Ahlat Ağacı: Yeni Türkiye’den 'Bir Babalar ve Oğullar' hikayesi

Filmin son sekansı buna, baba ve oğul arasındaki mesafeli ama aynı zamanda içten diyaloglarla dramatize edilmesine ayrılır. Ki bence Ahlat Ağacı’nın en etkili bölümüdür bu kesit. Dede, baba ve oğulun, birbirlerinden kaçmaya çalıştıkça benzeşmelerinin, zaten başka bir olasılığın da olmayışının, ortaya dökümüdür.

news-details
Eleştiri

İlk filminden bu yana, taşradan kaçmaya çalıştıkça, her şey, herkes bir yana, en çok kendine yabancılaşan entelektüeli anlatan Nuri Bilge Ceylan, bunu, Uzak’ta büyük bir naiflik, incelik ve hassasiyetle yaparken AhlatAğacı’ndan bir önceki filminde, Kış Uykusu’nda, belki de zamanın ruhuna uyarak, “Batıcı-laik” Türk aydınının karşısına, “İslamcı-Doğucu” halk kitlesinden bir grubu, ama en çok da bir imamı koyduğundan ve Aydın’ı Kapadokya’nın sert kışında lime lime ettiğinden, sinemaya Ahlat Ağacı’nı izlemeye giderken, bir eleştiri rezervi ve çekince vardı kafamda.

24 Haziran seçimlerinden hemen önce izledim filmi. O günlerde, Bilecik’teki Muharrem İnce mitingine korktuğu için katılamayan, alana birkaç yüz metre mesafede bekleyip, Mustafa Balbay’ı görünce koşarak onun yanına gelen ve “N’olur bizi kurtarın, yeter artık!” diyen bir memurenin gözyaşlarıydı gündemimiz.

Bu yüzden işte, acı bir tesadüfle de olsa Ahlat Ağacı, yönetmenle ilgili önceki itirazlarımı ortadan kaldıran bir film olmakla beraber ağlayamadıklarımızın, boğazımızda düğümlenen hıçkırıkların resmidir benim için. Kurgusu, diyalogları, akışı, kamera kullanımı ayrı ayrı konuşulur, eleştirilir; ama bence hem yönetmen hem de sinemamız için bir son ve başlangıçtır. Çok ciddi, eleştirel ve önemli bir yeni Türkiye anlatısıdır.

Ahlat Ağacı’nda Sinan, yeni mezun, ataması yapılmayan/yapılmayacak öğretmendir. Mustafa Kemal’in hayalinde Cumhuriyet’in yeni nesillerini var edecek olan ancak 2002’den bu yana sersefil edilen, büyük birader tarafından sık sık azarlanan, fırçalanan işsiz eğitimcilerden herhangi birisi… Okulunu yeni bitirmiş, bir an önce atanmak ki bunun zorluğunun farkındadır, en çok da yazdığı denemeleri bastırmak, yazar olmak istemektedir. Yalnızdır; okulda, sokakta ve ailesinin evinde. Film boyunca içtenlikle ilişki kurabildiği tek bir kişi bile göremeyiz Sinan’ın. Kendisini sevdiğini zaten söyleyemeyiz.

Çanakkale’de okumuş, memleketi Çan’a dönmüştür. Etrafındaki herkes ortalamadır, vasat yeni Türkiye karakterleridir. Kitabını bastırmak için, dedesini ziyaret için, sınava gitmek için…evden dışarı çıktığı zamanlarda karşılaştıkları, on yedi yıldır hepimizi kuşatanlardır.

İyi niyetli, samimi, halkçı görünen; fakat yalancılığını gözlerinden bile anladığımız köylü kurnazı, taşra politikacısı… Akademiyi, bilimi, sanatı küçük gören, para kazanmayı erdem olarak addeden rantçı iş insanı… Aşkı çoluk çocuk işi olarak tarif eden, zengin ve yaşlı biriyle evlenen genç kız… Ataması yapılmadığı için polis olan ve ileride kendisiyle aynı kaderi paylaşacak solcu üniversitelileri nasıl dövdüğünü zevkle anlatan edebiyat mezunu genç… Her türlü dünyevi işin içinde olduğu halde çevresine ayet, hadis satan din adamı… Derdini anlatma, tartışma kabiliyeti olmayan, fiziksel şiddeti hep cebinde taşıyan delikanlı… Kendisini okuyan birkaç bin sıradan okurun üstüne basarak konuşan, sığlığını yetenek olarak pazarlayan, ne yazdığını kendisi de bilmeyen yazar…

Sinan bunların arasından sıyrılmaya çalıştıkça onlara daha çok benzer. Hatice’nin ısırığı dudağında; Hatice’nin eski sevgilisinin yumrukları yüzünde; belediye reisinin, kum ocağı işletmecisinin üçkâğıtçılığı zihninde; taşra yazarının ukalalığı kalbinde yaralar açtıkça kendine gömülür. Son darbeyi ise yarıda bırakıp çıktığı Kpss’de alır. Raskolnikov’dan rol çalacak, “insanlığa faydalı olacak” kitabını bastırmak için hırsızlık da yapacaktır, yalan da söyleyecektir bundan sonra.

Bütün bunların paralelinde, Sinan’ı hiçbir zaman aynalayamayan, onun narsistik egosunu sağlıklı biçimde besleyemeyen baba, İdris Hoca’nın öyküsü akar filmde. Babası gibi olmamak içindir aslında Sinan’ın çabası; ama bu boşunadır. Ondan kaçmaya çalıştıkça ona benzeyecektir. Hatta onun kadar dahi “başarılı” olamayacaktır.

Annesi ile Sinan’ın bir konuşmasında öğreniriz; İdris Hoca hayata ve mesleğine oldukça bağlı, kendisine saygı duyulan biridir bir zamanlar. Çocuklarını seven, onlara fiske dahi vurmayan anlayışlı bir babadır aynı zamanda. Ancak ne olmuşsa olmuş, at yarışı oynamaya başlamış, evini, arabasını, bütün parasını ve en önemlisi itibarını kaybetmiştir. Bunu ise bilerek yapmıştır. Nuri Bilge Ceylan’ın İdris’i barbutçu yerine ganyancı yapması tesadüf değildir. Bukowski, bütün atların kaybetmeye koştuğunu yazar ve aslında bilenler bilirler, bütün atlar kaybettirmeye koşar. Altılı ganyanda kaybetmek sıradan, kazanmak sıra dışıdır.

Baba ve oğul arasında silik bir rabıta teşkil eden anne de böyle söylemektedir zaten. Kazansa bile bir gün, yine kaybedeceğini düşünür kocasının.

İdris Hoca bu seçimi bilerek yaptıysa da söylediğim gibi nedeni hakkında izleyiciye bilgi verilmez. Ki zaten bir neden de yoktur. Hayatın saçmalığını idrak eden bir orta yaşlı memurun son iradi eylemidir. Var olabilmek için yok olmaya gönüllü teslimiyet…

Toplumsal bir okumayla da mümkündür babanın durumunu anlamak. İdris Hoca, eski Türkiye’nin geleneksel aydınıdır, idealisttir, Yunus Emre’den dizeler okuyabilmektedir; herkesin para konuştuğu gençlik günlerinde, eşi olacak kızı toprağın kokusundan, doğadan, sevgiden bahsederek âşık etmiştir kendisine. Mesleğe terörün en yoğun döneminde doğuda başlamış, öğretmenliği ve öğrencilerini çok sevmiştir. Ancak iki binli yıllarda, yeni Türkiye inşa edilirken yani; hayallerini, vazife aşkını yitirmiş, kabuğuna çekilmiştir. Tıpkı Cumhuriyet’in ricat edişi ve yıkılışı gibi…

Soluna, solcularına düşman bir Cumhuriyet, sağını, sağcılarını güçlendirmiştir ülkemizde. 20’li ve 30’lu yıların devrimci coşkusu, ütopyacılığı nasıl ki sonraki kuşaklara aktarılamamışsa İdris Hoca’lar da taşrada doğup büyüyen bütün oğullar da babalarından beslenememiş, kişiliklerini sağlıklı biçimde oluşturamamışlardır. Oğlunu daha bebekken tarlada ahlat ağacının altına bırakacak kadar ilgisiz baba, Sinan’ın dedesidir. Ahlat ağacının altında uyuyan, oğlunca intihar ettiği düşünülen ama yanına koşulmayan İdris Hoca, Sinan’ın babasıdır. Babalar oğullara, miras olarak içsel huzursuzluğu, yalnızlık hissini, başkasına edilemeyen isyanı en yakınındakine yöneltme eğilimini bırakmaktadır henüz hayatta iken.

Bu kuşaklararası kopukluk, politik düzlemde, yeni Türkiye’nin harcını da karmıştır aynı zamanda. Artık sadece kasvet, keder, umutsuzluk vardır hayatlarımızda. Sinan okulu bitirir, eve döner, askere gider, terhis olur; Çan hep soğuk, yağmurlu veya kar altındadır. Güneş yüzünü herkesten gizler. Sinan, Hatice’yi bir ağaç altında öperken ışıldar biraz sadece gökyüzü; arzu, kadrajdan doğaya sızmaktadır ilk kez. Her ne kadar turkuazla boyamaya çalışsalar da yeni Türkiye’nin rengi gridir çünkü. Ruhumuzu kaplayan kirli bir gri hem de. İşin kötüsü ise bu taşranın değil ülkenin kaderidir. Zira taşra, yeni Türkiye’de bir idari-coğrafi alana değil, hiç kimseyi dışında bırakmayan bir bataklığa denk düşmektedir. 

Babanın tek dostu, onu yargılamayan tek canlı olan av köpeğini çalıp satan ve kitabını bu sayede bastırabilen Sinan, askerden döndüğünde, yazdıklarını okuyan tek kişinin babası olması gerçeğiyle çarpıştığında çok geçtir artık. Oyunu yeni Türkiye’nin kurallarıyla oynamış; ama kaybetmiştir. Babasını yıkmaya çalışırken, babasından öteye gidemeyeceğini anlamıştır.

Filmin son sekansı buna, baba ve oğul arasındaki mesafeli ama aynı zamanda içten diyaloglarla dramatize edilmesine ayrılır. Ki bence Ahlat Ağacı’nın en etkili bölümüdür bu kesit. Dede, baba ve oğulun, birbirlerinden kaçmaya çalıştıkça benzeşmelerinin, zaten başka bir olasılığın da olmayışının, ortaya dökümüdür.

İdris Hoca’nın, film boyunca ilk kez bir konu hakkında fikri merak edilir; Sinan babasına ne yapması gerektiğini sorar. Söz dönüp dolaşır, ahlata benzemeye gelir. Sinan, kendisinin, babasının ve dedesinin şekilsiz, uyumsuz, yalnız oluşundan dem vurur. Baba, film boyunca acınası muzipliğinden çok uzakta, bu durumun vakarla kabul edilmesi gerektiğini anlatır. Sabredildiğinde, zamanın acılarına katlanıldığında bunların o kadar da kötü olmadığını söyler. O acı, tatsız ahlat meyvesi bile olgunlaşınca güzel bir kahvaltıya dönüşebilmektedir zira.

Sinan’ın zihninde yeni bir perde açılır. Köylülerin babasına gülmesine sebep, İdris Hoca’nın su olup olmadığını bile tam bilmeden açmaya çalıştığı kuyunun dibine inmek, her şeye yeniden başlamanın; ama en çok da kendisi ve kaderiyle yüzleşmenin gereğidir.

Burası, bizim yalnız ve güzel ülkemizdir. Üstüne giydirilen deli gömleği yüzünden, bastığımız her yeri kuyulara dönüştürse, üstümüze her an gri yalnızlıklar yağdırsa da öyledir. Bu karanlıkla mücadele etmeyi göze alan, “suyu arayan adam”lara ihtiyaç mı; her zamankinden daha fazladır.

 

Alper Erdik

GERCEKEDEBİYAT.COM

Sosyal Medyada Paylaş

author

Alper Erdik

gercekedebiyat.com yazarı,

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..