'Önce dünya klasiklerini oku!' / Taylan Özbay
Bir günlüğüne tüm insanlık evlerine kapanıp dünya klasiklerinden herhangi birini okusa o gün dünyanın bambaşka bir dünya olacağını biliyorum…
Ve elbette söylemeden geçmeyelim: Marks öyle dedi diye öyle yapanla, Adam Smith böyle yazdı diye böyle yapan, Atatürk şunu dedi diye şunu yapan arasında bir değer farkı yoktur gözümüzde. Aklını ve vicdanını tüm değerlerinin üzerinde tutamayanların hepsi birdir. İstemeye istemeye, ısrarla çalmasına daha fazla tahammül edemeyerek cevap verdiğim telefonun diğer ucundan arkadaşımın sesi yükseldi: ‘Adamlar memleketin her yerinde bomba patlatıyor, görüyorsun değil mi hali?’ dedi; televizyonun kapalı olduğunu, bir öykü üzerinde çalıştığımdan, haberleri takip edemediğimi söyledim. Söylemez olaydım… Arkadaşıma göre ‘zaman öykü yazılacak zaman değildi, eli kalem tutanların toplumsal vazifeleri vardı’… Telefonu kapatınca hafızam beni geçmişe götürdü… 97 senesi, ben henüz on dört yaşımda bir ortaokul öğrencisiyim. Aileden gördüğüm üzere, siyasete çoktandır merak sarmışım bile; kendi kendime yazılar yazıyor, görev aldığım okul gazetesinde –biraz da öğretmenime naz geçirerek- bu yazıları yayımlatıyorum. Derken bir gün, Uğur Mumcu kitaplarına olan düşkünlüğümü de bilen babam elinde Cumhuriyet gazetesi ile geliyor eve. Gazetede Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın, bir ilanı var ve tabii ilanın altında da vakfın adresi. Ertesi gün yazılarımı bir zarfa doldurup vakfa gönderiyorum, güzel de bir mektup iliştirerek. Derken, bir-bir buçuk ay sonra Ercüment Ulay imzalı bir mektup alıyorum. Mektupta, yazılarımı okuduklarını, o yaştaki bilgimden ötürü kutladıklarını, Türkiye’nin yeni Uğur Mumcu’lara ihtiyacı olduğunu, bu nedenle durmaksızın kalemim üzerinde çalışmaya devam etmem gerektiğini –tam da o yaşta bir çocuğa hitap edilecek derece kusursuz bir üslupla- belirttikten sonra, asıl olarak öğrenim sürecim içerisinde düzenli olarak mutlaka ama mutlaka dünya klasiklerini okumamı salık veriyorlar. Dünya klasikleri mi? Ne ilgisi var yahu?.. On dört yaşımdayım, kızıyorum. Ne yani, ben politik içerikli kitapları anlayamaz mıyım? Kenarına notlar alarak okuduğum, sosyalizmin babalarına ait kitapları bir koliye doldurup, önlerine fırlatmak geliyor vakıftakilerin. Dünya klasikleri okuyacakmışım! … Aradan bir iki hafta geçiyor, Zonguldak’a gelen ve yayınevi sahibinin babamın sınıf arkadaşı olduğu bir kitap sergisinde alıyoruz soluğu. Ben kendimce ‘teori’ kitaplarına bakınırken, pat diye kucağımda buluyorum Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı ve Gonçarov’un Oblomov’unu… Ve açılıyor dünya klasiklerinin penceresi… Ne kadar yanlış düşündüğümü ve um:ag’dan gelen mektubun ne derece doğru öneriler içerdiğini sonradan anlıyorum elbette, belirtmeme gerek yok sanırım. … Ve yıllar sonrası… Yine bir arkadaş ortamında bolca siyasi tartışmaların ardından sıra kitaplara geliyor, karşımda oturan ve henüz o gün bir arkadaşım aracılığıyla tanıştığım kendi bilgisinden şüphe dahi duymayan(!) muhterem yüzüme bakarak, ‘benim’ diyor, ‘başucumda iki kitap vardır; biri Nutuk diğeri Kuran, ya sizin başucu kitaplarınız nelerdir?’ Hiç düşünmeden, ‘Don Kişot ve İnsancıklar’ diyorum. Ne ilgisi var, dercesine yüzüme bakıyor, bense diyalogu başkasıyla sürdürmeyi tercih ediyorum. Söylediğim doğru ama; evet siyaset yazıyorum ve fakat artık insanları anlayabilmek için kişinin önce sağlam edebiyat birikimi edinmesi gerektiğinin farkındayım. Aradaki bağlantıları kurabilmek beni daha da heyecanlandırıyor: Bir kitapta Mustafa Kemal’in okuduğu kitaplar arasında Don Kişot’u da görünce mutlu oluyorum; Fidel Castro’nun ofisinde sadece tenekeden bir Don Kişot heykeli olduğunu öğrendiğimde, ‘başka ne olabilirdi ki’ diye geçiyor içimden ve dudağımın kenarına konmuş bir gülümsemeyle okuyorum Nazım’ın dizelerini: ‘Yolu yok Don Kişot’um benim, yolu yok / Yel değirmenleriyle dövüşülecek’. Dövüşülecek elbette… Bu arada, bizim pek muhterem eleştirmenlerimizce ‘İnsancıklar’, Dostoyevski’nin en önemli eserleri arasında sayılmasa da bence bir başyapıttır. İnsancıklar’da, büyük insanlığın hikayesini en çıplak haliyle karşısında bulur okuyucu. Hiçbir ekonomi-politik kitabı İnsancıklar’ın aktardığı gerçekliği aktaramamıştır bugüne dek bizlere… … Bugün farklı düşünüyorum elbette, bugün artık niçin on dört yaşında, siyaset yazmaya bu kadar istekli bir çocuğa, ‘Mutlaka ve düzenli olarak dünya klasiklerini okumalısın’ dendiğini anlayabiliyorum. Edebiyatın, insanın algılarını güçlendirmesinin yanında, aklını yalnızca vicdanının emrine verdiğini, insan aklına vicdanından başka sahip kabul etmediğini biliyor ve bundan mutluluk duyuyorum. Hayatını türlü kuram kitaplarıyla doldurmuş ve fakat edebiyattan nasiplerini alamamış bir dolu insanın yazıp çizdiklerini görüyor, sözlerini duyuyoruz bugün: Kimisi insanların ölümünü siyaseten gerekçelendirebiliyor; kimisi yoksulluğu salt ekonominin bir yansıması olarak değerlendirip geçebiliyor ve hepsi başkalarının aklıyla yargıları değerlendiriyor. Ve elbette söylemeden geçmeyelim: Marks öyle dedi diye öyle yapanla, Adam Smith böyle yazdı diye böyle yapan, Atatürk şunu dedi diye şunu yapan arasında bir değer farkı yoktur gözümüzde. Aklını ve vicdanını tüm değerlerinin üzerinde tutamayanların hepsi birdir. … Son bir yılda aldığım okur maillerinde ciddi bir artış olduğunu söyleyebilirim, sanırım bu yayımlanan kitaplarla ilgili. Gelen maillerin çoğu benden genç dostlarım tarafından gönderilmiş oluyor ve hep başlıca soru, ‘Ne okuyalım, ne okumalıyız?’ oluyor. ‘Önce dünya klasiklerini okuyun, gerisini nasılsa okursunuz’, diyorum… Bilmiyorum ki bana kızıyorlar mıdır?.. Kızsalar da, bir gün, bugünleri hatırladıklarında, insan kalitesindeki en büyük eksikliğin edebiyat olduğunu ve bu yüzden böylesi bir dünyada yaşamak zorunda kaldığımızı göreceklerini umut ediyorum… Dünya klasikleri mesela; bir günlüğüne tüm insanlık evlerine kapanıp dünya klasiklerinden seçtikleri herhangi birini okusa; o günün akşamı dünyanın artık bambaşka bir dünya olacağını biliyorum… Ah bir okusa… Taylan Özbay (Düşün Yazıları Eylül 2012)
YORUMLAR