Evre(n)deki döngüler... 100 yıllık ve 1000 yıllık döngüler... 2012-2013 yıllarından geçmişe bakmayı gerektiriyor. Anımsayalım:

1800’lü  yılların başında İngiliz, Fransız, Rus siyasetine bulaşmış bilinç bükücülerin, Arap dilindeki karşılığıyla “şair” ordusunun yıllarca süren kışkırtmaları sonucu, 1821’de ayaklanan Rumlar: Mora yarımadasındaki Türk, Müslüman, Yahudi soykırımları... Bu soykırımları ve ayaklanmaları engellemek üzere, bölgeye ulaşan Osmanlı donanmasının İngiliz, Fransız ve Rus güçleri tarafından Navarin’de yakılışı (1827)... İmzalanan Edirne andlaşmasıyla Rumların, Türk dilindeki karşılığıyla “Yun”an halkının Osmanlı’dan koparılışı (1829)... Arnavut, Bulgar, Sırp ayaklanmaları... Doğu ve güneydoğudaki Ermeni ve Arap ayaklanlamaları... kaos..

100 yıllık döngü... 1911-1912-1913 yılları: “Trablusgarb” ve “Balkanlar”daki yıkım... Büyük toprak, kan ve tin (can : ruh) kaybı... Osmanlı devletinin, dolayısıyla, Osmanlı toplumunun dağıtılışı...

Osmanlı’dan kopup giden azınlıklar karşısında, Osmanlı’yı iyelenen (sahiplenen) yalnızca Türkler olmuştu; çünkü Osmanlı, Türk’tü; öyle olmasa “resmî” dili, Osmanlı Türkçesi yerine ya Osmanlı Rumcası ya Osmanlı Ermenicesi ya Osmanlı Arapçası ya Osmanlı Farsçası ya da... olurdu. Osmanlı; İngiltere, Fransa, Rusya ve diğer sömürgeci (imperialist) ülkelerin tersine “sömürgeci” de olmamıştı: Vergi almıştı halktan, ama dillerini ve dinlerini almamıştı ellerinden; yerüstü ve yeraltında bulunan varlığını, talanlarla yok etmemişti; üstelik, tin ve mal güvenliklerini de sağlamış, onları kendinden bilip öylece benimsemişti.

100 yıl savaşçıları... Türk’ün tongaları (kahraman)... Ömer Seyfeddin... O savaşçılardan, tongalardan biriydi; hem kılıcıyla hem de kalemiyle Osmanlı’yı, yani ki Türklüğü kurtarıp erdemi savunmak için bir cepheden diğerine koşup durdu Ömer Seyfeddin; hem tinsel hem de bedensel varlığıyla, içindeki erdemle, bütün dinleri kucaklayan inancıyla ve aydınlığı kuşanarak saldırdı düşman üstüne önce Balkanlarda, sonra yazdığı "dize"lerde...

Türkçülük  çatısı altında birleşerek, yurdun kurtuluşu için uyanışa geçen Türklüğün önderlerinden biri olmuştu Ömer Seyfeddin... Bir toplumun özüne dönmesinin “kendini bilmek” anlamına geldiğini gördü. Türk toplumunun da özgür (to be self) olması; “kendi” olması demekti ve ancak “kendi” gücünün bilincine varıp özgür olduğunda bağlarından kurtulup bağımsız (to be free) olabileceğini anlattı Osmanlı Türkü’ne. Bu yüzden, öncelikle kendine dönmeliydi Türklük ve kendi diline böylece döndü Türk ulusu.

...Derken, şunu da yaşayarak bildi Türkler: “Türk dili” demek “eylem” demekti; çünkü Türk, eylem üzerine yaratılmıştı. Bunu apaçık gördüğü için “ana dili”nin, yani ki Türk dilinin önündeki bütün engelleri kaldırmak üzere eyleme geçip and içti Ömer Seyfeddin.

Bir süre sonra, Mustafa Kemal Atatürk’ün sözlerinde yankılandı Türklüğün dirilen bilinci: “Özgürlük ve bağımsızlık, benim karakterimdir!

Türk tarihini incelediğimizde, görüyoruz ki “and”ın anlamını  ve değerini en iyi bilenlerden biri de Ömer Seyfeddin’dir; edinmiş olduğu “kimlik”, bu bilincin en önemli nedenidir.

Yüz yıl  önce, dağılış sürecindeki Osmanlı devletinin bütünlüğünü koruyabilmek için ortaya atılan Türkçülük akımının önderlerinden olan Ömer Seyfeddin; Türk öykücülüğündeki yenileşme ile Türk dilindeki durulaşmanın (tasfiyecilik) da köşe taşlarındandır. 19. yüz yıldan 20. yüz yıla geçişte, ulus olma sürecini yaşantılayan Türk toplumuna “dil birliği” oluşturmanın yaşamsal önemini anlatırken, dilini korumanın “kutsal değerler”den olduğunu da yazıp durur. Kutsallık taşıyan bir diğer olguysa “verilen sözü yerine getirmek”tir; diğer bir deyişle “içilen and”a bağlı kalmak. 

Türk toplumunda “doğru söz”e, söz vererek “kardeş olma”ya ve “sözünde durma”ya verilen önemi, And adlı öyküsüyle ölümsüzleştiren Ömer Seyfeddin’in “kimliği”; bu bağlamda, üzerinde durulması gereken bir unsurdur. 

apang andka erse iminlik bütünlük          eğer and ileyse güvenlik bütünlük

bu and tutguçı kim anı er atayı            bu andı tutan kim ise ona er diyeyim

(Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, 11. y.y.)

 

“ÖMER SEYFEDDİN” KİMLİĞİYLE İÇİLEN AND

Ömer Seyfeddin, adının anlamını eyleme dökenlerdendir.

13 Mart 1884 tarihinde, Gönen’de doğan “çocuk” Ömer; II. Meşrutiyet’in halka duyurulmasından (23 Temmuz 1908) sonra “asker” Ömer olmuş; üstteğmen rütbesiyle, odağı Selanik’te konuşlanmış olan 3. orduya bağlı birliklerde, önce Makedonya’daki Razlık kasabasına bağlı Yakorit’te görev almış; sonrasında, Manastır’ın Pirlepe kazasında görevlendirilmiş; Velmefçe, Osenova, Pirbeliçe, Serez, İştip, Babina, Demirhisar ve Cuma-yi Bala’da kısa süreler için yerine getirdiği görevlerin ardından, Köprülü’deki Askerî Rüştiye’de Beden Eğitimi öğretmenliği yapmış; bunu izleyen süreçte, 31 Mart (14 Nisan 1909) isyanını bastırmak üzere Selanik’ten İstanbul’a gelen Hareket ordusuna katılmış; 1911’de İtalyanların Trablusgarb’a saldırmasıyla toplumda yaşananlara tanık olmuş; 1912’de patlak veren Balkan savaşlarında, Batı ordusunun 39. alayına katılarak, önce Komanova’da Sırplarla, sonrasındaysa Yanya’da Yunanlılarla savaşmış ve 1913’teki Yanya kalesi savunmasında Yunan güçlerinin eline düşünce, Atina yakınlarındaki Nafliyon kampında, tutsak edilmiştir1.

Tutsaklık günlerinde, yakın arkadaşı Ali Canip Yöntem’e Nafliyon’da yazdığı  öyküleri göndererek Tanin gazetesi ve Türk Yurdu dergisinde yayımlattıran Ömer Seyfeddin; bu öykülerinde bile Türk halkının moralini yükseltme çabası içinde olmuştur. Balkan Harbi Ruznamesi adını taşıyan günlüğünde, şöyle der: “Evet, İtalya Savaşı. Balkan Savaşı... Ben Yanya Kalesi’nde tutsak oldum. Yunanistan’da bir yıldan fazla tutsaklık... İstanbul’a gelip kendimi toparlamaya başlayacağım zaman annem öldü. Sonra Cihan Savaşı... İşte dört yıldır bu felâketli savaşın müthiş bunalımı içindeyiz. Yarım okka ekmek otuz kuruşa satılırken, kim edebiyatla uğraşabilir? Ama ben uğraştım.”2

İlk yazıları, 1900’de, daha Edirne Askerî İdadisi’nde okuyan 16 yaşında bir öğrenciyken Mecmua-yi Edebiyye’de basılır. Yakorit’e gitmeden önce, 1908 yılında, Sebat ve Serbest İzmir gazetelerinde yazıları çıkan Ömer, cephede savaşırken bile yazar. 1911 yılına gelindiğinde ÂşiyanDüşünüyorumKadınMusavver HâlePiyanoTeşvikTürk YurduYirminci Asırda Zekâ, sonradan Çocuk Bahçesi adını alan Bahçe dergileri ile Rumeli ve Tanin gazetelerinde yazan, bunun yanı sıra, başına geçtiği Genç Kalemler dergisinde çıkan Yeni Lisan başlıklı yazıyla dildeki “Türkçülük” akımının önderlerinden olan Ömer Seyfeddin I. Dünya savaşı yıllarında DikenİnciKırım ve Türk Sözü dergileriyle Vakit ve Türk Dünyası gazetelerinde yazarak, Türk toplumuna ışık tutar. Ömer Seyfeddin, bu dergi ve gazetelere ek olarak AkşamBüyük MecmuaÇocuk Dünyası, Donanma, Edebiyat-ı Cedide, Haftalık İzmirHalka Doğru, Hayat, İslam Mecmuası, İzmir, Millî Talim ve Terbiye Mecmuası, MuallimNevsal-i Millî, 11 Temmuz, Serbest Fikir, Serbest İzmir, Şair, Talebe Defteri, Tenkit, Tercüman-ı Hakikat, Tevhid, Turan, Üçüncü Kitap, Yeni Mecmua ile Zaman’da kendi yazdığı, toplam 77 nazım örneğini yayımlatmış olur.

Böylece, 36 yıllık ömrünün 20 yılını, yazarak ve savaşarak geçirir.    

Bir “asker-edip” olan Ömer, Nafliyon’dan kurtulup İstanbul’a döndüğünde, Selanik hiç savaşılmadan düşmüş, Yunanlılar Selanik’i ele geçirmiştir. Savaştan önce, 1908 yılında, İzmir’deki Jandarma Zabitan ve Efrat Mektebi’nde öğretmenlik yapmış olan Ömer Seyfeddin, 1914 yılında, Kabataş Lisesi’nde felsefe ve edebiyat öğretmenliği yapmaya başlar; bu arada, İstanbul Üniversitesi’nde kurulan Tetkikat-ı Lisaniye Encümeni’ne (Dil Denetleme Kurulu) seçilen ve İstanbul Erkek Öğretmen Okulu’nda da edebiyat öğretmenliği yapan Ömer Seyfeddin; arkadaşlarıyla birlikte Selanik’teyken, önce Hüsn ü Şiir (1910) sonrasında da Genç Kalemler (1911-1912) adı altında çıkarttıkları derginin ardından, onun gibi İstanbul’a dönmüş olan Ali Canip Yöntem ve Ziya Gökalp’in de desteğiyle, 1913 yılında Türk Sözü dergisinin yönetimine geçer. Ancak, bu derginin de ömrü kısa olur.

Ömer Seyfeddin’in kişiliği konusunda “Ömeri benim gibi yakından tanıyan merhum Ziya Gök Alp da onun için şu sözleri söylemiştir: ‘Kumanda ettiği hudut bölüğünün Mehmetçikleri gibi, gurur, tafahur, menfaat hislerinden uzaktı.’ Maahaza izzetinefsi pek galipti. Başkalarının da haysiyetine çok riayet ederdi. Hattâ hizmetçi kızlara ‘Ahretlik’ demez, diyenlere kızar, yalnız ‘evlâtlık’ tabirini kullanırdı.”3 diyen Yöntem’in yanı sıra, Enginün de “Bir asker olarak yetişen Ömer Seyfeddin, prensiplere sadakat, meseleler karşısında kesin ve açık-seçik tavır alma ve kararları uygulama gibi özellikleri mesleği dolayısıyla kazandığı gibi, bunda sert bir asker olan babasının, çocukluğunda verdiği terbiyenin de tesiri olmalıdır.”4 diyerek asker kimliğinin, Ömer Seyfeddin üzerindeki olumlu etkisine dikkat çeker. 

Savaşın iç  ve dış yüzünü, Osmanlının düşmanlarını, baskılar altında ezilip sömürülen Türk halkının çektiği çileyi, Osmanlı devletine karşı ayaklanıp özgürlük ve bağımsızlıklarını kazanmak için savaşan Yunan, Sırp, Romen, Bulgar, Arap, Arnavut... halklarının neden olduğu yıkımları, soykırımları, haklı ve haksız nedenler uğruna yapılan haksızlıkları ve nicelerini, savaştığı bütün cephelerde yaşayarak öğrenmiş olan asker-edip Ömer; Türk halkını bilinçlendirmek, özgür ve bağımsız bir ulus olmanın yaşamsal önemini Türklerin de anlayabilmesi adına, ulusuna önderlik eden bir öğretmen gibi sürekli olarak üretip yazmış, öğrenciler yetiştirmiştir. Artık, o; bir “asker-edip-öğretmen”dir.

Dizdaroğlu; Ömer Seyfeddin’in öğretmenliği konusunda, Tahir Alangu’nun bir yazısından alıntı yaparak şu bilgiyi verir:

“Derslerinde müfredata çok bağlanmaz, buna karşılık elden geldiği ölçüde çok metin okuturmuş. Canlı, orijinal ve samimî bir hoca imiş. Sınıfta okuma yapılırken sade dilin önemini öğrencilere iyice anlatabilmek için çocukların sordukları lûgat, terkip (tamlama), ıstılahlı (terimlerle dolu) ifadeleri ‘Ben de anlamıyorum çocuklar, belki yazanlar da anlamamışlardı.’ diye cevaplandırırmış.”5

Reşat Nuri Güntekin’in Anadolu Notları’nda yer alan ve Ömer Seyfeddin’in öğretmenlik yıllarını, bizi gülümseterek aydınlatan bir başka anıysa şöyledir:

“Hikâye eskidir. Büyük harp yıllarına âit. Ömer mekteplerden birinde edebiyat muallimiydi. Merhumu yakından tanımış olanlar, pek iyi bilirler; bâzan birşeyi diline dolar, günlerce onu tekrar ederdi. O zaman da bir şey tutturmuştu: ‘İlim başka, irfan başka... Ârif başka, âlim başka’ diyordu. Derin bilgisi ve çok okumasıyle şöhret almış bir muallim arkadaş bir gün Ömer’e takılmak istedi: ‘Ömer Bey, ilim başka, irfan başka, diyorsunuz, ben buna pek akıl erdiremiyorum. Lûtfedin de şunu bana bir anlatın’ dedi. Ömer, ‘Başkadır cancağızım, dedi, kızmazsanız bir misalle anlatayım. Meselâ siz çok okumuşsunuz, âlimsiniz, fakat ârif değilsiniz. Bizim serhademe okumamıştır, binâenaleyh âlim değildir, fakat âriftir. Muallim arkadaş biraz bozuldu. Fakat Ömer darılacak bir insan olmadığı için renk vermedi. Herkesle berâber güldü, geçti. Sekiz on gün sonraydı. Ömer birgün muallimler odasına sevinçli bir havâdisle geldi. ‘Müjde, diyordu. Avusturya’dan ikiyüz vagon şeker geliyormuş... Şeker dehşetli ucuzlayacak.’ Ömer sık sık İttihat ve Terakkî Merkez-i Umûmî’sine gidip geldiği için diğer bâzı arkadaşlarla berâber âlim dediğimiz arkadaş da havâdise inandı ve memnûniyet gösterdi. Bir iki dakika sonra odaya giren ser hademeye Ömer aynı havâdisi tekrar etti. Fakat o pek seviniyor görünmedi, terbiyeli bir tavırla: ‘İnanma beyim, yem borusudur bu. Avusturya bulsa şekeri kendi yer.’ dedi. Ömer çocuk gibi ellerini çırparak zıplamaya başladı. Âlim arkadaşa: Yalan mı söylemişim, cancağızım, dedi. Bak, siz bütün ilminize rağmen, bu havâdise inandınız. Fakat o yutmadı cancağızım. Çünkü onda ilim yok ama irfan var.”6

O yıllarda, Ömer Seyfeddin’in en büyük sıkıntısı; yazdıklarını  yayımlatabileceği güvenilir bir yayımevi bulamamaktır. Yusuf Ziya Ortaç’ın Portreler’indeki bir anıdan, yalnızca yazarlıkla geçinmek isteyen Ömer Seyfeddin’in öğretmenlik yapmasa, geçinmesinin de olanaksız olduğunu öğreniyoruz:

“Ömer Seyfettin’in Babıâli Yokuşu’nda bir hikâye deposu vardı: Zaman Kütüphanesi... Hâlâ en bulunmaz eserleri bulduğumuz Zaman’ın sahibi Misak Efendi ile pek iyi dosttular. Ömer, yazdığı hikâyeleri ayrı ayrı zarflara koyar, ağızlarını kapar ve üstlerine isimlerini yazardı: ‘İncili Kaftan’, ‘Diyet’, ‘Falaka’, ‘Aşk ve Ayak Parmakları...’ Hikâye isteyen gazete, dergi sahibi Misak Efendiye gider, zarflara bakar, bir tanesinin adını beğenir, alırdı. Fiyatı beş liraydı her hikâyenin... Bir gün, o yılların en güzel, en sürümlü gazetesi ‘Vakit’te, Ömer’in bir hikâyesi çıktı. Hoştu, sürprizliydi. Yalnız kısa kısa konuşmalar can sıkacak kadar uzatılmıştı. Okurken gözlerini yüzümüzden ayırmayan Ömer:

–Ne yapayım cancağızım, dedi. Hakkı Tarık, hikâye başına değil, satır başına para veriyor!...

Bu denemeden sonra, yokuşumuzun en tatlı, en dost insanlarından biri olan Hakkı Tarık, Ömer’in hikâyelerini satır hesabıyla satın almaktan vazgeçti.”7

Osmanlı  devletinin I. Dünya savaşına (1914-1918) girmesi, annesinin ölümü  (1915), bir İttihat ve Terakki üyesi olduğu hâlde partiye olan inancının sona ermesi ve 30 Ekim 1918’de, Mondros mütarekesinin imzalanmasıyla sarsılan Ömer Seyfeddin; yurdun kurtuluşu için Ziya Gökalp’in toplumsal, Yusuf Akçura’nın siyasal, kendinin de dilsel açıdan temellendirdiği Türkçülük idealini Osmanlı toplumuna anlatmak ve yaymak üzere çeşitli dergi ve gazetelerde yazdıkça, Selanik’te biçimlenmeye başlayan gazeteci kimliği daha da belirginleşir. O artık “asker-edip-öğretmen-gazeteci” Ömer’dir.

“Zor zamanların öykücüsüdür Ömer Seyfeddin; insan, çevre ve olayların olağanüstü ortamlarda biçimlendirdiği bir kimlik...Bozgunu, dağılmayı, umutsuzluğu başarıya, toparlanmaya ve umuda dönüştürmenin özlemiyle yaşadı. ‘Muharrir’di o, yani bir yazar; biraz büyüklenme gibi görülse de adıyla birlikte yazdırdığı o sözcük dışında kartvizitinde başka bilgi bulunmaz. Kendisi günlüklerinde az yazdığından, verimli olamadığından yakınsa da kısa ömrüne sığdırdığı 160 kadar öykü başta olmak üzere ciltler dolusu ürün, o dönemin deyişiyle ‘genç bir muharrir’, bugünden bir bakışla ‘genç ölmüş bir muharrir’ için küçümsenemeyecek bir birikim.”8

Osmanlı  toplumunda, Türk’ü “aşağılık” kabul edenlerin yüzlerce yıl görmezden geldiği ve bu nedenle, Arap-Fars-Türk dilinin birleşimiyle oluşan “yapay” dile (Osmanlı Türkçesi) karşılık, “yeni” (!) denilen bir dille, Türk halkının tarih boyunca, İstanbul’da konuşageldiği dille yazan Ömer; Batı edebiyatı kaynaklı bir tür olan “öykü”yü Osmanlı kültüründe, bu anlamda yeniden türetmekle kalmaz, onu en yüksek verimle üretenlerden olur. Çünkü o; asker-edip-öğretmen-gazeteci Ömer Seyfeddin’dir: Üst düzeyde disiplinin anlamını bilir; verilen sözü yerine getirmenin yaşamsal önem taşıyan değerini bilir; zeki, çalışkan ve atılgandır; korkarak, bir köle gibi yaşamaktansa, bir tonga gibi savaşarak ölmeyi, kutsal bilir; ulusu belirleyen yurdun sınırlarında nöbet tutan bir asker, dilin sınırlarında nöbet tutan bir edip, çocuk ve genç nüfusun sınıflarında nöbet tutan bir öğretmen, iletişim ağlarında nöbet tutan bir gazeteci olur; yazdığı bir öyküde, kılıcındaki kan ve kalemindeki mürekkebi, yaşanmışlık suyuyla birleştirip And olarak içer.

Cemil Yener, erdemin Ömer Seyfeddin için önemi konusunda şunları  söyler: “Ö. Seyfettin’in erdem anlayışında yurtseverlik, özgecilik, özveri, baş eğmezlik, açık ve tok sözlülük önemli bir yer tutar. Öykülerinin bütün soylu kişileri, bu erdemlerden birkaçını üzerlerinde toplarlar. Bütün kahramanlık öyküleri ile ‘Diyet’, ‘And’, ‘Büyücü’, ‘Niçin Zengin Olmamış?’ vb. bu erdemlerin saygınlığını duyurmak amacı güder.”9

And adını verdiği öyküsünde, bir çocuğun (kendinin) dupduru gönlüyle, bütün içtenliğiyle, içinde yaşadığı topluma karşı duyduğu sevgi ve saygıyla, inancı ve umuduyla, kutsal bildiği değerlerden birine, “arkadaşını kardeş bilip koruma”ya, tıpkı yurtsever Türk askerinin “yurdunu kutsal bilip koruma”ya Tanrı’yı tanık tutarak, kılıç ve kanla içtiği and gibi, kalemindeki mürekkeple and içer. Belki de bu yüzden, öykünün her "dize"sinde hem çocuk hem asker hem edip hem öğretmen hem de gazeteci Ömer Seyfeddin’i bulur okuyucu.

And’ın, edip Ömer Seyfeddin’in Gönen’deki çocukluk anılarına dayanarak yazdığı öykülerden olduğunu belirten Gözler, şöyle der: “Ömer Seyfettin çocukluk anılarını hikâyeleştirirken bu hikâyelere hiç bir peşin fikir ya da tez karıştırmaksızın yazmış ve sanki tekrar çocukluğunu yaşıyormuşcasına olayları çok samimî bir biçimde işlemiştir. Çocuk edebiyatımızın bu çok samimî parçaları çocukluk denen o cenneti ve o saf ve temiz hayatı bugün bile her okuyana aksettirir dururlar.”10 Duymaz’ın düşünceleri de bu görüşlere paraleldir: “İlk NamazAnd ve Kaşağı hikâyelerinin ortak özellikleri biyografik hikâyeler olmalarıdır. Üçü de büyük hikâyecimiz Ömer Seyfettin’in şahsiyetinin henüz oluşmaya başladığı çocukluk yıllarına ışık tutmaktadır. Bu metinlerde biz onun Gönen’de sekiz yaşına kadarki hayatını, aile, okul ve arkadaş çevresini görüyoruz.”11

Öyküsüne “...Ben Gönen’de doğdum.”12 tümcesiyle başlayan Ömer Seyfeddin’in “kasabada, ‘Çarşı Camii’nin arkasındaki evde mi, yoksa ‘Karalar Köyü’nde mi doğduğunu, çelişik rivâyetleri derlememize ve yerinde yaptığımız soruşturmalara rağmen kesin olarak belirleyemedik. Kasabaya üç kilometre uzaklıktaki, Çanakkale yolunun soluna düşen ‘Karalar Çiftliği’nde doğduğunu önce yakın arkadaşı Nüzhet Hâşim yazmış, ölümü sırasında bazı gazeteler de aynı bilgiyi tekrarlamışlardı. Ablası Güzide Hanım ise, onun, Gönen’deki evlerinde dünyaya geldiğini, on yaş büyük olduğundan doğumunu bile hatırladığını ısrarla bana söylemişti. Harbiye Okulu’ndaki künyesinde, açık olarak ‘Ömer oğlu Ömer Seyfettin Kocamustafapaşa-1299/884-1319-489 piyâde’ kaydından sonra, nüfus kaydının ‘Kocamustafapaşa’ olduğunu belirtmesine rağmen, herhalde sonradan alınan bir bilgiye dayanarak altına ‘Gönen-Karaca’ notunu da eklemek gereğini duymuşlar. Yine Güzide Hanım, bu ‘Karalar Çiftliği’nin ‘annesi Fatma Hanım’ın enişteleri Hüseyin Paşa’nın kardeşi Halil Bey’e âit olduğunu’ bana anlatmıştı.”13

Alangu, Gönen’deki ev konusunda şu bilgiyi ekler sözlerine: “Gazeteci Hakkı Tarık Us, bu evin son durumunu, yıkılmadan önce tesbit etmiş, fotoğraflarını yayınlamıştı. ‘And’  hikâyesinde adını andığı Abil An[a]’nın bu evi, sonradan yıkılmış, büyük bahçesi ile öteki küçük yapılar da mirasçıları arasında paylaşılmıştı. Şimdi bu evin yerinde bulunan kârgir yapı 1944 yılında kurulmuş. Ne o eski ev, ne o eski mahalleden, artık Ömer Seyfettin’i hatırlatan bir iz bile kalmamış.”14

Bunun yanı sıra, Yöntem’den öğrendiğimize göre, Ömer Seyfeddin “Daha iki üç yaşındayken yalnız kâğıt ve kurşun kalemile oynardı. Bunu gören bir kadın hoca, annesine: ‘–Maşallah çocuğun pek hevesi var, bana yollasanız da okutmağa başlasam.’ demiş. İşte böyle bir teklifle Ömer, dört yaşında o kadıncağızın mektebine başlamıştır. ‘Ant’ isimli hikâyesinde bu ilk mektep hayatını...”15 şöyle anlatır Ömer Seyfeddin:

Nasıl sokaklardan ve kiminle giderdim? Bilmiyorum... Mektep bir katlı  ve duvarları badanasız idi. Kapıdan girilince üstü kapalı bir avlu vardı. Daha ilerisinde küçük ve ağaçsız bir bahçe... Bahçenin nihayetinde ayak yolu ve gayet kocaman abdest fıçısı... Erkek çocuklarla kızlar karma karışık otururlar, beraber okur, beraber oynarlardı. « Büyük hoca » dediğimiz kınalı ve az saçlı, kanbur, uzun boylu ihtiyar ve bunak bir kadındı. Mavi gözleri pek sert parlar, gaga gibi eğri ve sarı burnuyla tüğleri dökülmüş hain ve hasta bir çaylağa benzerdi. Küçük hoca erkekti. Ve büyük hocanın oğlu idi. Çocuklar ondan hiç korkmazlardı. Galiba biraz aptalca idi. Ben arkadaki rahlelerde, büyük hocanın en uzun sopasını uzatamadığı bir yerde otururdum. Kızlar, belki saçlarımın açık sarı olmasından, bana hep « ak beğ » derlerdi. Erkek çocukların büyücekleri ya ismimi söylerler, yahud « yüzbaşı oğlu » diye çağırırlardı. Sınıf kapısının açılmayan kanadında sallanan « geldi, gitti » levhası yassı ve cansız bir yüz gibi bize bakar, kalın duvarların tavana yakın dar pencerelerinden giren donuk bir aydınlık durmadan bağıran, haykırarak okuyan çocukların susmaz ve keskin çığlıklarıyla sanki daha ziyade ağırlaşır, ve bulanırdı... 16

Alangu Ömer Seyfeddin’in And öyküsünde yer alan bu okul ve öğretmenleriyle ilgili olarak Enver Naci Gökşen’in Gönen’de yaptığı araştırmalarda ulaştığı sonucu da aktarır:

“Eski devirlerin bu tipik kasaba okulu, Ömer Seyfettin’in hayâlinde sonradan tasarlanmış, benzerlerine uydurulmuş değildir. Aslında onun yer yer, bazan bütünüyle biyografik özellikler taşıyan hikâyelerindeki tasvirler, hayatı ile ilgili ayrıntılar, tasarlama ve uydurma da değildir. Bu mahalle okulunun da, Gönen depreminden önce, 1943 yıllarında bir ahır olarak kullanıldığını, kapıdan girilince görünen, üstü kapalı olan avlusunun çatısının kaldırıldığını, yerinde araştırmalar yapan, hikâyelerdeki gerçekleri saptayan öğretmen Enver Naci Gökşen’den öğreniyoruz. Sınıf olarak kullanılan odanın tavanı o kadar alçaktır ki, uzuna yakın boydaki birinin eğilerek girmesi gerekmektedir. O zamanlar bu okul, Gönen’de, ‘Reşit Efendinin Mahalle Mektebi’ diye tanınmaktadır [...] Gönen’de ‘Kırtık Hoca’ lâkabı ile tanınmış olan bu hoca, gerçekten kınalı ve seyrek saçlı bir kadınmış, 1933 yılında ölmüş. Ömer Seyfettin’in ‘Küçük Hoca’ dediği kimse de, ‘Ömer Seyfettin’de Gönen Realitesini’ araştıran E. Naci Gökşen’e göre, 1943 yılında henüz sağ, üstelik küçük Ömer’in tam bir doğrulukla müşâhede ettiği gibi, geçmişe değinen hiç bir şey hatırlamıyan, oldum olası salak ve sarsak bir adammış.”17

Öyküye göre, küçük Ömer; mahallesindeki okula yazdırıldığında, geleneklerle taşınan yanlış uygulamaların içinde, öğrenciyi dayakla ve(ya) falakayla sindirip korkutarak eğitim veren iki öğretmen örneğiyle karşılaşır. “Küçük hoca” olarak bilinen öğretmen, “büyük hoca” dedikleri diğer öğretmenin zihin engelli çocuğudur. Küçük Ömer bir gün, okullarındaki musluğu koparanın kim olduğunu öğrenmek için onu da sorgulayan büyük hocaya gerçeği söylediği hâlde yalancı durumuna düşer; çünkü, musluğu koparanın kan kardeşi olan çocuk, suçsuz olmasına rağmen, suçu üstlenerek falakaya yatar. Bu durum, “büyük hoca” tarafından kulağı çekilerek hakkının yendiğini düşünen çocuk Ömer’in şaşırıp meraklanmasına neden olur. Ömer, suçsuz olduğu hâlde, hiç düşünmeden falakaya yatan çocuğa neden öyle davrandığını sorup onu sıkıştırınca, öncesinde birbirine yabancı olan bu iki küçük yüreğin “and içme” yoluyla birbirini “kardeş” bildiğini, koruyup gözettiğini öğrenir. Suçlu olan çocuk, çok zayıf ve hastalıklıdır; onun falakadan belki de sağ çıkamayacağını düşünüp korkan kan kardeşi, suçu üstleniverir:

Ağladım. Ağladım. Çünkü yalan söylemiyordum. Evet musluğu koparırken gözümle görmüştüm. Akşam azadında dayağı yiyen çocuğu tuttum:

– Niçin beni yalancı çıkardın, dedim, musluğu sen koparmamıştın...

– Ben koparmıştım.

– Hayır, sen koparmamıştın. Öbür çocuğun kopardığını ben gözümle gördüm.

Israr edemedi. Yüzüme baktı. Bir an öyle durdu. Ve eğer hocaya söylemeyeceğime yemin edersem saklamayacaktı. Anlatacaktı. Ben hemen yemin ettim. Merak ediyordum:

– Musluğu Ali koparmıştı, dedi, ben de biliyordum. Ama o çok zayıf ve hastadır. Görüyorsun, falakaya dayanamaz. Belki ölür, daha yataktan yeni kalktı.

– Ama sen niçin onun yerine dayak yedin?

– Niçin olacak. Biz onunla and içmişiz. O bu gün hasta, ben iyi ve kuvvetliyim. Onu kurtardım işte.

Pek güzel anlamadım. Tekrar sordum:

– And ne?

– Bilmiyormusun?

– Bilmiyorum!

O vakit güldü. Ve benden uzaklaşarak cevap verdi:

– Biz birbirimizin kanlarını içeriz. Buna and içmek derler. And içenler kan kardeşi olurlar. Birbirlerine ölünceye kadar yardım ederler, imdada koşarlar. 18

Bu olay Ömer’i  çok etkiler; o andan sonra, okulun içinde birçok öğrencinin birbirini korumak üzere kanla kardeşlik andı içtiğinin ayrımına gider:

Sonra dikkat ettim. Mektepte birçok çocuklar birbirleriyle and içmişlerdi. Kan kardeşi idiler. Hatta bazı kızlar bile kendi aralarında and içmişlerdi. Bir gün bu yeni öğrendiğim âdetin nasıl yapıldığını da gördüm. Yine arka rahlelerde idi. Küçük hoca abdest almağa dışarı çıkmıştı. Büyük hoca arkasını bize çevirmiş, yavaş yavaş, bir sümüklü böcek kadar ağır, namazını kılıyordu. İki çocuk tahta saplı bir çakı ile kollarını çizdiler. Çıkan büyük ve kırmızı damlayı kollarının üzerinde çizgiye sürdüler, kanlarını karıştırdılar. Sonra birbirlerinin kollarını emdiler. And içerek kan kardeşi olmak... Bu, beni düşündürmeğe başladı. Şayed benim de kan kardeşim olsaydı hocaya kulağımı çektirmeyecek, ihtimal falakaya yatacağım zaman beni kurtaracaktı. Koca mektebin içinde kendimi yapyalnız, arkadaşsız ve hamisiz zannediyordum, anneme fikrimi, her çocuk gibi birisiyle and içmek istediğimi söyledim. Ve andı tarif ettim. Razı olmadı. Ve: «Öyle münasebetsizlikler istemem. Sakın yapma ha...» diye tenbih etti.19

Okulda, yapayalnız ve korumasız olduğunu düşününce, arkadaşlarının yaptığı  gibi kendine bir kan kardeşi bulmak üzere, bir süre gözlem yapar; sonunda o da birini seçer; bu çocuk, mahalle arkadaşı olan Mıstık’tır. Bir gün, oyuncak at yapma isteğiyle bir söğüt dalını yontarken parmağı kesilir ve hazır parmağı kesilmişken, Mıstık’tan “kan kardeşi” olmasını ister; başlangıçta isteksiz ve şaşkın olsa da Mıstık da kolunu keser; kanlarını karıştırıp emerek kan kardeşi olan Ömer’le Mıstık, birbirlerini sonsuza dek koruyup kollamaya da and içtiklerinin bilincindedirler:

Kendi atımı yapıyordum. Mıstık ve diğer çocuklar sıralarını bekliyorlardı. Nasıl oldu, farkına varmadım, söğüdün kabuğu birden yarıldı. Ve arasından kayan çakı sol elimin şehadet parmağını kesti. Sulu ve kırmızı bir kan akmağa başladı. O saatte aklıma bir şey geldi: and içmek ... Parmağımın acısını unuttum, Mıstık’a: 

– Haydi, dedim, hazır elim kesildi. Kan kardeşi olalım. Sen de kes...

Tereddüd etti. Siyah gözlerini yere dikerek büyük ve yuvarlak başını salladı:

– Olur mu ya ... And için kol kesmek lazım...

– Canım ne zararı var? diye ısrar ettim, kan değilmi? Hepsi bir. Ha koldan, ha parmaktan... haydi, haydi...

Razı oldu. Elimden aldığı çakı ile kolunu, hatta biraz derince, kesti. Kanı o kadar koyu idi ki akmıyor, bir damla hâlinde kabarıyor ve büyüyordu. Parmağımın kanıyla karıştırdık. Evvela ben emdim. Bu, tuzlu ve sıcak bir şey idi. Sonra o da benim parmağımı emdi.20

Yaklaşık bir yıl sonra, yolda yürürlerken sokaktakiler tarafından kovalanan bir köpek, birdenbire, önlerine çıkar; Mıstık, Ömer’i korumak için kendini köpeğin önüne atıp onunla boğuşur. Sonuçta, köpek kaçar; ama, Mıstık da kollarından ve yüzünden yaralanır. Ertesi gün ve onu izleyen günlerde okula gelmeyen Mıstık’ın, aldığı yaralar nedeniyle kuduza yakalandığını ve o yüzden, önce Bandırma’ya sonra da İstanbul’a, doktora götürüldüğünü öğrenen Ömer, kardeşinin dönmesini bekler durur. Ancak, bir süre sonra, öldüğünü işitir.

Yıllar sonra, Ömer Seyfeddin, öykü gereği, parmağındaki yara izine bakınca, o günleri anımsar ve andına bağlı kalıp onu ölümden kurtaran kan kardeşi Mıstık’ı büyük bir minnet, saygı ve sevgiyle anar; onun tongalığını, kişioğlunun da öğrenebilmesi için bu anıyı öyküleştirip Mıstık’ın erliğini ve sözünü tutmanın ne kadar kutsal olduğunu, özellikle, çürüyen değer yargıları içinde kaybolup yok olmaya yüz tutmuş Osmanlı toplumunda, hâlâ uyumakta olan Türklük bilincine anlatmaya çalışır. Öykünün sonunda şöyle der:

Erken kalktığım açık ve bulutsuz sabahlar, herkes gibi bana da, çocukluğumu hatırlatır. Yadımda ezelî ve mor bir fecir memleketi gibi kalan doğduğum yeri gözümün önüne getirmek isterim. Ve daima, farkında olmayarak, sol elimin şehadet parmağına bakarım. Birinci boğumun üstünde hâlâ beyaz çizgi şeklinde duran bu küçük yara izi bence pek mukaddestir. Andı için ölen, hayatını mahveden kahraman kan kardeşimin sıcak dudaklarını tekrar parmağımın ucunda duyar, beni kurtarmak için o kendisinden büyük, kudurmuş, iri ve kara çoban köpeğiyle pençeleşen arslan ve bahadır hayalini görürüm.

Ve kavmiyetimizden, hadsî (intuıtif) Türklükten uzaklaştıkça daha müteaffin derinliklerine yuvarlandığımız karanlık uçurumun; bu ahlaksızlık ve bozukluk, vefasızlık ve hodkamlık, adilik ve miskinlik cehenneminin dibinde meyus ve sartlaşmış, kıvranırken saf ve nurdan mazi gaib olmuş bir cennetin hakikatten uzak bir serabı hâlinde karşımda açılır... Beni müteselli ve mesud eder. Saatlerce Mıstık’ın hatırasıyla, bu muazzez ve necib matemin eskiyip unutuldukça daha ziyade kıymeti artan tatlı ve mahzun acısıyla mütelezziz olurum....21

“Ömer Seyfettin’de okuma-yazma merakı daha çocukluk yıllarında başlamıştır. Ancak hikâyelerinde anlattığı mektep ve hocaları bu merakı besleyip geliştirecek nitelikte değildir. Haylazlık, başı boşluk ve serbestliğinin hikâyelerine yansıyacak kadar bu dönem hayatında geniş yer tuttuğunu görüyoruz. Okuma merakının yanında daha bu yaşlarda hikâye uydurma ve anlatma kabiliyeti de dikkat çekicidir. Bunların yanında arkadaşlık, fedâkârlık ve bağlılık duygularını Ömer Seyfettin daha Gönen’deyken duymaya ve yaşamaya başlamıştır. And hikâyesi edebiyatımızda bu duyguları doğuran ve besleyen güzel örneklerden biridir. Ömer Seyfettin fedakâr kan kardeşi Mıstık’ı hayatının sonuna kadar kendisi unutmadığı gibi, onu And hikâyesinin kahramanı yaparak Türk okuyucusunun hafızasında da sonsuza kadar yaşamasına sebep olmuştur.”22 diyen Duymaz gibi Alangu da şu saptamayı yapar: “Yine bu hikâyesinde kan kardeşi olarak tanıttığı, andına bağlı kalarak ölüşünü anlattığı ‘Mıstık’ da aslında o günlerde ve ondan sonra Gönen’de yaşamış bir kimse olup, ‘Kurtuluş mahallesinde Hacı Abdullahların Mustafa’ olarak tanınmaktaydı.”23

Hem nitelik hem de nicelik açısından değerlendirildiğinde, Türk öykücülüğünü  bir iş kolu durumuna getiren ilk kişinin Ömer Seyfeddin olduğunu söyler Akyüz:

“Batılı teknikteki küçük hikâye, Tanzimât devrinin sonlarında başlamış ve Servet-i Fünun devrinde gelişmiş olmakla beraber, Ömer Seyfeddin’e kadar, bir yazarın kendisine tek başına bağlandığı bir edebî tür durumuna gelememişti. Asıl şöhretlerini romancılıkla sağlamış olan yazarlar, küçük hikâyeyi, ya romana sıçramak için yazı hayatlarının başında bir basamak olarak kullanıyorlar; veya roman çalışmalarının yanında, kendilerinden roman vakası çıkarılamayacak olayları da israf etmemek için, ara sıra küçük hikâyeler de yazıyorlardı. Servet-i Fünûncular arasında küçük hikâyeci olarak tanıdığımız, fakat çok az ve seyrek yazan Ahmet Hikmet kısmen istisna edilecek olursa, Türk edebiyatında hikâyeciliği meslek haline getiren ilk yazar Ömer Seyfeddin’dir. Hikâye yazarlığının ayrı ve cazip bir edebî çalışma sahası olduğunu bütün açıklığı ile ortaya koyan odur. Kendisinden sonra yetişen hikâyecilerden belli kimseler üzerinde doğrudan tesirleri görülmemekle beraber, Ömer Seyfeddin, hikâyeci olarak kazandığı başarı ile, Türk edebiyatında –diğer edebî türler gibi– hikâyenin de ayrı bir çalışma alanı olarak rağbet görmesinde ve gelişmesinde büyük bir tesire sahiptir.”24

Koz’a göre “Topluma özgüven aşılamayı tarihten yansımalarla hedefleyen, geçmişteki çocukluk cennetinden olaylar aktaran, Türk toplumundaki değişmenin acıdan gülünce varan bir çizgide aynası olan bu öyküler, yazarın birçok kuşaktaşıyla çoğu zaman aynı tasayı, umudu ve her şeyin özü olan aynı insan gerçeğini fark ettiğini gösterir [...] Arı dil akımının birkaç öncüsünden biri kabul edilen Ömer Seyfettin’in yazdıkları, yazıldıkları dönemin izlerini taşır. Onun sevilerek okunan öyküleri, tarihe bakışının yansımalarını sergileyenlerle, çocukluk anılarına, mizah öğeleri ağır basan kısa öykülerin kurgusuna ve kimi folklorik söz değerlerinin bir tür öyküsel ispatına dayananlardır.”25

Ömer Seyfeddin’in öykücülüğünü anlatırken “20. Yüzyıl Türk edebiyatının büyük hikâyecilerinden Ömer Seyfettin’in ciddî bir tonda yazılmış hikâyelerinin yanı sıra mizahî ya da ironik bir şekilde kaleme aldığı hikâyelerinin sayısı da oldukça fazladır.”26 diyen Huyugüzel’in yanı sıra “Bir toplumda Demokles’in kılıcı vardır, adamın tepesinde durur. Ne biliyor musunuz? Gülünç olma korkusu, Ömer Seyfettin o mekanizmayı çok iyi kullanmıştır. Bu türün kurucusu olarak ironiyi bizim edebiyatımızda en iyi kullanan adamdır.” diyerek Ömer Seyfeddin’in yeteneğine şapka çıkaran Tural, şöyle sürdürür sözlerini: “Edebî dehâ dedikleri şey, edebî tasarruf denen durum, kolektif şuurun içindeki sancıları, bir dilin imkânlarıyla anlatmaktır. Ömer Seyfettin, mahiyeti, kaynağı bakımından bize ait olan bir problemi ‘ben’ planına çekti. Ben planına çekerek hikâye yaptı. Türk toplumunun, bir kısmı o zamana, bir kısmı bugüne de ulaşan problemlerinin, hepsi topluma ait ama kişinin beyninden, edib olan kişinin perspektifinden görülmüş gibidir.” 27

“Birey”deki “toplum”u ve “toplum”daki “birey”i “ben” gözüyle ele alıp gösterebilen bir edip olarak Ömer Seyfeddin; Türklük bilincini uyandırıp birleştirmede en büyük önemi “dil” konusuna vermiş, yüzlerce yıl kemikleşip Osmanlı Türkçesi olarak biçimlenen yapay dilden kurtulup Türk halkının İstanbul’da konuştuğu dile yönelmenin yaşamsal önemini görmüş ve çağdaş uygarlık(lar) düzeyine çıkmak için 1910 yılından başlayarak yazdığı bütün öykülerde, duru bir dil kullanıp kullandır(t)maya çalışmıştır. Bunun için Türk kültürüne girip Osmanlı Türkçesi olarak algı düzeyine çıkarılan yapay dildeki yabancı sözcüklerden aşamalı olarak kurtulmayı öngörmüştür.   

 

ÖMER SEYFEDDİN ve DURU DİLİN ÖNEMİ

<

ÖNCEKİ HABER

BENZER İÇERİKLER

YORUMLAR

Yorum Yaz

Kişisel bilgileriniz paylaşılmayacaktır. Yorumunuz onaylandıktan sonra adınız ve yorumunuz görüntülenecektir. (*)