6.5.1970 / Muzaffer Buyrukçu

Edebiyatımızın unutulmaz yazarlarından Muzaffer Buyrukçu, 50 yıl öncesini bir film izler gibi az önceye getiriyor. Kimler yok ki: Edip Cansever, Turgut Uyar, Tomris Uyar, Tahir Alangu, Talat Kılıç... Sonu müthiş biten ve müthiş olayların yaşandığı bir gün/lük. Siz de yaşayacaksınız...

news-details
Öykü

Gündüz ortalığı toza toprağa bulayan, çiçek ve açılmış saçılmış, ergen kız, olgun kadın ve dişilik kokan bahar rüzgârı, akşama doğru hafiflemiş, okşayıcı bir esintiye dönüşmüştü.

Gençlerin sesleri coşkuluydu; sevinç doluydu, hayal doluydu! kışın uyuşukluğunu, kirini, sisini atan gözleri çakmak çakmaktı.

Hızır ile İlyas peygamberin buluştuğu ve yazı başlattığı bugün, 'Hıdrellez' şenliklerini İstanbul'da sürdürmeye kararlı köylü toplulukları kırlara gitmişlerdi akın akın yiyecek paketleriyle, torbalarıyla.Bugün kimi aşklar doğacak, eskiyen, yıpranan aşklar ölecekti. Ve karanlık bastırınca kanlan kaynayan yeni yetme kızlar, erkeğin büyüsünü ve sırrını bedenlerinde taşıyan körpe gelinler, yaktıkları ateşlerin üstünden -alevlerin dilleri baldırlarını yalayacaktı- atlayacaklardı.

1 Mayıs İşçi Bayramı'nı genellikle nezarethanelerde geçiren 'eski tüfekler' ormanlık bir bölgede ya da pınl pırıl bir derenin kenarında, birbirlerine sosyalizm propagandası yapacak, devrimci şarkılar söyleyecek, içki içeceklerdi.

Ağaçların yapraklarındaki yeşil dipdiriydi.

Edip Cansever, ben, 'edebiyatımızın kayın biraderi 'Bıyık's Talât (Talât Kılıç) Taksimdeki 'Mutfak' meyhanesindeydik. Bu açık hava içki evine, bu harika bahçeli lokantaya sık sık gelirdik Edip Cansever'le, Metin Eloğlu'yla, Hüsamettin Bozok'la, Nevzat Üstün'le, Hamit Akınlı'yla, Alp Kuran'la, Recep Bilginer'le. Can eriği, göbeğe yakın kütür kütür yaprakları limonlu suya batırılmış Yedikule marulu, iyice dövülüp pişirilmiş ve lif lif ayrılmış, dereotu ve sirkeye yatırılmış çiroz yerdik rakıyla. Şimdi, güneşten kurtulmaya ve gümüşi rengi çoğaltmaya çabalayan aydınlığı, çevreyi, devinenleri seyrediyor bu doğaya bir şeyler aktaran, bu doğadan bir şeyler devşiren üretici anların sihri bozulmasın diye susuyorduk. İçimizden, içimizdeki gizli dille konuşuyorduk... Sözcüklerimiz yumuşaktı, barışçıydı, güzellikleri yakalamak için çırpınan uçan halılardı, ama hiçbir sihir sürekli değildi, birtakım öğeler, kıpırtılar yırtardı onun estetikle dokunan zarını. Caddedeki taşıtların gürültüleri kulaklarımıza saldırınca rakılarımızı yudumlamaya koyulduk. Tahir Alangu, medreseli bir molla yürüyüşüyle geçti yanımızdan selâm vererek, arkalardaki bir masaya oturdu. Ayak Bacak Fabrikası'nın yazarı Sermet Çağan uğradı, dilinin ucunda hazır bekleyen bir espriyi, onun uzantısı güldürüyü kısık sesiyle iletti bize, ellerinin ayalarını masaya dayadı, gövdesinin ağırlığını verdi ellerine. Esmer yuvarlak yüzü, kıvırcık siyah saçlarıyla Mısırlı bir arabı andırıyordu. Bir de lâz fıkrası anlattı ve gitti. (Öldüğü ağustos ayına kadar burda, Cağaloğlu'nda, Sirkeci istasyon meyhanesinde altı yedi kez karşılaşmış, rakı içmiştik.) Bir sigara yaktım.

"Bugünlerde çok heyecanlıyım, sanki bir şeyler olacakmış, bir şeylerle karşılaşacakmışım da üzülecekmişim gibi." dedi, Edip Cansever. "Ayrıca kulaklarım da uğulduyor, çınlıyor... Her an adım çağrılıyormuş gibi acayip sesler duyuyorum."

"Tansiyon yükselmesidir bu... Bir de bahardandır." dedi, Talât Kılıç. "Baharda kan basıncı artar."

"Nerden biliyorsun sen bunları?" dedi, Edip Cansever onun böyle şeyleri bilemeyeceğini vurgulamak istercesine.

"Öğrenciyken bir sevgilisi vardı, doktordu." dedim. "Eczanede de kalfalık yapmıştır."

"Öyle miii?" dedi, Edip Cansever kuşkuyla. "Sanki senin bir sevgilin olamazmış gibi geliyor bana!"

Talât Kılıç bıyıklarını sıvazladı, "Sana gelen doğru değildir, tevatürdür. (Bana baktı) Nasıl yeğenim?" dedi.

"İyi... Edib'i yedin " dedim. "Edipsiz şiir, şiirsiz Edip olamayacağı gibi sen de sevgisiz olamazsın."

Edip Cansever incecik gülümsedi. "Geçenlerde Şişli'de yürüyordum, ansızın 'Edip, Edip, Edip' diye seslendiklerini işitim, döndüm, tanıdık kimseyi göremedim."

"Kadın sesi miydi, erkek sesi miydi?" dedim.

"Alay eder gibisin." dedi, Edip Cansever.

"Hayır, ciddi söylüyorum." dedim. "Seçemedim. Belki de o ses yıldırım gibi içimden yükseldi." dedi, Edip Cansever.

"Öyleyse şiirin sesidir... sana bugünlerde şiir dalgalar halinde geliyor, bu, verimde yükselişin bir belirtisidir." dedim.

"Bunlar sanatsal benzetmeler." dedi, Talât Kılıç, "Bence Metin Özek'e görünsen iyi olur."

"Hiç kimsenin bana 'beni anlatmasına' katlanamam." dedi, Edip Cansever.

"Hem eksik anlatırlar... İki de bir sözünü kesip araya gireceğim, 'öyle değil, yanılıyorsun' diyeceğim yanlışlarını düzelteceğim."

"Sen zaten şimdi o işle uğraşmıyor musun?" dedim.

"Yani?" dedi Edip Cansever.

"Yazdığın şiirlerde kendini kendine anlatmıyor musun? Senin şiirlerinde üç temel öğe var. Birisi saptamalar, ikincisi yansıtmalar, üçüncüsü itiraflar." dedim.

"Hımm, şiirden anlıyorsun sen, aferin!" dedi Edip Cansever. "Ama ben yalnız kendimi değil başkalarını da, o başkalarının bulunduğu nesneler dünyasını da anlatıyorum."

"En çok gezip dolaştığın alan da mutsuzluk alanıdır, bunaltı alanıdır... benim gibi tedirginliklerin de kaynaklarına iniyorsun zaman zaman." dedim.

"Bu, bana kalırsa içki yorgunluğudur." dedi Talât Kılıç. "Biraz dinlenirsen hiçbir şeyin kalmaz, uğultular kesilir."

Edip Cansever rakısını yudumladı, yeşille sarı arası kırış kırış, gevrek bir marulu tuzladı, ısırdı; kıtırtılı sesler yayıldı ağzından.

"Bu havada rakı içmeyeceğiz de ne zaman içeceğiz Talât? Dinlenmek demek, o süre içinde, bu gül mevsiminde, hayatın dışında kalmak demektir."

"İç yeğenim iç, iç bade sev güzel..." dedi Talât Kılıç. Edip Cansever, önemsediği bu durumla yakından, içtenlikle ilgilenmemizi, beklediği yanıtları aşacak düzeyde yanıtlar vermemizi istiyor gibiydi.

Aslında ne dersek diyelim onu sevindiremeyecektik. En güzel şiirlerinin bulunduğu "Kirli Ağustos"un aldığı olumlu tepkiler her an arttığı halde bir türlü yakındığı 'eksikliğin giderildiği' düşüncesine ulaşamadığı için tedirgindi. Evet, "gövdesinden daha büyük ve akşama doğru görünmekte olan bir sıkıntısı vardı ve giderdi alkollere bir mektup gibi, alkollerden gelirdi bir mektup gibi."

Son dönemde çok içiyordu. Böyle davranmasının nedenleri arasında neler saklıydı? Sorulsa kendisi de açıklayamazdı ya da birkaç etkeni ileri sürerdi.Ama onun durgunluğunda da, hareketliliğinde de adını koyamadığım bir şeylerin kıpırdadığını seziyordum. "İnsanın insana verebileceği en değerli şey yalnızlıktır" diyordu bir şiirinde, belki de bu yalnızlığın dibinden fışkıran gürültüler yükleniyordu kulaklarına. Zihnim, Edip Cansever'in sorunlarının özüne sızmaya çalışırken onun dışındaki başka düşünceleri de olgunlaştırarak sunuyordu bana.

...Üzüntüsünü tek başına yaşamak için ayrıldı onlardan.

Onun değerine inananlar, yalnızlıktan kurtarmak için sevgilerini çoğaltıyorlardı...

Yudumladım rakımı, çiroz salatasından aldım çatalın ucuyla.

Not defterine bir şeyler karalayan ve dudaklarının arasına kıstırdığı sigarayı unutan Edip Cansever'e "Yakayım mı Edip yeğenim?" dedi, Talât Kılıç.

Edip Cansever başını eğdi.

Yaktı sigarasını Talât Kılıç çakmağıyla. "Lan yeğenim bu avratlar gözlerimizi oyacaklar, napsak, bir iş falan mı tutsak?"

"Oysunlar da kör kalalım." dedim.

"Biz eski zampiklerdenik, el yordamıyla buluruz onların tepelerini düzlüklerini." dedi Talât Kılıç.

"Sus oğlum üstad çalışıyor." dedim.

Turgut Uyar'la Tomris Uyar, bir çocuk arabasını iterek girdiler bahçeye. Edip Cansever, "Reis!" diye seslendi. Geldiler. Yer açtık.

Tomris Uyar, "Buyrukçu, oğlum Turgut'u gördün mü?" dedi. Kalktım, temiz örtülerin arasında uslu uslu duran çocuğa doğru eğildim, gözlerimi gözlerine diktim. Yabancı yabancı baktı bana. Sağlıklıydı. Topuz gibiydi. "Mutlu olmasını dilerim!"

Turgut Uyarla Tomris Uyar votka içeceklerdi.

Naci Çelik abartılı bir saygıyla selâmladı hepimizi ve üç metre ötedeki bir iskemleye ilişti, yüzünü masamıza çevirdi, az sonra Selim İleri de gelecekti.

Edip Cansever, Naci Çelik'i süzdü tepeden tırnağa olumsuz bakışlarla, külünü silkti işaret parmağıyla sigaranın beline dokunarak ve gökgürültüsü gibi kükredi. "Kimsin ulan sen?"

Naci Çelik apışıp kaldı, sarardı, soldu, benden, Turgut'tan, Tomris'ten, Talât'tan yardım istercesine kıvrandı.

"Kimin ajanısın ulan sen? Şiiri ne zaman öğrendin de boyundan büyük lâflar ediyorsun." dedi, Edip Cansever.

Naci Çelik, sözlerin kendisini fazla etkilememesini, yaralamamasını sağlamak amacıyla bir tenhalığın uzak bir köşesine çekilmiş gibi hiç yanıtlamadan dinledi Edip Cansever'i bir saat kadar, sonra kalktığını hissettirmek istemiyormuş gibi kalktı usulca, kayboldu ortalıktan. Ne olursa olsun gözlerimizin önünde azarlamamalıydı çocuğu, o daha çok gençti... çabuk kırılırdı; söyleyeceği bir şey varsa biz yokken ya da bir yana çeker konuşurdu. Bana çatacak, öfkesini benden alacak korkusuyla zihnimin dışına taşırmadım bunları.

Bardakları tokuşturduk.

Edip Cansever'in Naci Çelik'e duyduğu kızgınlık azalmıştı. Gülümsüyordu. Tomris Uyar ve Turgut Uyar'la birlikte geçirdikleri ve o geceyi unutulmaz kılan birtakım sivri ve yayvan olaylardan söz ediyorlardı.

Birden bana baktı, "Biliyor musun Turgut, Muzaffer senin şiirlerini beğenmiyor" dedi.

Kıpkırmızı oldum, kulaklarım yandı tutuştu. Çıldırmış mıydı bu?Yoksa bizler tartışırken, sürtüşürken doğacak gergin ortamdan sıkıntılarını giderecek bir zevk mi alacaktı? Bizlerin acıları, onun ağzının tadını çoğaltan ballar mı üretecekti? Bu soruların karşılığı olumluysa Edip Cansever bir depresyon geçiriyor demekti ve tedavisi şarttı.

Turgut Uyar bu 'emrivaki' karşısında biraz sarsıldı ama hemen toparlandı, efendice gülümsedi."Olabilir, beğenmeyebilir."

"Edip, ne oluyor? Niye suyu bulandırıyorsun?" dedim sertçe.

"Yalan mı? Beğeniyor musun?" dedi, Edip Cansever.

"O benim bileceğim iş... Beğenirim beğenmem, ama bu düşünce bana aittir ve gerektiğinde ancak ben açıklarım." dedim.

"Kimse kimsenin şiirini, hikâyesini sevmek zorunda değildir." dedi Turgut Uyar yumuşak bir sesle.

"Doğaldır bu "dedim. 'Turgut'un şiirini asıl beğenmeyen, asıl sevmeyen ama beğeniyormuş gibi, seviyormuş gibi davranan sensin!"

Talat Kılıç - Orhan Kemal - Muzaffer Buyrukçu

Bozulma sırası Edip Cansever'deydi."Hayır, ben Turgut'u severim".

"En azından yüz kere Turgut Uyar beni taklit ediyor, birçok şiirinde benden etkiler vardır diyen sen değil misin!" dedim.

Şaşırdı Edip Cansever, rakı bardağını ağzına götürürken eli titredi. "Sen yanlış anlamışsın, ben öyle bir şey demedim."

"Kıvırma!" dedim. "Senin gibi bir sanatçıya ikiyüzlü davranmak yakışmıyor. Mademki konu açıldı, herkes eteğindeki taşları döksün."

"Turgut önemli şairdir." dedi Edip Cansever, bir robot sesiyle.

"Başka şeyler konuşsak." dedi, Tomris Uyar.

"Şurda iki dirhem rakı içeceğiz onu da burnumuzdan getiriyorsun. Bir daha seninle oturmayacağım; rahatsızsın sen!" dedim.

"Doğru, herkesi kızdırır." dedi Edip Cansever.

"Doğru, yalan söyleyeni kızdırmalı." dedim.

"Ben Turgut'un şiiri kötüdür demedim." dedi, Edip Cansever boşluğa bakarak.

"Belki 'kötüdür' demedin ama 'beni taklit ediyor, benim etkim altındadır' dedin. İnkâr etme!" dedim.

"Marul çok taze!" dedi, Turgut Uyar.

Utandım böyle, kişiliği zedelemeye yönelik bir tartışmanın içinde bulunduğum için.

Bir süre konuşmadık. Ben, Turgut Uyar'la Tomris Uyar'ın yüzlerine bakarak başımı salladım Edip Cansever'i suçlarcasına. Turgut Uyar, 'aldırma' dercesine gülümsedi. Tomris Uyar, "Sizin orası şimdi çok güzeldir." dedi.

"Hem de nasıl! Hanımelleri, yediveren gülleri açtı, erikler meyve tuttu. Gelsenize bir gün, masayı asmanın altına kurarız." dedim.

"Nar ağacınız da var mı?" dedi, Turgut Uyar. "Var." dedim. "Ben her sabah ve akşam Havva'yı cennetten kovduran yılanı o ağaca sarılmış görüyorum."

"Gündüzden geliriz." dedi, Tomris Uyar. "İyi olur, o gece de bizde kalırsınız." dedim.

"Biz birkaç kere gittik." dedi, Edip Cansever. "Bunun bir oğlu var, saçları kıvır kıvır, Cezayirli'ye benziyor... Tahir Alangu, Hüsamettin Bozok, Orhan Kemal, Fahir Aksoy da birlikteydi bizimle."

"Fahir Aksoy, çoğunuzu sigortalamaya kalkmıştı." dedim.

"Orhan Kemal'i etmişti." dedi, Edip Cansever.

Votkalarını bitirince Tomris Uyar'la Turgut Uyar kalktılar, geldikleri gibi sessizce gittiler... Tomris Uyar, çocuk arabasını sürüyordu genç bir annenin onuruyla, mutluluğuyla.

"Berbat ettin bir çuval inciri." dedim, "Dört nala koşan bir ata köstek taktın, devirdin." Kaşlarımı çattım, yüzümü astım.

"Somurtma!" dedi, Edip Cansever.

"Neşelenecek hal mi bıraktın?" dedim. "Hem Turgut'u, hem beni üzdün."

"Ben üzmek istemedim ki..." dedi, Edip Cansever.

"Peki niye söyledin?" dedim.

"Hiiç, öyle... O düşünce beni tedirgin etti, edince de attım dışarıya, bir gizliliği açıklığa kavuşturdum." dedi, Edip Cansever.

"Benim gerçeğim bu. Sen niye kendi gerçeğine maske taktın da beni cepheye sürdün? Yoksa bu durumun aracılığıyla Turgut'taki güç odaklarını parçalamak, onu çökertmek mi istedin?" dedim.

"Ukalâlık yapma! Neler söylüyorsun? Benim öyle bir amacım yok." dedi, Edip Cansever.

"Var," dedim. "Sen Cemal Süreya'yı da, Turgut Uyar'ı da kendine rakip olarak gördüğün için kıskanıyorsun, onları ekarte edip yalnız kalmak, tek olmak istiyorsun. Hepsinin üstünde olmak istiyorsun."

"Ben zaten tekim." dedi, Edip Cansever.

"Sen de Orhan Kemal gibi insanları kapıştırmaktan, birbirine düşürmekten hoşlanıyorsun, bayılıyorsun." dedim.

"Ne zaman geliyor o?" dedi, Edip Cansever.

"Bilmiyorum." dedim, soğuk bir sesle.

"Temmuz'da." dedi, Talât Kılıç.

"Gelsin de..." dedi, Edip Cansever alaycı ve ilerde olacakları sezdiren bir sesle.

"Ben ikinizden de uzak duracağım bundan sonra." dedim. "Tahrip ediyorsunuz beni."

"Korkuyorsun değil mi?" dedi, Edip Cansever.

"Korkuyorum." dedim. "Senden de, ondan da... İkiniz de sadistsiniz, en yakınlarınızın acılar içinde kıvranmasından zevk alıyorsunuz ve onların kıvranmaları için de ellerinizden gelen her şeyi yapıyorsunuz."

"Sen zevk almıyor musun?" dedi, Edip Cansever.

"Almıyorum elbet. Şimdiye kadar sana, Orhan Kemal'e, Talat'a acı çektirdim mi?" dedim.

"Yeğenim bir denedir, melek gibi bir yüreği vardır." dedi, Talât Kılıç.

"Durup dururken Turgut'u bana düşman ettin." dedim.

"Hadi içelim!" dedi, Edip Cansever. Hem insani anlamların hem de saldırganlık parıltılarının yoğunlaştığı gözlerini üzerimizde dolaştırdı.

"Lâfı çevirme!" dedim.

"Bak, bak, bak Atillâ Tokatlı nasıl da gülüyor." dedi, Cansever.

Baktım. Selâhattin Hilâv'ın anlattıklarına kahkahayla gülüyordu Atillâ Tokatlı.

Akşamın gümüşi aydınlığı etkisini azaltıyor, gücünü yitiriyor, alaca bir karanlığın egemenliği altına giriyordu. Ve bir tek rakıyı bitirme süresi tamamlanırken gece ansızın indi ve günün bu bölümünü bütünüyle ele geçirdi, sekiz on saat tutacak saltanatının koca gövdesiyle ezdi ve kıyıda köşede kalmış, unutulmuş gün kalıntılarını emdi, karanlığın ruhuna sığınan elektriğin sarı ışıkları, insanları da, nesneleri de değişik bir kimliğe sokan bölümün kapılarını açtı. Çevremizdeki binaların, caddedeki beyaz camlı sokak lâmbalarının, yolu bir saniye boş bırakmayan otomobillerin, otobüslerin, Taksim'deki ampullerin ışıkları yandı.

"Mutfak"taki devinim, gel-git, deplasmanlar, transferler, ziyaretler artmıştı. İçkicilerin tükettikleri alkol, tükettikleri konuşma, tükettikleri kahkaha, tükettikleri bakış ve el kol hareketleriyle çizdikleri resimler de çoğalmıştı. Meyhane tıklım tıklımdı. Kişiler yaşamın yüzeylerinde ve derinliklerinde lâbirentlerinde ve düzlüklerinde geziniyor, bir şeyler kapıyor, bir şeyler savuruyor, bir şeyleri çiğniyor, bir şeyleri okşuyordu. Kimi topluluklar, hesaplarını ödeyip kalkmak üzere olanların başuclarında bekliyorlardı sabırsızlıkla onların boşaltacağı masalara oturmak için.

Gece de, insanlar da hızla ilerliyorlardı yükleriyle ağırlıklarıyla.

Biz ikinci Altınbaş'ı ısmarlamıştık.

Rakı, beynimdeki altın madenlerinin saklandığı damarları bir kuyumcu titizliğiyle işliyor, yaratıcılığımın her anını zenginleştiriyordu. Ayrıca ruhumdaki sertlikleri yumuşatmıştı ama Edip Cansever'in Naci Çelik'e, Turgut Uyar'a, bana yaptıkları aklıma gelince iğneli fıçılara yuvarlanıyor, kanımın bin bir delikten akışını seyrediyordum ve hemen kaçmak istiyordum her şeyi, dostluğumu, arkadaşlığımı, anılarımı bir yana iterek... 1968 yılındaki o büyük 'kavga'dan bu yana ikinci kez kırıyordu Edip Cansever beni ve ona beslediğim sevgiyi azaltıyordu. Önleyemediği bir takım duyguların, yönlendiren bir takım olumsuzlukların ve tepkilerin tutsağı mıydı?

Cansever'le arkadaş olmak demek Himalâyalara tırmanmak, burdan Amerika'ya yüzmeyi göze almak, timsahlarla dolu bir göle düşmek demekti. Bardağını bardağıma dokundurdu.

"Dargın mısın hâlâ?"

"Evet, dargın değilim dememi bekliyorsun ama dargınım." dedim.

"Ben değilim." dedi, Edip Cansever.

"Sen nasıl dargın olabilirsin ki? Sen zafer kazanmış bir kumandansın." dedim.

"Ben büyük bir şairim." dedi Edip Cansever.

"Şiirlerin büyük ama senin için aynı şeyi söyleyemeyeceğim, kusura bakma!" dedim.

"Ben hep doğruyu söylerim, doğrunun egemen olmasını isterim." dedi, Edip Cansever.

"Doğruyu söylerken yanlış yapıyorsun ama." dedim. "Turgut hakkında düşündüklerimi belki de hiç açıklamayacaktım, dostluğumuz sürüp gidecekti. Hem beni hem onu zor durumda bıraktın. Nasıl yüzüne bakacağım Turgut'un?"

"Bakmaktan utandığına göre suçlusun." dedi, Edip Cansever. "İkiyüzlülükler ortadan kalkmayınca acılar ölmeyecektir..."

"Ama sen benden daha hırpalayıcı olanı söylediğin halde yüzüne bakacaksın Turgut'un, görüşeceksin, içki içeceksin." dedim. "İkili oynuyorsun.Onu aydınlatırken beni karartıyorsun."

"Ben direkt bir adamım." dedi, Edip Cansever. "Şiirlerim de insan dünyasının içine eğilir ve o uçsuz bucaksız dünyadaki hareketleri, anlamların yuvalandığı noktalara sürer."

"Biraz da kendi içine eğil, kedini gör!" dedim.

Gülümsedi, tatlılaştırdı sesini. "Yeter Muzaffercim, yeter, eleştirme artık!" Ve sigara dumanını üfledi yüzüme.

"Eleştirecek bir şey bulamayacağım güne kadar eleştireceğim seni." dedim.

Dalgınlaştı, gözlerini yumdu Edip Cansever ve mırıldandı. "Ve içimde gezerim ucu sivri bir bıçakla/Düşer ellerim bir çağın artıklarına/Çatalımda kemikler, ölü gözleri ve iniltiler, çığlıklar..."

"İşte bu şiirin güzelliğini, tutarlılığını görmek istiyorum sende, senin davranışlarında..." dedim.

"Büyük bir şairim ben!" dedi, Edip Cansever, bardağını ağzına yaklaştırdı. "Ben şiirimde bir miti işliyorum, ayrıca şiirimde kolay anlaşılmayan, derinliği sezilen ama derinliğine inilmeyen bir giz olsun istiyorum."

"İstediğini gerçekleştiriyorsun zaten." dedim.

"Ben büyüğüm değil mi?" dedi Edip Cansever.

"Cemal, sen, ikiniz..." dedim.

"Turgut'u saymıyorsun." dedi, Edip Cansever

"Onu sen sayarsın bundan böyle." dedim.

"Hah şöyle, yumuşa biraz." dedi, Cansever.

"Ben sert değilim ama zorunluluklar... Yalnız kırdığın pot yenir, yutulur cinsten değil." dedim.

"Rakılarınızı bitirin de kalkalım burdan. Sıkıldım." dedi, Edip Cansever. "Sizi hiç bilmediğiniz bir yere götürecem."

"Gece kulübü mü?" dedim.

"Evet. Lüks bir yer... Sakın hır çıkarmayın!" dedi, Cansever.

Sesimi yükselttim. "Ne zaman çıkardık ki... Her yerde hır çıkaran, onu bunu yaralayan, arkasında kalpleri kırılmışlar, onurlan zedelenmişler ordusu bırakan sensin..."

"Bu akşam çok coşkulusun." dedi, Edip Cansever.

Ve caddenin öte yanına geçtik hafifçe sallanarak.Talimhane tarafında dışı da içi de göz boyayan süslerle kaplı, loş, kasvetli, yalnızlık ve intihar kokan bir salona girdik.Yarımay biçimindeki tezgâhın çevresinde sıralandık uzun bacaklı taburelere tüneyerek. Solumuzda, ilerimizde dört genç, özgür, serbest yaşamakta mutluluk arayan kadın, bacak bacak üstüne atmışlardı ve dolgun bacakları dibe doğru kalınlaşıyor, gizemli bir çekicilik yaratıyordu ve kilotlarından el kadar yerler görünüyordu. O kilotların arkalarını hayal ettim ama hayalimi renklendiren resimleri sevmedim, iğrenç buldum. Pasaklıydılar. Ya sevgililerini ya da birkaç kadeh bir şey ısmarladıktan sonra yataklarına sürükleyecek hovardaları bekliyorlardı. Ve konyak, votka, cin, tekila içiyorlardı; boyalı ağızlarında sigaralar tütüyordu.

Birer konyak ve kuru yemiş istedik... Konyaklarla birlikte fındık, fıstık, leblebi, badem kâsesi geldi. İtalyan tipli barmen, kendini beğenmiş soğuk nevalenin biriydi. Kırkbeş yaşlarındaydı, yanık tenliydi; iri yan, pehlivan yapılıydı, geniş omuzları vardı ve adaleli kolları dövmeliydi. Boynundan karnına doğru zincirli bir kolye sarkıyordu. Bileklerindeki gümüş bileklikler, parmaklandaki taşlı taşsız yüzükler modern biri olduğunu koyuyordu ortaya. Talât'la bana domuza bakar gibi bakıyordu it herif! Edip Cansever'in onun yanını tutmayacağını bilseydim "Niye öyle bakıyorsun ulan hıyar?" diye bağıracaktım. Bastırdım kızgınlığımı. Kadınlara saygıyla yaklaşıyor, masaların arasında bir 'baba hindi' edasıyla dolaşıyordu. Ötekilerden daha içtenlikli olduğu kadınla konuşurken kasıldıkça kasılıyor, pozdan poza geçiyordu. Ve o kadının kulağına sık sık bir şeyler fısıldıyor, saçlarını karıştırıyor, alnından öpüyordu.

"Ben her gece bir iki konyak içer, öyle giderim eve." dedi, Cansever. "Beğendin mi?"

"Hayır, boğucu," dedim. "Şu salatalık da çok itici, megoleman biri."

"Kadınlar bayılıyor ona." dedi, Edip Cansever. "Hangi kadınlar ama? Yoldan çıkanlar, orospular." dedim."Bu iğrenç suratına nasıl katlanıyorsun?”

“Edebiyatsever o... Öyle göründüğüne bakma.Kültürlüdür.” dedi, Edip Cansever. "Kafka okuyor.”

Gülümsedim. "Gösteriştir. Okusa bile bi bok anlamaz o."

"Peşin yargılısın..." dedi, Edip Cansever.

"İğrenirim bu üç kaatçı tiplerden." dedim.

“Benim şiirimi seviyor.” dedi, Edip Cansever. "Belli bir zaman dilimini kımıldatıp içinden sayısız durumların geçtiği Gökanlamları ezbere biliyor. Çağırayım okusun!”

“Aman aman! Yeni yeni kendime geliyorum." dedim

“Aydın bir barmen bu." dedi, Edip Cansever

“Sen yalnızlığı yazıyorsun ama yalnızlığı sevmiyorsun ve uğradığın, birkaç saat kaldığın yerlerde dayanaklar arıyorsun kendine...” dedim. "Bu da onlardan biri işte…”

“Bu ne yapıyor böyle?” dedi, Edip Cansever, Talat Kılıç’ı işaret etti başıyla ve tiksinmiş gibi yüzünü buruşturdu.Talat, konyağı bitirmeden başını tezgaha dayamış uyukluyordu. Sarstım.

"Uyuma, gideceğiz...”

“Hıı, ne diyon yeğenim?” dedi Talat Kılıç.

“Uyuma! Ayıptır!... Edip’i düşün!” dedim. Dürttüm. Kımıldadı.

"Gidelim.Ya da biz gidelim sen otur, sızdı bu serseri...”

Alttan aldım, üste çıktım, yalvardım, yakardım, uyandırdım, omuzlarından kavradım ama ayakta duramıyordu; dizleri bükülüyor, gövdesinin ağırlığını aşağıya veriyordu yerçekiminden kurtulmuş gibi. Nitekim boş bulunduğum bir anda yere attı kendini, boylu boyunca uzandı.

Barmen -haklı olarak- küçümseme taşıyan bir sesle, "Edip Bey, rica ederim bir daha böylelerini getirmeyin! Buranın şerefi var.” dedi.

Harladım. "Sen ne demek istiyorsun lan hırbo? Biz şerefsiz miyiz? Sen bizim kim olduğumuzu biliyor musun?”

“Ne olduğunuzu gördüm” dedi, barmen.

Üzerine atılacaktım. Edip Cansever önledi. "Sus!”

“Beni değil onu sustur!” dedim. "Meyhaneyi mi dağıttık, sağa sola mı saldırdık, ne yaptık?”

“Buraya ağızlarıyla içmesini bilenler gelir!” dedi, barmen.

“Sen kaşınıyorsun ama dua et arkadaşımın böyle oluşuna yoksa seni kızılderililer gibi dans ettirirdim.” dedim.

“Uzatma” dedi, Edip Cansever. "Tut şunu!”

Karga tulumba taşıdık dışarıya. Başından aşağı bir şişe su döktüm açılması için... Sıçradı birden, ürperdi, hemen toparlandı ama bu kez kaldırımın kenarına parkedilmiş bir otomobilin arka sağ lastiğine kustu.

“Gece böyle bitmemeliydi.” dedi, Edip Cansever.

“Bitmemeliydi ama...” dedim

Talat Kılıç, midesindekileri boşaltınca rahatladı, doğruldu, bir şişe buz gibi suyla da yüzünü yıkadı. "Temiz havadan sonar buraya gelince çarpıldım, özür dilerim Edipçim...”

“Çok karışık yedin de ondan” dedi Cansever. "Benim buradaki saygınlığımı...”

“Bir garson parçası bizden daha mı değerli?” dedim.

“Değil, ama orada böyle çirkin şeyler olmaz, nezih bir klüptür.” dedi Edip Cansever.

“Bu akşam sende bir şeyler var! Bizi kıran, dışlayan haraketler yapıyorsun. İlişkini kesmek istiyorsan söyle!” dedim.

“Saçmalama! Seni ne kadar sevdiğimi bilmiyor musun?” dedi, Edip Cansever.

“Yürü lan Adana ayısı!”dedim, ensesinden ittim Talat Kılıç’ı. "Gittiğimiz her yerde başımı belaya sokuyorsun. Senden... Edip’ten, Orhan Kemal’den korkuyorum. Senden –aman bu bir haltlar karıştırmasın, canımı sıkmasın, beni utandırmasın– diye korkuyorum. Edip’ten de, Orhan Kemal’den de ‘ne vakit ters bir şeyler söyleyecekler, ne vakit beni kıracaklar’diye korkuyorum. Böyle bir arkadaşlık olur mu?”

Sululaştı Talat Kılıç, "Bişi mi dedin?”

“Ciğeri beş para etmeyen bir dangalak senin yüzünden hakaret etti bize. Farkında mısın? Ama nasıl farkında olacaksın ki… Uçuyorsun, pilotsun.” dedim.

“Kim o? Nerde?” dedi Talat Kılıç, (ayık olsaydı atılırdı adamın üzerine, döverdi) sağa sola baktı, hakaret edeni aradı. "Göster de duman edeyim!”

“Hadi bırak palavrayı da doğru dürüst yürü!” dedim, bir taksiye işaret ettim.

“Gene görüşelim Muzaffercim!” dedi, Cansever.

“Belki…” dedim, küskün bir sesle.

“Yarın arayacam seni, Boğaz’a gideriz.” dedi, Cansever.

“Yarın işim var.” dedim . Talat Kılıç’ı taksinin arka bölümüne soktum, oturttum, ben de yanına oturdum. Başını omuzuma dayadı, hemen horlamaya başladı.

Muzaffer Buyrukçu
Gerçek Edebiyat

Sosyal Medyada Paylaş

author

Ahmet Yıldız

gercekedebiyat.com yazarı, Gerçekedebiyat.com sitesinin kurucusu

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..