünü imlemek için yazdığı bir şiirdir. Devrim inancını diri tutmak, işçi sınıfının patlayıcı gücünü umutla beslemek için şairin politik görüşüne bir imkân sağlama arayışları şiirde kendini hissettirir. Ekonomik çelişkilerin yıprattığı halkın üstün özellikleri ön plana çıkarılarak şairin halkına olan güveni somutlaştırılmıştır. Tütün işçinin emeğinin ürünü ve sömürünün kaynağı noktasındadır. Ancak emek kutsaldır, bu kutsallık Anadolu insanını pırıl pırıl yapmayı başarmıştır.

            “Tütün işçileri yoksul,           
             Tütün işçileri yorgun,           
             Ama yiğit      
             Pırıl – pırıl namuslu. 
             Namı gitmiş deryaların ardına         
             Vatanımın bir umudu…”[8]    

Sevdan Beni, açılış şiiri olarak şairin ruh hâlinin ilk gösterimidir. “Ve ellerim kelepçede”[9] diyen şair özgürlüğünü engelleyen objeye rağmen sevgiliye (kişiye ya da devrim umuduna) olan güvenini tazelemekten vazgeçmemiştir. En zor şartlarda dahi o sevgilinin imdadına koşacağı inancı şairi daha da dirençli kılmaktadır.         

İçerde, hapislik durumu ve bu durumun yarattığı travma mekâna ve eşyaya yöneltilmiş şiir özlem duygusunun şaire sağladığı var olma itkisini imleyerek sona erdirilmiştir. “kör pencere”, “mahzun resim”, “zincirim” söz ve söz grupları üzerinden sürekli bir olumsuzluk göstergesine başvurularak tutsağın yaşadığı psikoloji okura aksettirilmeye çalışılmıştır.    

Hani Kurşun Sıksan Geçmez Geceden, şiiri zıtlıklarla var olan bir öfkenin dışavurumudur. Ben/Biz ile onlar, hak eden ile haksız, duyarlı ile duyarsız belirlemeleri şiirin izleğini tayin etmek için kullanılmıştır. Şair, biz ve onlar ideolojisini açığa vurmaktadır. [10] Tüm olumsuzluklara rağmen (kurşun sıksan geçmez geceden) şairin umudunu muhafaza ettiğini gösteren bir şiirdir.

Otuzüç Kurşun, Ahmed Arif’in Mustafa Muğlalı’nın emriyle Türkiye-İran sınırında kurşuna dizilen 32 köylünün hikâyesini destanlaştırdığı şiiridir. Bu şiirinde de olduğu gibi Ahmed Arif feodal olanın üretim ya da hakimiyet biçimine değil, muhafaza ettiği değerlere aşkın bir sevinç ile bağlıdır. Feodal yapıda var olmak için gerekli olan dayanışma hâli devrimi yaratacak olan kolektif bilincin de bir ardılıdır. Doğa ve kırsalın kültürü direncin tamamlayıcısı ve dekorudur. “Turna sürüsü değil bu/ Gökte yıldız burcu değil/ Otuüç kurşunlu yürek/ Otuzüç kan pınarı/ Akmaz,/ Göl olmuş bu dağda…”[11]Ahmed Arif şiirlerinde zulme uğrayan daima sarsıcı benzetmelerle yüceltilir: “Cehennem yürekli bir yiğit”, “Kusursuz, çırılçıplak bir şafaktı”, “Garip, iki canlı, bir dağ tavşanı” Garibanlığına rağmen soylu bir halk vardır. Bu mert halk, haksızlığa uğradıkça sahip olduğu değerler daha da ön plana çıkar.    

Hasretinden Prangalar Eskittim, şairin sevgili ve ülkü değeri birleştirerek verdiği şiiri, Ahmed Arif’in popülaritesinin artırmasında önemli bir etken olmuştur. Hitap edilenin yerine bir sevgili de konulabilir bir ülkü düşünce de. Şiirin gücü de bu çok yönlü yapısı ve lirik düşüncesinin bile epik bir tarza yorumlanabilmesinde gizlidir.        

Rüstemo[12], Ahmed Arif’in tek kitabı olan Hasretinden Prangalar Eskittim’e girmeyen ancak şairin ölümünden sonra yayımlanan kitabında (Yurdum Benim Şahdamarım) yer alan bir şiirdir. Şiir, bir eşkıyanın haksızlıklar karşısında daha çıkarak bozulan dengeyi onarmak ve kaybolan adaleti yeniden sağlamak için verdiği mücadelenin anlatılmasından ibarettir. Toplumcu romancıların ağanın zulmüne karşı eşkıyalığı tercih eden namuslu Anadolu çocuğu tipi Ahmed Arif şiirinde de kendine yer bulmuştur. Mertlik, cesaret ve güç Rüstemo’nun tipik özellikleridir. Bu üstün vasıflar Rüstemo tarafından iyiliklerin ortaya çıkarılması için kullanılacak ancak karşısına çeşitli engellemeler çıkacaktır. Ancak Rüstemo her türlü engeli aşabilecek güçtedir.Ahmed Arif muhayyilesinde başka bir Anadolu vardır. Onun Anadolusunun insanı yüreklidir, iyidir, dürüsttür; eşkıya da olsa, mapusa da düşse, yoksul da olsa, kurtaracak ve kurtulacak dinamizminin tükenmediğini eksiksiz bir güvenle vurgular.[13]


[1] Refik Durbaş, Ahmed Arif Anlatıyor Kalbim Dinamit Kuyusu, Cumhuriyet Kitapları, 2.Baskı, İstanbul, 2009, Sayfa: 75

[2] Refik Durbaş, Ahmed Arif Anlatıyor Kalbim Dinamit Kuyusu, Cumhuriyet Kitapları, 2.Baskı, İstanbul, 2009, Sayfa: 85

[3] Refik Durbaş, Ahmed Arif Anlatıyor Kalbim Dinamit Kuyusu, Cumhuriyet Kitapları, 2.Baskı, İstanbul, 2009, Sayfa: 84

[4] Refik Durbaş, Ahmed Arif Anlatıyor Kalbim Dinamit Kuyusu, Cumhuriyet Kitapları, 2.Baskı, İstanbul, 2009, Sayfa: 74-75

[5]Şeyhmus Diken, Ahmed Arif Abisi Olmak Halkının, İletişim Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 2018,  Sayfa: 41

[6]Şeyhmus Diken, Ahmed Arif Abisi Olmak Halkının, İletişim Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 2018,  Sayfa:

[7] Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, Cem Yayınevi, 7.Basım, İstanbul, Sayfa: 74

[8]Ahmed Arif, Hasretinden Prangalar Eskittim, Cem Yayınevi, 44. Basım, İstanbul, 2001, Sayfa: 17

[9]Ahmed Arif, Hasretinden Prangalar Eskittim, Cem Yayınevi, 44. Basım, İstanbul, 2001, Sayfa: 5

[10] Ahmet Oktay, Karanfil ve Pranga Ahmed Arif Şiiri Üzerine Eleştirel Bir Çalışma, Metis Yayınları, İstanbul, 1990, Sayfa:  61

[11]Ahmed Arif, Hasretinden Prangalar Eskittim, Cem Yayınevi, 44. Basım, İstanbul, 2001, Sayfa: 98

[12]Ahmed Arif, Yurdum Benim Şahdamarım, Everest Yayınları, 5. Basım, İstanbul, 2005, Sayfa:29

[13] Muzaffer İlhan Erdost, Üç Şair Nâzım Hikmet Cemal SüreyaAhmed Arif, Onur Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 2017, Sayfa: 84

 

Kaan Eminoğlu
Gerçek Edebiyat

Sosyal Medyada Paylaş

author

Kaan Eminoğlu

gercekedebiyat.com yazarı,

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..